<?xml version='1.0' encoding='UTF-8'?><?xml-stylesheet href="http://www.blogger.com/styles/atom.css" type="text/css"?><feed xmlns='http://www.w3.org/2005/Atom' xmlns:openSearch='http://a9.com/-/spec/opensearchrss/1.0/' xmlns:georss='http://www.georss.org/georss' xmlns:gd='http://schemas.google.com/g/2005' xmlns:thr='http://purl.org/syndication/thread/1.0'><id>tag:blogger.com,1999:blog-21581557</id><updated>2012-02-04T18:36:04.760+02:00</updated><category term='çingeneler'/><category term='savaş'/><category term='taşra'/><category term='sidik yarışı'/><category term='emek'/><category term='kürtler'/><category term='Hrant Dink'/><category term='Oğuz Atay'/><category term='sömürgecilik'/><category term='Ermenistan'/><category term='tarih'/><category term='Devlet ve Ötesi'/><category term='laiklik'/><category term='tarım'/><category term='emperyalizm'/><category term='eğitim'/><category term='Ortadoğu'/><category term='Yaşar Kemal'/><category term='itaatsizlik'/><category term='cumhuriyet nasıl kuruldu'/><category term='yeşil mücadele'/><category term='yabancılaşma'/><category term='mafya'/><category term='ahlak'/><category term='milliyetçilik'/><category term='kapitalizm'/><category term='sağlık'/><category term='Rumlar'/><category term='modern olmak'/><category term='cinsiyet'/><category term='Filistin'/><category term='adalet'/><title type='text'>Oyunbozan</title><subtitle type='html'>S.Ozan Zeybek: 
Düşünceler, yazılar</subtitle><link rel='http://schemas.google.com/g/2005#feed' type='application/atom+xml' href='http://ozanoyunbozan.blogspot.com/feeds/posts/default'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/21581557/posts/default?max-results=100'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://ozanoyunbozan.blogspot.com/'/><link rel='hub' href='http://pubsubhubbub.appspot.com/'/><author><name>Sezai Ozan Zeybek</name><uri>http://www.blogger.com/profile/15675814427350750049</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='26' height='32' src='http://bp0.blogger.com/_pZuE1ngcei4/R4TH4yynf8I/AAAAAAAAAAg/wzK72Gtj4Ck/S220/ozana_oto+kontrastla.jpg'/></author><generator version='7.00' uri='http://www.blogger.com'>Blogger</generator><openSearch:totalResults>64</openSearch:totalResults><openSearch:startIndex>1</openSearch:startIndex><openSearch:itemsPerPage>100</openSearch:itemsPerPage><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-21581557.post-1796680404407991410</id><published>2012-01-08T20:45:00.001+02:00</published><updated>2012-01-09T10:21:52.540+02:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='itaatsizlik'/><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Filistin'/><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='savaş'/><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Ortadoğu'/><title type='text'>Büyük Medeniyet Savaşı 1: Savaşla Büyüyen Nesiller</title><content type='html'>Robert Fisk’in “Büyük Medeniyet Savaşı: Ortadoğu’nun Fethi” isimli kitabı 2011’de İthaki’den çıktı. Kitap ilk olarak 2005’te basılmış. İlk beş sayfasını okuduktan sonra kitap beni yuttu diyebilirim, sanırım  evvela bunu söylemem lazım. Herhalde uzun bir süredir bir kitabı bu kadar büyük bir merakla okumamıştım.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;İnsanın içini yangın yerine çeviren bir tarihsel tanıklık sunuyor Fisk. Ortadoğu’da milyonların nasıl öldüğünü, ne uğurda öldürüldüklerini anlatıyor. Geniş bir coğrafyanın bombalar, işgaller, isyanlar, işkenceler, toplu katliamlarla dolu tarihine ışık tutuyor. Kitabın arkasında şöyle yazıyor: “Bu kitap, Ortadoğu tarihinin kronolojisi değil, son bir asırdır askerleri ölüme gönderen ve –Müslüman, Hıristiyan veya Yahudi- binlerce insanı öldüren yalanlara ve aldatmalara karşı tutkulu bir feryat.”&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;div class="separator" style="clear: both; text-align: center;"&gt;&lt;a href="http://4.bp.blogspot.com/-s-vvA32sDgM/TwniK5-ZxFI/AAAAAAAAAWk/DztwvHyDIuQ/s1600/Fisk.jpeg" imageanchor="1" style="margin-left: 1em; margin-right: 1em;"&gt;&lt;img border="0" height="160" src="http://4.bp.blogspot.com/-s-vvA32sDgM/TwniK5-ZxFI/AAAAAAAAAWk/DztwvHyDIuQ/s400/Fisk.jpeg" width="315" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;/div&gt;&lt;br /&gt;Fisk, 35 senelik gazetecilik hayatı boyunca çok zor bölgelerde, çoğunlukla Ortadoğu’da çalışmış: Afganistan, Cezayir, Irak, İran, Türkiye, Suriye, Ürdün, Suudi Arabistan, Lübnan, Kuveyt, Filistin, Bosna, İrlanda, Mısır ve İsrail. Kimi ülkeler on yıllar boyunca savaşla yaşamak zorunda kalmış (mesela Irak, Afganistan), diğerleriyse ambargolar, işkenceler altında nesiller büyütmüş. Türkiye’nin de dahil olduğu korkunç bir hikâye...&lt;br /&gt;&lt;a name='more'&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ancak kitap sadece Ortadoğu’nun yakın tarihi olarak okunmamalı; çünkü her adımda karşımıza Batılı büyük devletler çıkıyor. Fisk, bu anlamda Batı’nın ve Ortadoğu’nun birbiri içine geçmiş ortak tarihlerini anlatıyor diyebiliriz. Haçlılarla başlayan, etkileri bugüne dek süren ve paylaşılan bir tarih vurgusu, bugün hâlâ sık sık karşımıza çıkan “despot Arap- demokratik Avrupalı” gibi oryantalist açıklamaların önüne geçiyor. Ortadoğu’da yaşananlara bakıldığında demokrasi ve despotluk bir zıtlıktan ziyade iç içe geçmiş, birbirini besleyen, hatta birbirini mümkün kılan iki paralel veçheye benziyor. Demokratik Avrupa’nın Ortadoğu’ya dönük yüzü, I. Dünya Savaşı sonunda bölgeyi  bazı aileler arasında pay eden, halkları uyduruk sınırlarla bölen, insan hakkı-hukuku tanımayan, demokratik girişimleri işine gelmeyince bombalayan arsız bir canavara benziyor. Halkını işkenceden geçiren diktatörleri destekleyen, parayı ve iktidarı bütün değerlerin üstünde tutan, silah tüccarı, milyonlarca insanın katili ahlâksız devletlerin hikayeleri öne çıkıyor. Akıtılan bu kan karşısında bütün değerler o kadar sönük ve ikiyüzlü görünüyor ki....&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Yanlış anlaşılmasın: Büyük Medeniyet Savaşı, bir emperyalist komplo teorisi kitabı değil. Birkaç anlamda değil. Öncelikle kitap büyük devletlerin Ortadoğu maceralarını anlatırken bu topraklardaki failleri birer piyon olarak ele almıyor. “Batılı devletler Ortadoğu’yu/müslümanları rahat bırakmadı” gibi milliyetçi hassasiyetlere, basit mazlum-zalim ayrımlarına el vermiyor; çünkü burada yaşanan acıların müsebbibi sadece Batı değil. Milyonlarca insanın işbirlikçi olduğu, rollerin sık sık değiştiği (insanların bazen zalim, bazen vurdumduymaz, bazen mazlum olduğu), ancak herkesin öyle ya da böyle müdahil olduğu bir hikaye anlatıyor Fisk. “Batı yaptı” deyip geçemeyeceğimiz, şiddetin şiddeti beslediği, şiddetin durdurulamadığı bir toplu delilik... Gözünü kırpmadan katliam yapabilen Lübnanlılar, İsrailliler, Iraklılar, on binlerce insanı işkenceden geçirip sonra hapishanede “kaybeden” İranlılar-Türkiyeliler, köylülerin üstüne bomba atabilecek kadar canavarlaşanlar, gereğinde kimyasal silah kullananlar... En güçsüz insanların bile ellerine fırsat geçtiğinde akıl almaz katliamlara giriştiklerini okuyoruz sayfalar boyunca. Mağdurların kendilerini vahşete kaptırdıkları umutsuz anları dinliyoruz. Direklere asılmış insanların kafalarını bedenlerinden koparmak için taş atan Filistinli çocukları okuyoruz, Fisk’in tanık olduğu olaylar arasında.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Kitabın komplo kitaplarından bir diğer farkı (ve bence en kuvvetli tarafı)  anlatılan hikayelerin somutluğu, tekilliği. Savaş tarihi kitaplarından yahut stratejik analizlerden farklı olarak kitap boyunca birsürü insanın hikayesi çıkıyor karşımıza, tek tek. İsimler var, bütün o genelgeçer mevzuların arasına sıkışmış kalmış; korkan, kaçan, kızan çaresiz insanlar... Günde bir saat uykuyla arka arkaya ameliyata girmek zorunda kalan Iraklı doktorlar, çocuklarından çıkan onlarca şarapnelle yürekleri parça parça olan anneler-babalar, seyreltilmiş uranyumlu bombalar yüzünden kanser olmuş yüzlerce çocuk, işkencede gözleri yuvalarından çıkarılmış bir yaşlı adam, elinde tek bir silahla Amerikan ordusunu evine sokmamaya çalışan bir kadın, 13 yaşında idam edilmiş bir genç... Hikayeler insana sayılardan daha farklı tesir ediyor. İstatistiklerin ötesinde, şiddetin asıl görmemiz gereken yüzünü gösteriyor: İnsanları sindirmeye yönelik, intikamcı, gaddar ve iktidar aygıtının devamını sağlayan bir unsur olarak.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;div class="separator" style="clear: both; text-align: center;"&gt;&lt;a href="http://1.bp.blogspot.com/-nyB0vm0WzVg/TwnizpwbRTI/AAAAAAAAAWw/5xXwFD61sqY/s1600/Guns.jpeg" imageanchor="1" style="margin-left: 1em; margin-right: 1em;"&gt;&lt;img border="0" height="183" src="http://1.bp.blogspot.com/-nyB0vm0WzVg/TwnizpwbRTI/AAAAAAAAAWw/5xXwFD61sqY/s320/Guns.jpeg" width="275" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;/div&gt;&lt;br /&gt;İran’daki Dastgerd Cezaevi’nin altındaki bir zindana kocasını görmeye götürülen Feriba’nın anlattıkları:&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;i&gt;Gördüklerim beni dehşete düşürdü... Karşımda Mesud, kocam duruyordu, iki büklümdü, bitkindi, derin siyah bir mahzende gözlerini kırpıştırıp duruyordu. Mesud, sevgilim, diye çığlık atıp ona doğru hamle yaptım. Beni tuttular. Bir Pasdar uyardı: “Kes sesini! Sadece bakabilirsin. Burada işlerin nasıl halledildiğini iyice gör, yoksa senin yerin de onun yanı olur...” Mesud, elleri arkada bağlanmış, boynuna ilmek geçirilmiş halde, bir iskemlenin üzerinde duruyordu; bana varlığının tüm gücüyle baktı. Yorgun bir bakıştı bu, fakat aşkla, bilinçle doluydu, gülmeye çalıştı. Zayıf ve bitkin bir sesle konuştu: “Seni görmek çok güzel Feriba!” ... Sorgucunun sesi yükseldi arkamdan: “Eğer iskemleyi tekmeleyip bu kâfiri asmaya hazırsan, seni o saniye serbest bırakacağım. Şeref sözü veriyorum!” Sorgucunun gözlerine dimdik baktım ve haykırdım: “Sende şeref ne gezer? Faşist! Cellat!” ... Pasdarlar beni tuttu. Sorgucu tabancasını çıkardı ve Mesud’u vurdu. Bir başka pasdar iskemleyi tekmeledi. Acıdan boğulacak haldeydim ve gözlerime inanamıyordum: Asmışlardı Mesud’u...&lt;/i&gt; (s. 255).&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Fisk’in kitabında şiddet hiçbir zaman sebepsiz, kendinden menkul, insanın doğasından gelen değiştirilemez bir nitelikmiş gibi anlatılmıyor. Kısaca, şiddet öyle havada asılı kalmıyor. Fisk, kitabın her bölümünde şiddeti üreten tarihle uğraşıyor. İnsanların gözünü karartan canavarlıklara umutsuzca da olsa “niye” diye soruyor. Afgan mültecilerin kendisini linç etmeye çalışmasını bile, “gazeteci özgürlüğünden” yahut "şiddetin körlüğü"nden dem vurmadan anlatmayı başarıyor. Yaşadıkları, Fisk’in kurtuluş hikayesi olmaktan çıkıp Afgan mültecilere yöneliyor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Sene 2001. Kandahar’ın üstüne ittifak güçleri bombalar yağdırıyor. Kandahar Taliban’ın son kalesi. Güya askeri hedefler vuruluyor. Binlerce insan Pakistan’a doğru çaresizce kaçmaya çalışıyor. Birçoğu son iki hafta içinde eşlerini, çocuklarını, evlerini kaybetmişler. Afganistan’da toplu bir katliam var; ancak katliama yakıştırılan isim tali hasar; “collateral damage” deniyor İngilizce. “Askeri hedefler” vurulurken ölmesi beklenen, ancak “istenmeyen” can kayıpları on binleri buluyor. Bombalamanın sadece ilk iki ayında 3000-3400 sivilin öldüğü tahmin ediliyor (s. 780).&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Robert Fisk mültecilerin arasında, Kila Abdulla’da. İnsanlar gülerek yanına geliyor ve elini sıkıyor. Gülmek dostluk göstergesi değil. İnce bir çizgi var öfkeyle gülmek arasında. Önce bir çocuk Fisk’in bileğine sert bir şekilde vuruyor. Sonra bir çakıltaşı atılıyor kalabalıktan. Saniyeler içinde bir dolu insan Fisk’in, yani “bir Batılının” kafasını ellerindeki taşlarla kırmaya çalışıyor; yere düşen Fisk’e tekmelerle, taşlarla vurmaya başlıyorlar. “Birileri benden, bana zarar verecek kadar nefret ediyordu” diyor Fisk. “Ancak yaraları taşıyan Afganlardı”, diye devam ediyor, “bizim (B-52’lerle) açtığımız yaralar" (s. 760).&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Kullanılan her bombanın arkasında bir insan hikayesi var, Fisk bunların izini sürüyor. At ve unut (fire-and-forget) diye tabir edilen bombaların düştüğü yerlerde yanan canları anlatıyor bize. İnsan bombaya yakıştırılan tabirdeki soğukkanlı acımasızlığa şaşırıyor. At ve unut! Unutmak mı? Unutmak mı? &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Misket bombası kullanılıyor azametli ordular tarafından. Bilhassa dağınık ve hareketli hedefleri (evet, insanlardan bahsediyoruz) vurmak için tasarlanmış. Dağlarda ve şehirlerde çok etkili; çünkü bölünen parçalar evlerin, oyukların içine giriyor; orada patlıyor. Daha evvel 1982’de Batı Beyrut kuşatmasında İsrail Ordusu tarafından kullanılmış. Amerika Irak’ta kullanmış, 5 yaşındaki Hüda’yı ve daha yüzlerce insanı sakat bırakmış ya da katletmiş. Türk Ordusunun da “terörle” savaşta kullandığına dair kuvvetli iddialar var. Aynı İsrail gibi, aynı Amerika gibi...&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;İnsan kitabı okurken bir süre sonra fark ediyor ki bütün bu katliamların tarafları değişse de (solcular, Şiiler, Sunniler, Baasçılar, Türkler, Kürtler, Evangelikler, Filistinliler...) şiddetin kendine has ortak bir kıyıcılığı var. Rejimlerin adları değişiyor; ama görünen o ki devletler mutlaka önce düşman sonra şiddet üretiyor. Çoğunluğun görmediği işkence odalarında, Uludere dağlarında, Paris’in varoşlarında veya mesela Afgan semalarında... Birinin ya da on binlerin ölüm fermanını verebilecek muktedir adamların dünyasında şiddet alelade bir araç sadece. Demokrasinin, insan haklarının uzantısı; kutsal amaçların, en çok da anlam kaybına uğramış barışın basit bir takviyesi. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;İnsanları ölüme ve öldürmeye yollayanların ağzından düşürmediği bir sözcük bu barış! O sebeple Nobel Barış Ödülü’nü alanların arasında en azılı katilleri bulmak mümkün: Theodore Roosevelt, Enver Sedat, Henry Kissinger, Menahem Begin, Simon Peres, İzak Rabin, Barack Obama... (Bush ailesi eksik!) Hepsi birilerinin ölüm emrini vermiş adamlar. Hepsi eli silah tutmayan insanların hayat boyu çekeceği acılara sebep olmuş. Simon Peres’in Sabra ve Şatila kamplarındaki dahlini anlatıyor Fisk, üstelik bu İsrailli bir inceleme komisyonu tarafından kabul edilmiş. Savunmasız binlerce kadın, erkek, çocuk dünya üzerinden silinmiş. Dünya bunu görmezden gelmemekle kalmamış, faillerini muteber adamlar ilan etmiş. Katillerin barış ödülleri alması insanın içini eziyor. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Fisk’in bize gösterdiği bu dünyada barış çok zor; çünkü adaletin tesis edilmediği derme çatma bir barış, göz boyamaktan öte bir anlam taşımıyor. Arafat ve Rabin el sıkışınca ya da anlamı müphem bir demokratik açılımla barış gelmiyor. Adil bir barış tarihle yüzleşmeyi gerektiriyor. Yüzleşmek de yetmiyor. Kana batmış bu tarihten ve bugüne sirayet eden kibir ve gösterişten kurtulmak gerekiyor. Silahlardan ve birtakım adamların milyonları savaşa yollayabilecek tahakkümünden kurtulmak... Çünkü barış, savaşla gelmiyor. Şöyle diyor Fisk: “Savaşa girmek, ‘çocukları’ desteklemek kolaydır; saldırganlığa, işgale, ‘terörizme’, ‘şerre’ karşı koyma lüzumunu editör masalarında kurgulamak kolaydır. Fakat savaşa son vermek tümüyle başka bir şeydir; tarihin pençesiyle tokalaşıp ondan ferah feza kurtulmak hiç kolay değildir. O ölü el bizi kolumuzdan yakalar ve daha çok yapacak iş, bastırılacak öfke, yatıştırılacak vahşet, doyurulacak arzu, tekrar çizilecek hudut, yaratılacak devlet, hükmedilecek (veya yok edilecek) halk olduğunu hatırlatır bize” (s. 282-283). &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Şu noktanın altını çiziyor Robert Fisk: Savaş, hangi “kutsal” amaca hizmet ederse etsin, hangi hesaba dayanırsa dayansın, esasen acı ve ölümle ilgilidir. Bir film değildir, bir oyun değildir; en önemlisi, yozlaşmış devlet adamlarının ve köhne kurumların engelleyebileceği basit bir yoldan çıkma hali değildir. Riyakarlık ve ölüm üstüne kurulu rejimlerin can suyudur savaş. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Robert Fisk, sadece savaşta yitip gidenlerin değil silah tüccarlarının da izini sürüyor kitabında. Ortadoğu’daki devletlere satış yapan şirketlerden, bunların açtığı fuarlardan, bastığı broşürlerden, dergilerden bahsediyor. Sapkın bir oyun gibi: Arap şeyhleri, İranlı mollalar, Türkiyeli generaller... hiç fark etmiyor. Hepsi büyük silah şirketlerinin kapısını aşındırıyor. Silah ticaretinde insan öldürmek teknik bir bilgiye dönüşüyor. Patlama gücünden, füze menzillerinden, saniyede çok top atan bataryalardan, kızılötesi sensörlerden, inanılmaz kıvrak helikopterlerden ve elbette paradan bahsediliyor. Bir tek ölümün ve ölülerin adı geçmiyor. Güç, güzellik, mükemmellik, güvenilirlik, savunma gibi kelimeler havada uçuşuyor. (Türkiye’nin milyarlar dökmeye başladığı F-35’ler  de bu şekilde tanıtılmıyor mu? Savunma ihtiyacı!) Bu büyük ve mide bulandırıcı bir pazar ve her ülke hemen her sene savunma harcamalarını arttırmayı kendine şiar edinmiş durumda. Aptallığın ve zalimliğin buluşma noktası! Fisk’ten alıntılıyorum:&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;i&gt;“Arap halkı (başlarındaki hükümdarlarının aksine) bu çılgınlığa itiraz ederse, silah pazarlarında onların protestolarını sona erdirecek araçlar da eksik değildi. Güney Afrika’nın Swartklip Products şirketi, ‘geniş çaplı temizlik operasyonları’ için duman jenaratörlerinin, ‘bir isyancıyı yumuşak, ölümcül olmayan bir darbeyle etkisizleştiren’ 37 milimetrelik copların, binalara atılabilen duman bombalarının ve ‘seçilen eylemcileri safdışı bırakmanın doğru aracı’ olan 12 kalibrelik tabancaların reklamını yapıyordu”&lt;/i&gt; (s. 661).&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Başa geri dönelim: Bu kitap savaşa karşı tutkulu bir feryat. Kamplaşmaların keskin, gerilimlerin eski olduğu bir coğrafya hakkında kalem oynatmak gerçekten büyük bir hassasiyet gerektiriyor. Aynen topraklar gibi, kelimeler de mayınlarla kaplı. İnsan kendini bir anda anti-semitik olmakla, teröre destek vermekle, emperyalist olmakla suçlanırken bulabilir. Fisk de yazılarıyla birçok insanı rahatsız etmiş, hiç olmadığı kategoriler içinde itibarsızlaştırılmaya çalışılmış, hatta Türkiye’den sınır dışı bile edilmiş.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bütün bunlara rağmen Fisk, İsrail’in, İngiltere’nin, ABD’nin pisliklerini ortaya saçmayı başarıyor; ancak diğer taraftan da Irak’ın, Türkiye’nin, Suriye’nin, İran’ın, Afganistan’ın vs. gaddarlık dolu hikayelerini de anlatmaktan geri durmuyor. İnce bir çizgide önemli bir dengeyi tutturmaya çalışıyor ve bence bunun üstesinden layıkıyla geliyor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;*Son not çevirmene: Gerçekten çok emek verilmiş, çok akıcı, çok keyifli bir Türkçe. Murat Uyurkulak'ın ellerine sağlık.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bir sonraki kısım, Fisk’in Türkiye üzerine yazdıklarına odaklanacak.&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/21581557-1796680404407991410?l=ozanoyunbozan.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://ozanoyunbozan.blogspot.com/feeds/1796680404407991410/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=21581557&amp;postID=1796680404407991410&amp;isPopup=true' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/21581557/posts/default/1796680404407991410'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/21581557/posts/default/1796680404407991410'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://ozanoyunbozan.blogspot.com/2012/01/buyuk-medeniyet-savas-1-savasla-buyuyen.html' title='Büyük Medeniyet Savaşı 1: Savaşla Büyüyen Nesiller'/><author><name>Sezai Ozan Zeybek</name><uri>http://www.blogger.com/profile/15675814427350750049</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='26' height='32' src='http://bp0.blogger.com/_pZuE1ngcei4/R4TH4yynf8I/AAAAAAAAAAg/wzK72Gtj4Ck/S220/ozana_oto+kontrastla.jpg'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://4.bp.blogspot.com/-s-vvA32sDgM/TwniK5-ZxFI/AAAAAAAAAWk/DztwvHyDIuQ/s72-c/Fisk.jpeg' height='72' width='72'/><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-21581557.post-4937275577045794386</id><published>2012-01-08T20:16:00.002+02:00</published><updated>2012-01-09T10:08:18.952+02:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='savaş'/><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='cumhuriyet nasıl kuruldu'/><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Ermenistan'/><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='milliyetçilik'/><title type='text'>Büyük Medeniyet Savaşı 2: Eli Silahlı Kahramanlar</title><content type='html'>Robert Fisk’in “Büyük Medeniyet Savaşı: Ortadoğu’nun Fethi” isimli kitabının bir bölümünde Ermeni soykırımı anlatılıyor. Soykırım kelimesini kullanmaktan imtina edenler başka isim kullanabilirler. Mesela “yeniden iskân (tehcir)” demek mümkün, aynen Almanların da Avrupalı Yahudiler için söylediği gibi… Onlar da, toplama kamplarına gönderdikleri Yahudiler’i “tehcir” ettiklerini iddia ediyorlardı.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Denilebilir ki Osmanlı, Ermenileri gaz odalarına yollamadı. Onlar gerçekten tehcir edildi. Haydi yollarda öldürülenleri, boğulanları yok sayalım; yürüyenleri soyan, katleden, paylaşan aşiretleri bilmeyelim; toplu mezarların varlığını görmezden gelelim, fotoğraflardan habersiz olalım, Teşkilat-ı Mahsusa’nın katliamlarından milli gurur devşirelim, sonuçta da bütün dünyanın tanıklık ettiği soykırımı sonuna kadar inkâr edelim. Bir milyonun üzerinde insanın nereye kaybolduğunu da merak etmeyelim. Peki İttihat ve Terakki’nin beyanatlarını, telgraflarını ne yapacağız? &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;div class="separator" style="clear: both; text-align: center;"&gt;&lt;a href="http://4.bp.blogspot.com/-6CfmrFLZBXU/TwnbbwoV0-I/AAAAAAAAAVc/NObgqFfHbdY/s1600/Geno14.JPG" imageanchor="1" style="margin-left: 1em; margin-right: 1em;"&gt;&lt;img border="0" height="267" src="http://4.bp.blogspot.com/-6CfmrFLZBXU/TwnbbwoV0-I/AAAAAAAAAVc/NObgqFfHbdY/s400/Geno14.JPG" width="400" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;/div&gt;&lt;br /&gt;Ermeniler’in gönderildiği bölge o dönem insanların yaşamasına uygun değil ve bu Talat Paşa tarafından gayet iyi biliniyor. Herhangi bir altyapısı olmayan, ıslah edilmemiş bir çölden bahsediyoruz. 1914’te mecliste (Müslüman) muhacirlerin o bölgeye yerleştirilmesi tartışılırken Talat Paşa şöyle diyor:&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;i&gt;Bu muhacirleri dedikleri gibi, oralara gönderip çöllere serpecek olsaydık oralarda cümlesi açlıktan öleceklerdi… &lt;/i&gt;(6 Temmuz 1914, Meclis-i Mebusan Zabıt Ceridesi, Fuat Dündar, Modern Türkiye’nin Şifresi, s. 257).&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;i&gt;“Sadece 10 ay sonra, 24 Nisan 1915 günü, Talat Paşa Ermeniler’in söz konusu bölgeye yönelik ilk tehcir kararını verir”&lt;/i&gt; (Fuat Dündar, s. 257). &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bir şekilde hayatta kalan kadınlar için İAMM’nin (İskan-ı Aşair ve Muhacirîn Müdüriyeti) bulduğu çözüm bunları Müslüman köylerde dağıtmaktır. Kastamonu’ya çekilen şifreli bir telgrafta (Fuat Dündar’dan alıyorum) İAMM, ‘genç kız ve dul kadınların Müslüman erkeklerle evlendirilmeleri’ni ‘uygun’ bulduğunu beyan eder. Ancak bu nüfusun dağıtılacağı köylerde, Ermeni ya da yabancı olmamasına dikkat edilmelidir’ der” (s. 304).&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Çocuklar da aynı şekilde paylaştırılır. 10.314 Ermeni yetim çocuğun (titizlikle hesaplanmış bir sayı var ortada), 6858’i Müslüman ailelere ve geri kalan 3456’sı devlet yetimhanelerine dağıtılmıştır (Bardakçı’dan alıntılayan Dündar s. 307).&lt;br /&gt;&lt;a name='more'&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Birtakım tarihçiler “kadınların ve çocukların paylaşılmasını” Osmanlı’nın tehciri insani bir boyutta yürüttüğünü iddia etmek  için kullanmışlardır. Mesela Ethem Atnur “Türkiye’de Ermeni Kadınları ve Çocukları Meselesi (1915-1923)” isimli kitabında Talat Paşa’nın kararını “yiğitçe bir tedbir” olarak selamladıktan sonra sefaletten kurtulmak için kadınların Müslümanlarla evliliği seçtiklerini ifade edebilmiş, çocukların ise âdâb-ı İslamiye ile terbiye edileceklerinden dem vurmuştur. Oysa Birleşmiş Milletler’in Soykırım Suçunun Önlenmesi ve Cezalandırılmasına Dair Sözleşme’nin 2. maddesinde “bir grubun çocuklarının zorla başka bir gruba verilmesi” halihazırda soykırım tanımı içinde yer alır (Ayşegül Altınay s. 220-222).&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Fisk kitabında bu meseleyi “İlk Soykırım” başlığında ele alıyor. İlk, çünkü Ermeniler’e yapılanlar ne yazık ki Naziler’e ilham kaynağı olmuş. İkisi arasındaki bağlantı sadece fikirle sınırlı değil. Sonradan Nazi yetkilisi olacak pekçok Alman o dönem Osmanlı’da çalışmış. Fisk’ten alıntılıyorum: &lt;i&gt;“Sözgelimi 1914-18 arasında Dördüncü Türk &lt;/i&gt;[burada Osmanlı demesi gerekirdi]&lt;i&gt; Kolordusu’nun başkomutanlığını yürüten Franz von Papen, 1933’te Başbakan Hitler’in yardımcılığını üstlenecekti… Ermeni Soykırımı’nın en ince ayrıntılarını bilen bir başka Alman, Tuğgeneral Hans von Seeckt, 1917’de Osmanlı Genelkurmay Başkanı’ydı. O da 1920’lerde Wehrmacht’ın temellerini atanlardan biri olacak ve 1936’daki ölümünden sonra Hitler tarafından devlet töreniyle gömülerek onurlandırılacaktı. Çok daha uğursuz bir şahsiyet, Türkiye’deki&lt;/i&gt; [Osmanlı'daki demesi gerekir Fisk'in, o dönem Türkiye isimli bir devlet henüz yok]&lt;i&gt; Alman güçlerine daha toy bir askerken katılan Rudolf Hess isimli genç bir Almandı. 1940’ta Ausschwitz’in komutanlığına atanacak ve 1944’te SS karargâhında tüm Nazi toplama kamplarının başmüfettiş yardımcısı olacaktı. …Scheubner-Richter Erzurum’da Alman konsolos vekiliydi ve Bitlis bölgesindeki Ermenilere yönelik katliamlara tanıklık etmiş, Alman şansölyesi için olaylarla ilgili uzun bir rapor da kaleme almıştı. Berlin’e sürgünler ve kitlesel öldürmelere dair toplam on beş rapor gönderen Scheubner-Richter, son raporunda hayatta kalan birkaç yüz bin kişi dışında Türkiye &lt;/i&gt;[!]&lt;i&gt; Ermenilerinin ortadan kaldırıldığını (ausgerottet-kökünü kurutmak) belirtiyordu. Türklerin &lt;/i&gt;[!]&lt;i&gt; soykırım planlarını maskelemek için ne gibi yöntemler kullandığını açıklıyor, Ermenileri sıkıştırmak için uygulanan teknikleri, suç çetelerinin maşa olarak kullanılmasını anlatıyor, hattâ bunları yazarken Ermenilere ‘Doğu’nun Yahudileri’ olan ‘kurnaz işadamları’ kelimeleriyle atıfta bulunuyordu. Scheubner-Richter sadece beş yıl sonra Hitler’le tanışacak, onun en yakın danışmanlarından biri olacak ve bir Münih gazetesinde, Almanya’nın ‘temizlenmesi’ için Yahudilere karşı ‘acımasız ve ödünsüz’ bir kampanya başlatılması çağrısı yapan başyazılar döktürecekti” &lt;/i&gt;(s. 300). Hitler de çeşitli zamanlarda “bugün Ermenilerin imhasından kim söz ediyor ki” diyerek askerlerini cesaretlendirmiş. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Fisk bir tarihçi değil ve kullandığı kavramların bir kısmında ciddi sorunlar var. Osmanlı'nın karmaşık toplum yapısını Türk'e indirgemek o dönem olanları, mesela soykırımda dahli olan Kürtleri veya Türk olup da Osmanlı fikrine bağlı kalanları ıskalıyor. (Bu konuda daha kapsamlı bir tartışma için Donald Quataert'in The Massacres of Ottoman Armenians and the Writing of Ottoman History makalesine bakılabilir). Ancak gene de Fisk'in Almanya'dan bahsetmesi bilhassa önemli; zira bugün Türkler için İngilizler, Ruslar, Fransızlar o dönem düşmandır diye dinlenmez. Malum, Arapların sözüne güven olmaz, Amerikalılar misyonerdir, ona da kulp takılabilir. Ama Almanya müttefik ülke. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ermeni meselesiyle ilgili yazmaya başladıktan sonra Fisk’in yaşadıkları, bu ülkenin yakın tarihiyle imtihanını sergiler nitelikte. Kendisine gelen yüzlerce mektupta dönemin şartları terennüm edilmiş, “talihsiz olaylar yaşanmış olabilir” gibi durumun vehametini anlamaktan uzak cümleler edilmiş, tehditler savrulmuş, bu işin tarih komisyonlarına bırakılması istenmiş... Yıllarca Ermeni lobisinin ne kadar etkin olduğunu dinledikten sonra Fisk’in ağzından asıl Türk lobisinin ne kadar güçlü ve inatçı olduğuna öğrendim. Prestijli Amerikan üniversitelerinde açılan kürsüler, verilen burslar, tehditlerle susturulan gazeteciler, kapatılan sergiler, müze bölümleri, kütüphanelerden kaldırılmaya çalışılan soykırım fotoğrafları, devlet başkanlarının konuşmalarına yapılan müdahaleler ve Türkiye’de olup bitenlerin hiç olmamış gibi bastırılması, inkârı: Yıllarca ve bugün hâlâ…&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;div class="separator" style="clear: both; text-align: center;"&gt;&lt;a href="http://4.bp.blogspot.com/-JI7D6df_Zdo/TwneX-yhLgI/AAAAAAAAAWM/G_ntHyPWlM4/s1600/500px-Wegner-DSC_0127.jpg" imageanchor="1" style="margin-left: 1em; margin-right: 1em;"&gt;&lt;img border="0" height="198" src="http://4.bp.blogspot.com/-JI7D6df_Zdo/TwneX-yhLgI/AAAAAAAAAWM/G_ntHyPWlM4/s320/500px-Wegner-DSC_0127.jpg" width="302" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;/div&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;div class="separator" style="clear: both; text-align: center;"&gt;&lt;a href="http://4.bp.blogspot.com/-pBoEZ1zhYnU/TwnegpmKVpI/AAAAAAAAAWY/PK37OivoVvA/s1600/500px-Wegner-DSC_0125.jpg" imageanchor="1" style="margin-left: 1em; margin-right: 1em;"&gt;&lt;img border="0" height="189" src="http://4.bp.blogspot.com/-pBoEZ1zhYnU/TwnegpmKVpI/AAAAAAAAAWY/PK37OivoVvA/s320/500px-Wegner-DSC_0125.jpg" width="320" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;/div&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;table align="center" cellpadding="0" cellspacing="0" class="tr-caption-container" style="margin-left: auto; margin-right: auto; text-align: center;"&gt;&lt;tbody&gt;&lt;tr&gt;&lt;td style="text-align: center;"&gt;&lt;a href="http://4.bp.blogspot.com/-00oyht9-eY8/TwndDBTQ0UI/AAAAAAAAAWA/UY-VwqSq9Mg/s1600/500px-Wegner-DSC_0131.jpg" imageanchor="1" style="margin-left: auto; margin-right: auto;"&gt;&lt;img border="0" height="192" src="http://4.bp.blogspot.com/-00oyht9-eY8/TwndDBTQ0UI/AAAAAAAAAWA/UY-VwqSq9Mg/s320/500px-Wegner-DSC_0131.jpg" width="288" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;/td&gt;&lt;/tr&gt;&lt;tr&gt;&lt;td class="tr-caption" style="text-align: center;"&gt;3 fotoğraf da Alman Armin T. Wegner'e ait&lt;/td&gt;&lt;/tr&gt;&lt;/tbody&gt;&lt;/table&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Çeşitli defalar yazıldı, çizildi; ama tekrar etmek önemli: Bu toprakların vicdan sahibi, dürüst, adaletli insanlarını neden bir türlü anamıyoruz? Yaşanan şiddete karşı çıkanlarla, hattâ komşularının hayatını kendi hayatlarını riske sokarak kurtarmaya çalışanlarla gurur duyacağımıza, bu katliama bir şekilde dahil olmuş yahut bilmezden gelmiş insanları muteber kişiler olarak anıyoruz. Kahramanlarımızın hemen hepsi eli silah tutmuş muktedir erkekler. Oysa bize böyle kahramanlar değil, eline silah almayı reddetmiş, iktidar heveslisi olmayan kahramanlar lazım. Ermenilerin öldürülmesi gerektiği yönündeki emirlere uymayı reddeden ve bu yüzden görevinden alınan Erzurum Valisi Tahsin Bey gibi… Genç kadınlara tecavüz eden ve bir kızı kaçırmaya çalışan Kürtleri engelleyen alt rütbeli Ömer Çavuş gibi… Robert Fisk, sürgünün tanıklarından Maritza Keçeciyan’a anlattırıyor:&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;i&gt;Onları bir hareketiyle durdurdu ve [kızı] götürmelerine izin vermedi. … Çevre köylerden Kürtler o akşam bize saldırdı. Bizi götürmekle görevli olan Ömer, derhal yüksek bir yere çıkıp onlara Kürtçe seslendi ve bizi rahat bırakmalarını söyledi. Aç ve susuzduk; içecek bir damla suyumuz yoktu. Ömer su kaplarımızı aldı ve çok uzun mesafeden bize su getirdi. … Kayınbiraderimin karısı …o akşam bir bebek dünyaya getirmişti. Ertesi sabah tekrar yürümeye başladık. Ömer Çavuş bazı kadınları onun yanında bıraktı ve belli bir mesafede durup onlardan gözünü hiç ayırmadı. Sonra anneyi ve yeni doğan bebeği bir davarın üzerine koydu, onu vardığımız yere sağ salim getirdi&lt;/i&gt; (s. 318).&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Büyük Medeniyet Savaşı’nı okuyunca insan ister istemez karamsarlığa kapılıyor. Sadece Türkiye’de değil bütün Ortadoğu’da ve hemen her yerde zalimlerin heykelleri dikiliyor, resimleri asılıyor. Onlar adına en büyük şölenler düzenleniyor, çevreleri güzelliklerle doluyor; içinde barış geçen, insanlık geçen ödüller bu insanlara veriliyor.  Ömer Çavuş’un ve  daha binlerce insanın esamesi okunmuyor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;b&gt;Ayşegül Altınay ve Fethiye Çetin&lt;/b&gt;. &lt;i&gt;Torunlar&lt;/i&gt;, Metis, 2009.&lt;br /&gt;&lt;b&gt;Fuat Dündar&lt;/b&gt;. &lt;i&gt;Modern Türkiye'nin Şifresi: İttihat ve Terakki'nin Etnisite Mühendisliği (1913-1918)&lt;/i&gt;, İletişim, 2008.&lt;br /&gt;&lt;b&gt;Robert Fisk&lt;/b&gt;. &lt;i&gt;Büyük Medeniyet Savaşı: Ortadoğu'nun Fethi&lt;/i&gt;, İthaki, 2011.&lt;br /&gt;&lt;b&gt;Donald Quataert&lt;/b&gt;. 'The Massacres of Ottoman Armenians and the Writing of Ottoman History', &lt;i&gt;Journal of Interdisciplinary History&lt;/i&gt;, xxxvıı:2, 2006.&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/21581557-4937275577045794386?l=ozanoyunbozan.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://ozanoyunbozan.blogspot.com/feeds/4937275577045794386/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=21581557&amp;postID=4937275577045794386&amp;isPopup=true' title='2 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/21581557/posts/default/4937275577045794386'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/21581557/posts/default/4937275577045794386'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://ozanoyunbozan.blogspot.com/2012/01/robert-fiskin-buyuk-medeniyet-savas.html' title='Büyük Medeniyet Savaşı 2: Eli Silahlı Kahramanlar'/><author><name>Sezai Ozan Zeybek</name><uri>http://www.blogger.com/profile/15675814427350750049</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='26' height='32' src='http://bp0.blogger.com/_pZuE1ngcei4/R4TH4yynf8I/AAAAAAAAAAg/wzK72Gtj4Ck/S220/ozana_oto+kontrastla.jpg'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://4.bp.blogspot.com/-6CfmrFLZBXU/TwnbbwoV0-I/AAAAAAAAAVc/NObgqFfHbdY/s72-c/Geno14.JPG' height='72' width='72'/><thr:total>2</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-21581557.post-4498587049228485570</id><published>2011-12-02T21:38:00.001+02:00</published><updated>2011-12-02T21:50:36.421+02:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='kapitalizm'/><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='sağlık'/><title type='text'>“Bebekler Kime Emanet?”  Anne Sütü, Mama Endüstrisi ve Cinsiyetçi Ayrımlar</title><content type='html'>Bebeklerin emzirilmesine dair İngiltere’den bir istatistikle başlayalım: Doğum yapan her 10 kadından 8’i bebeğini anne sütüyle beslemek istiyor. Ancak doğumun üstünden bir hafta geçtiğinde kadınların yalnızca yarısı bebeklerine sadece anne sütü vermeye devam ediyor. Bu sayı bebek 40 günlük olduğunda %20’ye, 4 aylık olduğunda %7’ye, 6 aylık olduğunda ise %1’in altına düşüyor (1). Diğer bir deyişle, doğumdan sonra kadınların büyük çoğunluğu çocuklarını emzirmek istediklerini söylese de pek azı bunu gerçekleştirebiliyor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;div class="separator" style="clear: both; text-align: center;"&gt;&lt;a href="http://4.bp.blogspot.com/-n8YhaDO-aA8/TtkrI3m583I/AAAAAAAAAVQ/7ddOJngX5XA/s1600/2320787588_9d2078d2f1.jpg" imageanchor="1" style="margin-left:1em; margin-right:1em"&gt;&lt;img border="0" height="300" width="400" src="http://4.bp.blogspot.com/-n8YhaDO-aA8/TtkrI3m583I/AAAAAAAAAVQ/7ddOJngX5XA/s400/2320787588_9d2078d2f1.jpg" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;/div&gt;&lt;br /&gt;Benim tahminim, emzirme oranlarının Türkiye’de hâlâ daha yüksek olduğu yönündeydi; yanılmışım. Unicef’in verilerine göre Türkiye’de ilk altı ayda sadece anne sütüyle beslenen çocukların oranı yalnızca % 1.3. (2) Uzman Doktor Füsun Çelikkol’un internette dolaşan bir yazısı Türkiye'de doğumdan sonra ilk bir saat içinde bebeklerin %50'sinin, 0-3 aylık bebeklerin ise ancak %9.4'ünün sadece anne sütü ile beslenmekte olduğunu söylüyor. (3) Eğer öyleyse durum İngiltere’den çok farklı değil. Demek ki Türkiye’de de kadınların emzirmeye devam etmesinin önünde ciddi engeller var. Bu yazıda, bu engeller üstünde duracağım.&lt;a name='more'&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Evvela, kızım Azade doğduktan sonra yaşadığımız süreci paylaşmak istiyorum. Mama şirketlerinin, bizim iznimiz olmadan sürece nasıl dahil olduklarından bahsedeceğim. Azade, Kadıköy’de Medical Park Hastanesi’nde doğdu. Hastanenin adını bilhassa veriyorum; zira onlar da bizim özel bilgilerimizi, mesela telefon numaralarımızı, iznimiz olmadan birtakım şirketlere paslamakta beis görmediler. Doğumdan hemen sonra, büyük uluslararası şirket Danone’nin mama markası olan Bebelac, bize cep telefonu mesajları göndermeye başladı. İlk mesajlar rahatsız edici değildi. Bebek için anne sütünün gerekli olduğunu yazıyorlardı. “Ancak” diyordu mesajların devamı, “bebeğinizin yeterince beslenemediğini düşünüyorsanız Bebelac’ın danışma hattını arayabilirsiniz”. Tuhaflık belki de burada başlıyor: Bebeğin beslenmesiyle ilgili bir sıkıntı yaşadığımızda neden bir mama şirketinin danışma hattına yönlendiriliyoruz? &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Biz gene de ilk zamanlar mesajları okuyup geçtik, üstünde durmadık. Zaten ilk 2 hafta gelen mesajlarda “mama” lafı bile geçmiyordu. Birtakım temel bilgiler ve tavsiyeler gönderiliyordu sadece. Üstelik mesajların bir kısmı gerçekten faydalıydı. Bebelac, sanki bir tür sosyal hizmet görevi ifa ediyordu. Sonra durum elbette değişti. Üçüncü haftadan itibaren şirket kendi mamalarını pazarlamaya başladı. İşin en kötü tarafı, şirketin temel pazarlama stratejisi, kadınlara kendilerini “yetersiz” hissettirmekti. Gelen mesajlardaki “endişe”, “sorun”, “az beslenme” vurgusu arttı.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Zaten doğum sürecinde bilhassa kadınlar son derece kıyıcı bir endişeye maruz kalıyorlar. Herkes ama herkes mutlaka bir endişesini dile getiriyor: aile büyükleri, gelen misafirler, doktorlar, yoldan geçenler... Mama şirketleri de işte bu endişeyi kullanmayı hedefliyor: “Ya çocuk yeterince doymuyorsa!”&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Özel hastaneler de aynı oyunun içinde. Yeni doğum yapan kadınların bilgilerini mama şirketlerine peşkeş çekmekle kalmıyor; aynı zamanda kendileri de bu korku ve endişe kültürünü yaymaya devam ediyorlar. Daha Azade’nin doğumunun üstünden 24 saat geçmeden Medical Park’ın doktorları Azade’ye bebek maması vermemizi, çünkü çocuğun iyi beslenemediğini söylediler. Azade’nin sarılık değerlerinin yüksek olduğunu söyleyerek bizi korkuttular. Hemşireler ellerinde mamalarla odamızı bastı. Sonra başka bir hastanede riskin onların bizi korkuttuğu kadar büyük olmadığını öğrendik. Üstelik hemen her bebekte görülen fizyolojik sarılığın düzelmesinde bebeğin kilo alması kadar etkili başka yöntemler de mevcut.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Kısaca mama şirketleri, anne sütü ile rekabet ediyor ve kendi ürünlerini pazarlayabilmek için doktorlarla, özel hastanelerle, devlet kurumlarıyla ve hatta uluslararası sağlık örgütleriyle bağlantılı şekilde çalışabiliyor. Pekçok ülkede anne sütü neredeyse “demode” olma noktasına geldi. Dünya Sağlık Örgütü yakın zamanda duruma el atıp bebeklere 6 ay sadece anne sütü verilmesini ve emzirmeye en az bir yaşına kadar devam edilmesini tavsiye eden kararlar yayınladı. Ancak görünen o ki şirketlerin bu çok kârlı sektörden vazgeçmeye niyetleri yok. Çeşitli şekillerde kadınların en baştaki emzirme niyetlerini bozguna uğratmayı başarıyorlar. En azından sayılar böyle söylüyor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Güya geri kalmış İran bu konuda çok daha başarılı bir örnek sunuyor bize. Bebek mamaları marketlerde-pazarlarda değil, eczanelerde doktor reçetesiyle satılıyor. Daha önemlisi, bebek mamalarının ambalajları standart; yani ürünler markasız. Bu sayede, bebeklerin beslenmesi şirket rekabetine, piyasa müdahalesine kapalı tutulmuş oluyor. Burada bir noktanın altını çizmek gerekiyor: Ekonomik ilişkiler serbest piyasa dışında başka pekçok biçim alabilir. İran’da bebek mamasının ticareti yapılıyor mu? Evet, yapılıyor. Ama ufak bir düzenleme ile hayati önemdeki bir mevzunun şirketler tarafından istismar edilmesi engelleniyor. Bebeklerin beslenmesi, önceliği kâr etmek olan şirketlere teslim edilmemiş oluyor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Emzirmenin önünde daha pekçok engel var. Bunların bir kısmı çalışma koşulları ve şehir düzenlemesiyle ilgili gayet somut engeller. Önce çalışma koşullarına bakalım: İş kanunundaki düzenlemelere göre kadınlar, doğumdan önce ve sonra sekizer haftadan toplam on altı hafta doğum izni alabiliyorlar (İş Kanunu Md. 74). Yani çalışan kadının çocuğunu emzirmesi için verilen süre toplam 2 ay. Eğer kadın isterse doğumdan 3 hafta öncesine kadar çalışmaya devam edebiliyor, çalıştığı süre izin olarak doğum sonuna ekleniyor. Bu takdirde doğum sonrasındaki süre 13 haftaya çıkıyor; yani 3 aydan biraz fazla. İsteyenler bu sürenin sonunda 6 ay daha ücretsiz izne çıkabiliyor; ancak pekçok özel şirket bu duruma hoş bakmıyor. 6 ay daha çocuklarıyla kalmak isteyen annelerin kariyeri belirsizliğe yuvarlanıyor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Yasada öngörülen süt izni ise şöyle: &lt;i&gt;“Kadın işçilere bir yaşından küçük çocuklarını emzirmeleri için günde toplam (1,5) bir buçuk saat süt izni verilir. Bu sürenin hangi saatler arasında ve kaça bölünerek kullanılacağını işçi kendisi belirler. Bu süre günlük çalışma süresinden sayılır” &lt;/i&gt;(İş Kanunu Md.74).&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Kağıt üstünde harika! Ancak mesela benim çalıştığım kurumdaki (İstanbul) hiçbir anne bu iznini kullanamamış; çünkü zaten eve gidip gelmek için trafikte geçen süre bir buçuk saat.  Bebekler günde 4-5-6 kez emebiliyor; öyle düşünün! &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Anneler, özellikle ilk yıllarda kariyerleri/geçimleri ve bebekleri arasında bir seçim yapmaya zorlanıyor. (Pekçok erkek için bu konu gündeme bile gelmiyor elbette!) Şirketlerin ve devletlerin ağızlarından düşürmedikleri “insan odaklı kurumlar/ yaklaşımlar” konu bebek olunca unutuluyor belli ki... &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Şehir düzeni ve kültürel teamüller emziren anneler için ayrı bir sorun. Bir kere, Türkiye’de emziren kadınların dışarı çıkması hiç kolay değil. Pekçok mekanda emzirme odası yok. Sokakta emziren kadın görmek ise zaten mümkün değil; emzirmek sanki kuytu bir köşede, gizlice yapılması gereken bir faaliyet. Oysa bu, mesela diğer bir “geri kalmış” ülke olan Suriye’de böyle değil. Oranın kadınları emzirmekle barışık; emziren kadının göğsü bir utanç kaynağı olarak telakki edilmiyor. Sokakta, otobüste, parkta bebeğini emziren birçok kadın görmek mümkün. Kadınlığın bazı hallerine Suriye’de daha fazla müsamaha gösterildiğini, kadınların en azından bu anlamda daha “özgür” olduklarını söyleyebiliriz. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Güzellik/cinsellikle ilgili sektörler kadınlar üstünde ayrı bir baskı kuruyor. Göğüslerin sarkması, kadının daha az talep edileceği korkusunu yaratıyor; çünkü bugün hemen her toplumda çocuksuz, zayıf kadın bedeni son derece erotize edilmiş durumda.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Dildeki ufak değişimler, alışkanlıklar ve semboller bile son derece önemli; çünkü mama reklâmları tam da bu alanları istila ederek işe başlıyor. Bebek gıdası denince anne sütünü değil mamayı çağrıştıracak birçok sembolle kuşatılmış durumdayız. Şöyle bir düşünün: Bebek beslemenin en çok kullanılan sembolü bir biberon. Mağazalarda, havaalanlarında, devlet kurumlarında “biberon” figürü görüyoruz hep. Başka bir sembol düşünülemez mi? Kucağında bir bebek taşıyan anne mesela... Amaç, bebeği beslemenin asli şekli olarak biberonu değil anne sütünü vurgulamak.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;En baştaki istatistiğin gösterdiği gibi, İngiltere’de çocuğunu sütle beslemeye niyetli kadınların oranı %80; ancak hemen hiçbiri bu niyetini gerçekleştiremiyor. Juno dergisinde yazan Jane Woodley’e göre kadınların sütten vazgeçmelerindeki en önemli sebep, sütün bebek için hayati önemi konusunda yeterince bilgili olmamaları (1). Türkiye’de durum bundan farklı değil: Aile Sağlık Merkezleri’nde emzirmeye dair kapsamlı bir bilgi verilmiyor. “Bebeğinizin büyümesi için...” gibi genel cümleler ediliyor. Oysa anne sütü, bebek için gerekli besin maddelerini sağlamanın yanında, bebeğin bağışıklık sisteminin gelişmesinde en önemli rolü oynuyor. Anne sütü ile beslenmeyen çocuklarda ölüm oranları beslenenlere göre 4-6 kat daha fazla. Bunun hayati bir mesele olduğunu anlatmak, (bıkmadan usanmadan anlatmak) çok ama çok önemli. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Pekçok anne, doğumdan sonra yaşadıkları sıkıntılara dayanamayıp emzirme konusunda pes etmek zorunda kalıyor. Emzirmek ilk zamanlar çok can yakıcı olabiliyor, üstelik yeterince süt gelmeyebiliyor. Anneler bu dönemde, biraz da hissettikleri kaygı sebebiyle mamaya geçiyorlar. Kadınların emzirmeye devam etmesi için  gerekli sosyal, manevi desteği sağlamak, sütün önemi konusunda kadınları ikna etmek elzem. Suçluluk hissettirmeyen, kadınları daha fazla baskı altına sokmayan yaklaşımlar gerekiyor bunun için. Hiç değilse, başta yaşanan zorluklar karşısında mama şirketlerinin danışma hatlarının devreye girmesinin engellenmesi, anneleri kuşatan endişe kültürünün azaltılması şart. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bunun bir yolu, deneyimlerin paylaşılması olabilir. Mesela Aile Sağlık Merkezleri, annelerin ve doktorların bir araya geldiği toplantılar için seferber  edilebilir. Böylelikle anneler kendileriyle benzer sorunlar yaşayan kadınları görür, bütün süreç boyunca destek görmeleri sağlanmış olur. En azından bu toplantılarda şu bilgi aktarılabilir: Zorlukların belki hepsi değil ama büyük bir bölümü geçici ve anne sütü çocuk için gerçekten çok önemli.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Karşımızda büyük bir mesele var. Bir tarafta kızım Azade’yi, bebekleri ve çocuk sahibi olan herkesi hedef alan mama şirketleri ve doymak bilmeyen zenginlik hırsı var. Diğer tarafta ise her yere sirayet etmiş cinsiyetçi ayrımlar; çocuklar-bebekler-anneler düşünülmeden kurulmuş yaşam alanları... Anne sütüyle ilgili dile getirdiğim bu sıkıntılar bile yaşadığımız toplumun nasıl büyük bir izansızlık içinde olduğunu gösteriyor. Hayatı değil parayı kutsayan ayrımcı bir toplum, yeni doğmuş bebeklerin bile hayatını dar ediyor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;(1) Jane Woodley. Juno: a natural approach to family life, Issue 25, Autumn 2011.&lt;br /&gt;(2) http://www.unicef.org/turkey/ir/_mc29.html&lt;br /&gt;(3) Füsun Çelikkol. http://ailetip.com/makale/yenidogan-bebeklerde-meme-basi-saskinligi-9.htm&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/21581557-4498587049228485570?l=ozanoyunbozan.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://ozanoyunbozan.blogspot.com/feeds/4498587049228485570/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=21581557&amp;postID=4498587049228485570&amp;isPopup=true' title='20 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/21581557/posts/default/4498587049228485570'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/21581557/posts/default/4498587049228485570'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://ozanoyunbozan.blogspot.com/2011/12/bebekler-kime-emanet-anne-sutu-mama.html' title='“Bebekler Kime Emanet?”  Anne Sütü, Mama Endüstrisi ve Cinsiyetçi Ayrımlar'/><author><name>Sezai Ozan Zeybek</name><uri>http://www.blogger.com/profile/15675814427350750049</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='26' height='32' src='http://bp0.blogger.com/_pZuE1ngcei4/R4TH4yynf8I/AAAAAAAAAAg/wzK72Gtj4Ck/S220/ozana_oto+kontrastla.jpg'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://4.bp.blogspot.com/-n8YhaDO-aA8/TtkrI3m583I/AAAAAAAAAVQ/7ddOJngX5XA/s72-c/2320787588_9d2078d2f1.jpg' height='72' width='72'/><thr:total>20</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-21581557.post-2982313568280867012</id><published>2011-11-18T08:20:00.001+02:00</published><updated>2011-11-18T08:47:56.798+02:00</updated><title type='text'>“Rockefeller Dünyayı Kurtarıyor”: Bilgi Üniversitesi’ndeki İklim Değişikliği Sergisi</title><content type='html'>Şu aralar Bilgi Üniversitesi Santral Kampüsü’nde bir iklim değişikliği sergisi var, çevre mücadelesinin içinin nasıl boşaltılabileceği konusunda çok güzel bir örnek teşkil ediyor. Bilgi Üniversitesi, Amerikan Doğa Tarihi Müzesi’nin sergisini ülkeye getirmiş, İstanbul’un çeşitli yerlerinde dev afişlerle serginin reklamını yapıyor. Merak edip gittik.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Daha girişte, Rockefeller Foundation’ın tabelası bizi karşıladı. Rockefeller Vakfı, kendini GDO’lu tarıma ve bilimum sicili bozuk şirketin desteklenmesine adamış bir kurum. Bir başka tabelada gene büyük ve asla çevreci olmayan diğer şirketler arz-ı endam ediyor: Deterjan üreticisi OMO, Zorlu Enerji Grubu, CNN-Türk, Zaman Gazetesi, Türk Telekom... Malum, İstanbul’un kuzeydeki doğal yaşam alanına büyük iki şehir ve bir köprü yapma projesi gündemde. Sergide, betonun ve inşaat sektörünün küresel ısınmanın önemli sebeplerinden oldukları anlatılıyor. Buna rağmen iklim değişikliği sergisinin bir diğer destekçi de İstanbul Büyükşehir Belediyesi. Belediye yetkilileri ya sergiyi gezmediler ya da artık bu tarz sergilerin içerikten ziyade ambalajdan ibaret olduğunun farkındalar.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;div class="separator" style="clear: both; text-align: center;"&gt;&lt;a href="http://1.bp.blogspot.com/-7dzWYvduscg/TsX_hO75axI/AAAAAAAAAVE/f3wBgXi_8so/s1600/IMG_0030.jpg" imageanchor="1" style="margin-left:1em; margin-right:1em"&gt;&lt;img border="0" height="320" width="240" src="http://1.bp.blogspot.com/-7dzWYvduscg/TsX_hO75axI/AAAAAAAAAVE/f3wBgXi_8so/s320/IMG_0030.jpg" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;/div&gt;&lt;br /&gt;Bilindiği gibi, çevre sorunları önem kazandıkça büyük şirketler, STK’ler ve devletler de tartışmalara dahil olmaya başladı.&lt;a name='more'&gt;&lt;/a&gt; Bunların sürece katılımı elbette önemli; sonuçta yakın zamana kadar çevre mücadelesi denilince ağaç dikmek, çimenlere basmamak, yerlere çöp atmamak anlaşılıyordu. Demek ki ciddi bir siyasi kazanım var ortada. 70’lerin başından itibaren birsürü insan sistemli bir şekilde havanın-suyun-nebatın şirketlerle, endüstri ile, devletlerin kalkınma projeleri ile bağlantısını gözler önüne seriyor; fakirliğin, toplumsal çözülmenin ve savaşların, ekolojiyle ilişkisini kuruyor. Kendini daha fazla eşya tüketmeye adamış bir medeniyetin devam edemeyeceği, dünyanın bu tarz bir yaşamı kaldırmayacağı fikri giderek daha fazla insan tarafından benimseniyor. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ancak büyük kurumların sürece müdahalesinin yarattığı sorunlar da var. Öncelikle, bu kurumların mücadelenin radikal dilini merkeze çekmek, ehlileştirmek, hatta sulandırmak gibi etkileri var. Sorunlar kabul ediliyor; ama çözüm gene devletlerin, büyük şirketlerin çizdiği çerçevede tanımlanıyor. Ne kapitalizm ne tüketim medeniyeti ne de adaletsizliği yaratan şirketler ve devletler sorgulanıyor. Büyük sermayeli kurumların yeni yatırım alanlarına özendirilmesi (tabii ki kârlılıktan asla vazgeçmeden) ve bireylerin evden çıkmadan önce ışıkları kapamasıyla sorun çözülebilirmiş gibi bir hava yaratılıyor. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Sergide, küresel ısınmaya karşı sunulan örnekler de işte bu minvalde ele alınmış. Buna birazdan değineceğim. Ama hepsinden önce, Bilgi Üniversitesi’nde bu kadar özensiz, bu kadar yalapşap hazırlanmış bir sergi görmekten ötürü duyduğum hayalkırıklığından bahsetmem lazım. Sergi kapısına güvenlik koymak veya sergi çıkışında çevreyle ilgili plastikten yapılmış eşantiyon satmak gibi “profesyonel” sergiciliğe  gösterilen ihtimamı serginin içeriğinde bulmak mümkün değil.  &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;İngilizce metinlerin altına yazılan Türkçe çevirilerin hemen hepsi yanlıştı; bir süre sonra yanlışları kaydetmeyi bıraktık. Örnek mi? En barizini vereyim: “Oil” kelimesini “yağ” olarak çevirmişler. “Arabaların yaktığı yağdan çıkan karbon” gibi cümleler okuyoruz. Hadi İngilizceyi bilmiyor çevirenler, Türkçeyi de mi unutmuşlar? Sergiyi son bir kez gezen, kontrol eden biri olmamış mı? Türkçe metinleri anlamak zor, kimi yerlerde anlam tamamen kaybolmuş. Aşağıdaki çeviriye bakın mesela.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;div class="separator" style="clear: both; text-align: center;"&gt;&lt;a href="http://1.bp.blogspot.com/-CaLasMthvZw/TsX6rbz4T7I/AAAAAAAAATw/Cn8RjBKW1VY/s1600/IMG_0034.JPG" imageanchor="1" style="margin-left: 1em; margin-right: 1em;"&gt;&lt;img border="0" height="240" src="http://1.bp.blogspot.com/-CaLasMthvZw/TsX6rbz4T7I/AAAAAAAAATw/Cn8RjBKW1VY/s320/IMG_0034.JPG" width="320" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;/div&gt;&lt;br /&gt;Bir düğmeye basıp “anlatılan yöntemlerin bir kısmını yerine getirdiğinizi” beyan ediyorsunuz. (Uyduruk katılımcılık örnekleri!) Türkçe çevirinin ise ne anlatmaya çalıştığı belli değil. “Ziyaretçilerine katılmak istiyorum”. Neyin ziyaretçilerine? Üstelik her düğmenin altında aynı hata. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ambalajın kendisi üründen önemli ne de olsa. Ama benim bu yazıda bahsetmek istediğim serginin kusurları değil; orada sunulan sorunların ve çözümlerin muhteviyatı.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Yukarıda bahsettiğim gibi, sorunun nasıl ve hangi aktörler etrafında kurgulandığı son derece önemli bir mücadele alanı. Dev şirketlerin, tüketim odaklı bir toplumun, sömürünün, tür ırkçılığının ve bol faizli bir borç ekonomisinin hiçbir eleştirisinin olmadığı bir çevre sergisi, bize ne anlatır? Ne tür çözüm önerileri sunar? Cevap iki ayaklı: Birincisi şirketlere yeni iş sahaları açacak büyük yatırımlar, inşaatlar, devletlerin ve şirketlerin daha fazla hakimiyeti. Bu şekilde, güya insanlar adına karar alan oligarşik yapılar, küresel ısınmadan bile kâr elde etmeyi hedefleyen çözümler sunuyor. Nükleer santrallerin faydaları anlatılıyor mesela ve yatırımcıların buralara teşvik edilmesi gerektiği savunuluyor. İkinci cevap ise biz “önemsiz” insanlara hitap ediyor: ışıkları kapamak, suyu idareli kullanmak, eskiyen klimamızın yerine yenisini almak. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Önce bu ikinci hususu irdeleyelim; yani kişisel çözümleri. Bir önceki paragrafa geri dönelim. Evet, doğru okuyorsunuz. İklim değişikliği sergisinde bize, eski klimalarımızın yerine güya daha az enerji sarfiyatı olan yeni bir klima almamız tavsiye ediliyor. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;div class="separator" style="clear: both; text-align: center;"&gt;&lt;a href="http://1.bp.blogspot.com/-sxQLran3OIE/TsX66ixPHEI/AAAAAAAAAT8/38pa1QqeofQ/s1600/IMG_0035.JPG" imageanchor="1" style="margin-left: 1em; margin-right: 1em;"&gt;&lt;img border="0" height="240" src="http://1.bp.blogspot.com/-sxQLran3OIE/TsX66ixPHEI/AAAAAAAAAT8/38pa1QqeofQ/s320/IMG_0035.JPG" width="320" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;/div&gt;&lt;br /&gt;Yeni klimanın yapılması aşamasında havaya salınan zehirli gazları, kullanılan enerjiyi, suyu geçtim. Neden klima? Kışı evde kısa kollularla geçirmek, yazın ise iyiden iyiye serin alışveriş merkezlerinde ürpererek gezinmek, bana göre bu sistemin başarısının değil, aptallığının göstergesi. Mevsimleri tersine çevirmeye çalışırken mevsimleri, canlıların hayat bulduğu iklimi kaybediyoruz. Sıcak ve soğukla, güneşle ve karla bağlantımızı kopardıkça medenileştik zannediyoruz herhalde. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Türkiye’de yazın harcanan elektrik, kışın harcanandan daha fazla; klimalar haldır haldır çalışıyor. Enerji açığını kapamak için suları-toprakları satışa çıkarıyoruz, bin yıllık etkileri olabilecek projelere imza atıyoruz. Serin ofislerde çalışmak adına bu dünyanın köküne kibrit suyu ekiyoruz ve başka bir dünya yok. Bugün yüzlerce tür, küresel ısınma sebebiyle ölüm-kalım savaşı vermekte. Buna rağmen Bilgi Üniversitesi’ndeki sergi bize yeni klima almamızı öneriyor. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Benim sorum şu: Neden hayat standartlarımıza dair herhangi büyük bir müdahale hiç dile getirilmiyor? Neden klimadan, arabadan, uçaktan, tonlarca ambalaj kağıdından, plastikten, beton evlerden vazgeçemiyoruz? Daha doğrusu neden insanlara sadece “bunları kullanmasanız iyi ederseniz” gibi sahtekârca öneriler veriliyor. Sahtekârca; çünkü herkesin gayet iyi bildiği gibi kâr mantığından öte vizyonu olmayan pazarlama-reklâm sektörüne, insanların tam tersi şekilde davranması için her yıl milyarlarca lira dökülüyor. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Daha önemlisi, bizi plastikle, ilaçla, hormonla, deterjanlarla çepeçevre kuşatan bir üretim mantığı var. Kullandığımız ürünlere dikkat edelim, tamam! Ama artık hepimiz fark ediyoruz ki, İstanbul’da ya da Çorum’da yaşayan herhangi biri “bilinçli” yaşasa dahi (artık bilinç ne anlama geliyorsa) ister istemez dünyayı tahrip etmeye devam edecek. Toplu taşıma kullansa dünyaya mazot kusan otobüslere binecek. Suyu idareli kullansa pet şişe alacak. Hiçbir şey yapmasa beton evlerde yaşayacak, dereleri kurutan elektriği kullanacak, petro-kimya endüstrisinin üretimi yiyeceklerden alacak. Bir konuda bilinçli olsa diğer taraf hep rüzgar alacak. O halde, “bilinçli insan”, “eğitim” vs. gibi çözümler, gerçek müsebbibleri gözden uzak tutmaya yarayan bir  göz boyama aslında. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Zaten pekçok kişi, önüne konan bu “yüksek bilinç” seviyesine bir türlü ulaşamıyor, suçluluk hissediyor, sonunda bunu bastırmayı tercih ediyor. Çünkü yüksek bilinç aslında imkansız bir hedef; en azından çevremizi saran bu plastik ve beton dünyada. Bu koşullar altında tek yapabileceğimiz her gün “duyarlı” bir-iki iş yapıp güne devam etmek.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bu dediğim, insanların sorumluluğunu göz ardı etmek anlamına gelmiyor. Hepimiz, “dünyanın uçlarından eksilmesinin” sorumlusuyuz. (Evde deterjan kullanmayı da bırakmamız lazım.) Alışkanlıklarımızı değiştirmek, meseleyi tümden çözmese de, başkalarına bir örnek sunması ve bize bu sorunu her gün hatırlatması açısından gayet önemli. Ancak çözüm için asıl olarak başka bir yaşam şekli üstüne hayaller kurmak, bize şu an sunulan sözde çözümleri acımasızca eleştirmek ve en önemlisi, örgütlenmek gerekiyor. Emeği, toprağı, yaşayan ve ölmüş tüm canlıları alınır-satılır ürünlere çeviren kapitalist ekonomi bize sadece ölüm vaadediyor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Kısaca kişisel çözümler, ancak durumun vahametinin daha fazla ayırdına varmamızı sağlayacak bir süreç içinde anlamlı olabilir; ama “bugün de çevre için bir şey yapmış oldum” mantığıyla iyi hissetmemiz hedefleniyorsa faydadan çok zarar getirir. Bilgi Üniversitesi’ndeki sergide de duyarlı insanlar olarak bir düğmeye basıp diğer 4791 duyarlı insanın arasına katılıyorsunuz. Seçimler dünyasında yaşıyoruz; özgür iradenin olabilecek en cıvık hali çıkıyor karşımıza. En sonunda da yaptığımız seçimlerin sonucunda bir ekranda daha da büyük bir sayıya dahil oluyoruz. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;div class="separator" style="clear: both; text-align: center;"&gt;&lt;a href="http://4.bp.blogspot.com/-pzNQgpYNl94/TsX7LSR_BfI/AAAAAAAAAUI/270o2NTlBI8/s1600/IMG_0036.JPG" imageanchor="1" style="margin-left: 1em; margin-right: 1em;"&gt;&lt;img border="0" height="240" src="http://4.bp.blogspot.com/-pzNQgpYNl94/TsX7LSR_BfI/AAAAAAAAAUI/270o2NTlBI8/s320/IMG_0036.JPG" width="320" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;/div&gt;&lt;br /&gt;Çevre kirliliğini üreten sektörleri sorgulamadan kişisel çevre çözümleri üretmek gerçekten abesle iştigal. Serginin bir yerinde OMO isimli kimyasal şirketinin açtığı stand’ta ev işlerine dair tavsiyeler veriliyor. Mesela ön yıkamaya gerek bırakmayan daha etkili deterjan kullanımı bunlardan biri. “OMO ile doğayı korumayı seçebilirsiniz!” Tabii Omo’nun ürettiği her bir deterjanın daha iyi köpürmesi için suları zehirleyen fosfat içerdiğinden bahsetmemek kaydıyla. Ziyaretçi defterindeki yorumlar da, bu serginin çevre meselesini ne oranda güdük bıraktığının en güzel göstergesi aslında.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;div class="separator" style="clear: both; text-align: center;"&gt;&lt;a href="http://2.bp.blogspot.com/-WvF38VJ0PKo/TsX7WT-pc7I/AAAAAAAAAUU/9T2mVwL-XZ4/s1600/IMG_0047.JPG" imageanchor="1" style="margin-left: 1em; margin-right: 1em;"&gt;&lt;img border="0" height="240" src="http://2.bp.blogspot.com/-WvF38VJ0PKo/TsX7WT-pc7I/AAAAAAAAAUU/9T2mVwL-XZ4/s320/IMG_0047.JPG" width="320" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;/div&gt;&lt;br /&gt;Sergide küresel ısınmanın sebepleri sıralanıyor. Benzin kullanımı, inşaatlar, birtakım tarım teknikleri vs. Ancak bunlardan hiçbiri, tarihsel ve siyasi süreçlerle ilişkilendirilmiyor. Küresel ısınma, insanların giderek daha çok kömür-petrol kullanmaya başlamasıyla oldu deniyor mesela. İyi de, hangi insanlar? Dünyada herkes petrolü eşit oranda kullanmıyor ki? Sergide, dünyanın zenginlerinin konfor düzeyine, tahripkâr bir yaşam şeklinin kökenlerine, mesela endüstrinin çılgın kâr hadlerine dair tek cümle edilmiyor. Sergi, kimseyi sorumlu tutmadan, daha doğrusu hepimizi asgari oranda sorumlu tutarak meseleyi bulandırıyor. O anlamda kişisel çözümlerin ideolojik önemi de daha belirgin hale geliyor. Petrol şirketleri veya inşaat sektörü hiç sahneye çıkmıyor. Onun yerine hepimiz eşit oranlarda suçtan payımızı alıyor, sonra da yapacağımız kişisel seçimlerle çözüme yönlendiriliyoruz. Saygıdeğer şirketleri ve güçlü devletleri suçlamadan çevre felaketinden bahsetmek gerçekten büyük maharet istiyor. Aynen bir hokkabaz gibi, şapkadan tavşan çıkarmak, çeşitli illüzyonlara başvurmak gerekiyor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Zaten serginin ismi bile suya sabuna fazla dokunulmayacağını önceden belli ediyor. İklim Değişikliği Sergisi”. Fail yok. İklim öyle değişiveriyor işte. “Küresel ısınma” gibi en azından sorunun ne olduğunun adını koyan bir başlık bile tercih edilmemiş. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Sunulan çözümlerin ikinci ayağına bakalım şimdi de. Bu gruptaki çözümleri kısaca şu şekilde tarif etmek mümkün: Sadece dev şirketlerin yapabileceği yatırımların başka alanlara kaydırılması. Diğer bir deyişle, kömür tu-kaka, yaşasın nükleer enerji!&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Üstünde en çok durulan suçlu kömür. Kocaman bir kömür maketi daha girişte ziyaretçileri karşılıyor: Siyah ve kirli! Fakir ülkelerin bu ucuz üretim yöntemine hâlâ başvurmalarının zararları sıralanıyor. Ancak çok da ileri gidilmiyor, adaletsizliğe ve kirli enerji bağımlılığına dair sistemli bir eleştiri geliştirilmiyor. Çözüm gene kapitalist üretim içinde aranıyor. Şirketler, yarattıkları sorunları çözmeye muktedir nasıl olsa, değil mi? Mesela salınan karbonu yeniden toprağa gömmek, okyanusa vermek gibi son derece pahalı çözümler sergiye eklenmiş. Pahalı derken, büyük paraların döndüğü çözümler anlayın siz. Bu yöntemlerin suyun-toprağın dengesini nasıl değiştireceği ise bir muamma. Fizikçi Hubert Reeves’in tabiriyle, yeni bir “acemi büyücülük” girişimi. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ardından alternatifler kısmına geçiyoruz. Hepsinin artıları-eksileri yazılmış. Bilgilerin bir kısmı taraflı, bir kısmı saçmasapan. Mesela rüzgar enerjisinin altında şöyle bir açıklama var. “Bazı insanlar, rüzgar türbinlerinin çok gürültülü ve çirkin olduğuna, turistleri kaçırıp emlak fiyatlarını düşürerek yerel ekonomilere zarar verdiğine inanıyor.” &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Kim bu bazı insanlar? Rüzgar türbininin “gürültülü” olduğuna “inanmak” ne demek? Bu bir inanç meselesi mi? Ama daha önemlisi, emlak fiyatlarının düşmesi neden kötü olsun? Doğru ya, emlak piyasası spekülatif sermayenin oyun alanına dönmüş durumda. Bankacılığın-faizin-borç ekonomisinin ana damarının kesilmesi düşünülebilir mi?&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;div class="separator" style="clear: both; text-align: center;"&gt;&lt;a href="http://3.bp.blogspot.com/-7ynbx_Zj1d0/TsX7p7fggAI/AAAAAAAAAUg/xNhYnkwYr3Y/s1600/IMG_0045.JPG" imageanchor="1" style="clear: left; float: left; margin-bottom: 1em; margin-right: 1em;"&gt;&lt;img border="0" height="150" src="http://3.bp.blogspot.com/-7ynbx_Zj1d0/TsX7p7fggAI/AAAAAAAAAUg/xNhYnkwYr3Y/s200/IMG_0045.JPG" width="200" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;/div&gt; Nükleer enerji kısmı ise çelişkili bilgiler sunuyor. Bir açıklama kutusu güvenlidir diyor, 50 santim yanındaki kutu ise tehlikeli uyarısında bulunuyor. Artık neye inanmak isterseniz... Ne de olsa çevre felaketi dediğimiz bir “inanç” ve “seçim” meselesi. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;div class="separator" style="clear: both; text-align: center;"&gt;&lt;a href="http://1.bp.blogspot.com/-cGA-4P373vs/TsX7wHXh33I/AAAAAAAAAUs/YnW97517tkU/s1600/IMG_0046.JPG" imageanchor="1" style="clear: right; float: right; margin-bottom: 1em; margin-left: 1em;"&gt;&lt;img border="0" height="150" src="http://1.bp.blogspot.com/-cGA-4P373vs/TsX7wHXh33I/AAAAAAAAAUs/YnW97517tkU/s200/IMG_0046.JPG" width="200" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;/div&gt;&lt;br /&gt;En sonunda da elbette ve elbette GDO’lu tarımın reklâmı yapılıyor. Rockefeller Vakfı’nın sponsor olduğu bir sergiden başka türlüsünü beklemek hayalcilik olurdu zaten. Toprak sular altında kalınca, suya daha dayanıklı tohumlar üretilecek, bu yolla milyonlarca insan açlık tehlikesinden korunacakmış. Sadece suya mı? Kuraklığa, çamura, böceğe... her türlü soruna çözüm hazır: Genetiği değiştirilmiş daha dayanıklı canlılar üretmek!  Üstelik bunu talep eden çiftçilermiş, öyle söyleniyor sergide. Milyarlarca dolarlık yatırım ve pazarlama stratejilerinin bir parçası da GDO’lu tohumları çiftçilerin talebi olarak sunmak. En altta da zamanın kısıtlı olduğu hatırlatılıyor kibarca. Çabuk çabuk, çok düşünmeden, direnmeden tarımı şirket tekeline devretmemiz isteniyor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;div class="separator" style="clear: both; text-align: center;"&gt;&lt;a href="http://1.bp.blogspot.com/-RE9Ind2aRXk/TsX77xkG7gI/AAAAAAAAAU4/byNIcOZjMfc/s1600/IMG_0041.jpg" imageanchor="1" style="margin-left: 1em; margin-right: 1em;"&gt;&lt;img border="0" height="320" src="http://1.bp.blogspot.com/-RE9Ind2aRXk/TsX77xkG7gI/AAAAAAAAAU4/byNIcOZjMfc/s320/IMG_0041.jpg" width="240" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;/div&gt;&lt;br /&gt;Diğer bir deyişle, genetiği değiştirilmiş organizmalar, bu sergi aracılığı ile gene sorunun gerçek kaynaklarına değmeden bir umut olarak pazarlanıyor. Kimbilir, belki birgün dünya yanarsa ateşe dayanıklı insan üretir, o şekilde paçayı yırtarız. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Sergi, iklim değişikliğine büyük şirketlerin verdiği bir cevap olarak düşünülebilir. En başta değindiğimiz gibi, sorunun siyasi-tarihsel çerçevesi son derece muğlak bırakılmış, çözüm “yatırım tercihlerinin değiştirilmesi” olarak sunulmuş. Oysa açık seçik görülüyor ki sorun  medeniyetin akıl fukaralığından ve azgınlığından kaynaklanıyor. Bir tahayyül eksiği var. Şirketlerin ve devletlerin toprağı ve canlıları bir yatırım aracı olarak görmesiyle ilgili bir sorun  var. Öyle bir medeniyet ki nihai amacı sermaye birikimi. İnsanlar, canlılar, dünyanın altı, üstü, dışı hep bu amaca hizmet eden araçlar olarak görülüyor. Paraya tapılıyor.Tekrar edelim: Sunulan çözümlerin büyük olması ya da kişisel olması kendi içinde bir sorun değil. Kişisel hamleler önemli; birtakım önlemlerin ise gerçekten büyük ölçekli olması gerekiyor. Ancak bütün bunları daha fazla zenginleşmeyi devam ettirecek şekilde kurgulamak, şirketlere yeni oyun alanları açmak, tüketimi sekteye uğratmamak vb. sorunun gerçek kaynaklarının gözlerden hâlâ uzak tutulduğunu gösteriyor.&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/21581557-2982313568280867012?l=ozanoyunbozan.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://ozanoyunbozan.blogspot.com/feeds/2982313568280867012/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=21581557&amp;postID=2982313568280867012&amp;isPopup=true' title='3 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/21581557/posts/default/2982313568280867012'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/21581557/posts/default/2982313568280867012'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://ozanoyunbozan.blogspot.com/2011/11/su-aralar-bilgi-universitesi-santral.html' title='“Rockefeller Dünyayı Kurtarıyor”: Bilgi Üniversitesi’ndeki İklim Değişikliği Sergisi'/><author><name>Sezai Ozan Zeybek</name><uri>http://www.blogger.com/profile/15675814427350750049</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='26' height='32' src='http://bp0.blogger.com/_pZuE1ngcei4/R4TH4yynf8I/AAAAAAAAAAg/wzK72Gtj4Ck/S220/ozana_oto+kontrastla.jpg'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://1.bp.blogspot.com/-7dzWYvduscg/TsX_hO75axI/AAAAAAAAAVE/f3wBgXi_8so/s72-c/IMG_0030.jpg' height='72' width='72'/><thr:total>3</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-21581557.post-1566852995850848125</id><published>2011-11-05T00:30:00.000+02:00</published><updated>2011-11-10T08:44:28.037+02:00</updated><title type='text'>Esrarü'l Hikmeti'l-Meşrikiye (Hayy Bin Yakzan)</title><content type='html'>&lt;i&gt;İbn Tufeyl, 12. Yüzyılda yaşamış Endülüslü hekim, hukukçu, filozof, vezir. Özellikle Hayy Bin Yakzan isimli eseri, 14. yüzyıldan itibaren Avrupa'da çeşitli dillere çevrilmiş, pekçok Avrupalı düşünür üzerinde etkili olmuş. Hayy Bin Yakzan (Batı aleminde Philosophus Autodidactus olarak geçiyor), ıssız bir adada, herhangi bir lisan bilmeden Allah'ı arayan Hayy'ın hikayesini anlatıyor. Bu alegorik metin aracılığı ile imanın esasları, kainatın düzeni ve insanın varlık sebebi tartışılıyor. Kademe kademe Allah'a yaklaşan Hayy, sonunda bir gemiye binip tekrar insanların arasına karışıyor.&lt;/i&gt;&lt;br /&gt;&lt;i&gt;&lt;br /&gt;Aşağıdaki kısım o bölümden bir derleme:&amp;nbsp;&lt;/i&gt;&lt;br /&gt;&lt;div class="separator" style="clear: both; text-align: center;"&gt;&lt;a href="http://2.bp.blogspot.com/-WgePWlKhYjY/TrrwtOoIEcI/AAAAAAAAATk/k7mqgHJw5Ho/s1600/hayy+bin+yakzan.gif" imageanchor="1" style="margin-left: 1em; margin-right: 1em;"&gt;&lt;img border="0" height="281" src="http://2.bp.blogspot.com/-WgePWlKhYjY/TrrwtOoIEcI/AAAAAAAAATk/k7mqgHJw5Ho/s320/hayy+bin+yakzan.gif" width="320" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;/div&gt;Hayy Bin Yakzan, o cemaati talim ve terbiyeye başladı; ama dinleyenlerin Hayy’ın açıklamalarından canları sıkıldı ve içleri daraldı. Hayy Bin Yakzan’a karşı güleryüz gösterdilerse de kalplerinden ona kızdılar. Neticede Hayy gördü ki her bir kesim kendi bildiği kadarından memnun, heves ve nefsin aşırı isteklerini kendilerine ilah edinmiş haldeler.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bununla beraber bunlar hayrı seven ve hakka rağbet eden kişilerdi. Fakat fıtratlarının eksiğinden dolayı hakkı, hakka mahsus olan yoldan aramıyor, sorgulamıyorlardı. İnsanlar, kendileri için bir felaket demek olan dünya mallarını toplamakta bitmeyecek bir yarış içine girmişlerdi. &lt;br /&gt;&lt;a name='more'&gt;&lt;/a&gt;Mezara varıncaya dek süren bu mal toplama ve çoğaltma hırsı, onları ölümsüz mutluluğa eriştirecek eylem ve çabalardan mahrum etmişti. Artık hiçbir nasihat  onları etkileyemezdi. Onlarla mücadele etmek, ancak bulundukları haller üzerinde ısrarlarını arttırırdı. Hikmet ve tefekküre doğru gidecek yolları ve hikmetten hisseleri yoktu. Cehalet onları istila etmiş ve yapmakta oldukları  fenalıklar kalplerinde lekeler, izler bırakmıştı.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Çok azı dışında toplumdakilerin çoğu dünya işlerine sarılmıştı. Bildikleri en iyi şey alışverişti ve bu onları Allah’ı zikretmekten alıkoyuyor; bütün kalplerin ve gözlerin başka türlü olacağı günün korkusu hiçbir yürekte görülmüyordu.&amp;nbsp;Açık, anlaşılır bir azap, büyük bir azap hazırlanmıştı bu toplum için. Çünkü azabın nedenleri kuşatmıştı onları.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Uyandığı zamandan uyuduğu zamana kadar bütün işi mal toplamak, lezzet almak, şehvani isteklerini doyurmak, içinde saklı kalan kin ve hiddeti teskin etmek için başkalarını azarlamak, mevki talebinde bulunmak olan kimsenin bozgunculuğundan ve kötülüğünden daha büyük bir bozgunculuk ve kötülük var mıdır?&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Halbuki bütün bu gibi hevesler, koskoca bir denizde birbiri üstüne yığılmış karanlıklar gibidir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;i&gt;Kitabın en sonunda Hayy bin Yakzan, halktan daha fazlasını beklemenin, istemenin hiçbir gereği ve anlamı olmadığını fark ediyor. Hikmetin herkese aynı derecede açık olmadığını görüyor. Mal biriktirmeye karşı getirilen zekat ve faizin yasaklanması gibi dünyevi hükümlerin, insanların kalplerinin dinden soğumaması maksadıyla sınırlı tutulduğunu anlıyor. Bunun üzerine şehrin hükümdarı Salaman’dan özür diliyor, söylediklerinin yanlış olduğunu kabul ediyor. Onlara öğretinin belirlediği çerçeve dışına çıkmamalarını, yükümlülüklerini yerine getirmelerini, önemsiz ve amaç dışı şeylerle uğraşmamalarını, Kitap’taki benzetmeli (müteşabih) sözleri olduğu gibi kabul etmelerini vs. öğütlüyor. Sonradan yoldaş edindiği Absal ile ıssız adaya geri dönüyor.&lt;/i&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/21581557-1566852995850848125?l=ozanoyunbozan.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://ozanoyunbozan.blogspot.com/feeds/1566852995850848125/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=21581557&amp;postID=1566852995850848125&amp;isPopup=true' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/21581557/posts/default/1566852995850848125'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/21581557/posts/default/1566852995850848125'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://ozanoyunbozan.blogspot.com/2011/11/esrarul-hikmetil-mesrikiye-hayy-bin.html' title='Esrarü&apos;l Hikmeti&apos;l-Meşrikiye (Hayy Bin Yakzan)'/><author><name>Sezai Ozan Zeybek</name><uri>http://www.blogger.com/profile/15675814427350750049</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='26' height='32' src='http://bp0.blogger.com/_pZuE1ngcei4/R4TH4yynf8I/AAAAAAAAAAg/wzK72Gtj4Ck/S220/ozana_oto+kontrastla.jpg'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://2.bp.blogspot.com/-WgePWlKhYjY/TrrwtOoIEcI/AAAAAAAAATk/k7mqgHJw5Ho/s72-c/hayy+bin+yakzan.gif' height='72' width='72'/><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-21581557.post-951366350212796013</id><published>2011-10-31T09:23:00.000+02:00</published><updated>2011-11-03T16:43:33.953+02:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='tarım'/><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='yeşil mücadele'/><title type='text'>"Ağzıma Tat, Damıma Koku Geldi": Kars ve Tohum İzi Derneği</title><content type='html'>Türkiye’de tarımalanında güzel gelişmeler de oluyor, insanı umutlandıran kararlar alınıyor.Hayır, ülkeyi yönetmeye soyunanlardan gelmiyor bu kararlar. Onlar iktidarkurumlarının vesayetini üstlerine alıp&amp;nbsp;herkese ait kaynakları birilerine pazarlamakla meşguller. İnsanıumutlandıran hikayeler toprakla iç içe yaşayanlardan; toprağın, canlıların,insanların alınır-satılır bir mal olmadığını düşünenlerden geliyor. Devşirketlerden, silahlardan, savaşlardan, yalanlardan medet ummayan insanlarınüretiminden...&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;div class="separator" style="clear: both; text-align: center;"&gt;&lt;a href="http://3.bp.blogspot.com/-C2PBF8otAtU/Tq5L5JDsjzI/AAAAAAAAATU/hjbffgMZk-I/s1600/kurak+c%25CC%25A7ic%25CC%25A7ek.jpg" imageanchor="1" style="margin-left: 1em; margin-right: 1em;"&gt;&lt;img border="0" height="270" src="http://3.bp.blogspot.com/-C2PBF8otAtU/Tq5L5JDsjzI/AAAAAAAAATU/hjbffgMZk-I/s320/kurak+c%25CC%25A7ic%25CC%25A7ek.jpg" width="320" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;/div&gt;&lt;br /&gt;Tohum İziDerneği’nden İlhan Koçulu’yu dinlemeye gittim yakın zamanda. Dinlerken insanıngözleri doluyor. Herkesin herkese nefret kustuğu, herkesin birilerini bertarafetmeye niyetli olduğu bir dünyada yaşıyoruz... Daha doğrusu bu çıldırmışmedeniyette insan ister istemez fenalıklara takılıyor, &amp;nbsp;çirkinliklerle boğuşuyor, muhterislerin insanın kalbinikirleten işlerinden-sözlerinden kafasını kaldıramaz hale geliyor. O yüzden insan, ölümü değil yaşamı ve paylaşmayı kutsayan bir hayatın hala var olduğunu görmeyebiliyor kimi zaman. İlhan Koçulu bana bunları hatırlattı öncelikle, oyüzden kendisine müteşekkirim. Daha kıymetbilir bir yaşama şeklini kurmak içinverdikleri mücadeleyi anlattı.&lt;br /&gt;&lt;div class="MsoNormal"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="MsoNormal"&gt;&lt;span lang="TR"&gt;Koçulu, Kars’tayaşıyor. Oradaki köylülerle bir dayanışma ağı oluşturmuş. Kendisi de üretici.Çok önemli bir gözlemle başladı konuşmasına: Birkaç sene evveline kadarKars’taki köylere şehirden gelen fırın arabasının ekmek taşıdığını anlattı;çünkü köyler, kendi ekmeğini üretemez hale gelmiş.&lt;a name='more'&gt;&lt;/a&gt; Köyü, şehirden gelen gıdalarbesliyor. Zaten şehirlere göç var. Tarım, insanları geçindirmiyor. Toprak,üstünde yaşayan insanları yaşatmaya yetmiyor.&lt;o:p&gt;&lt;/o:p&gt;&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="MsoNormal"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="MsoNormal"&gt;&lt;span lang="TR"&gt;Büyük şehirlerinölçüsüz büyüklüğü ve orada kurulan konforlu hayatların var olabilmesi içintopraktan çıkanın siyasi müdahalelerle değersizleşmesi, ucuz endüstriyelgıdanın para alıp-para satan asalak kesimlerce bol bol tüketilmesi sağlandı.Bugün hala en lüzumsuz, en akla ziyan işler baştacı ediliyor, en hayati işlerise hakir görülüyor. Toprakla uğraşmak, hayvan yetiştirmek aşağılanıyor. İhtiraslıyöneticilerin şaşaalı hayatları karşısında dünyada zerafetle yaşamak öneminiyitiriyor. Toprak, yaşam unsuru olmaktan çıkıp birilerinin kâr hesabıylayönettiği bir araca dönüşüyor. &lt;o:p&gt;&lt;/o:p&gt;&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="MsoNormal"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="MsoNormal"&gt;&lt;span lang="TR"&gt;Bunun sonucundaaynen dünyanın diğer bölgelerinde olduğu gibi Kars’ta da köylülertopraktan sistemli bir şekilde uzaklaştırılıyor, emekleri değersizleştiriliyor.Kars’ta hayvancılık, yurt dışından gelen inek projesine kurban edilmiş.Birileri voleyi vursun, bunun adı da kalkınma olsun diye daha çok süt vermesibeklenen inekler yüksek paralara ithal edilmiş. Sadece inekler değil, aynızamanda yemleri, ilaçları... Ancak inekler tüberküloz, malta humması(brucellosis), para-tüberküloz ve solunum yolu hastalıklarına kapılmış, birçoğuölmüş. Zaten verimleri de beklenenin ancak üçte biri seviyesinde olmuş. (Buhayvan ithali projesi sadece Türkiye’de değil bölgedeki tüm ülkelerde birkalkınmacılık hamlesi olarak Dünya Bankası tarafından desteklenmiş,hükümetlerce uygulanmış. Sonuç her yerde hüsran. Demek ki birkaç çiftçininyetersizliğinden değil, sistemli bir hatadan bahsediyoruz). &lt;o:p&gt;&lt;/o:p&gt;&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="MsoNormal"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="MsoNormal"&gt;&lt;span lang="TR"&gt;Tarımda da durumdaha parlak değil. Koçulu, “Türkiye’de tohum kalmadı” diyor. Birkaç seneöncesine kadar kendisi de tarım sektörünün birkaç şirketin tekeline geçtiğininfarkında değilmiş. Ancak şu anki amacı Kars’taki köylüleri örgütleyip toprağave ürettikleri gıdaya tekrar “egemen olmak”. &lt;o:p&gt;&lt;/o:p&gt;&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="MsoNormal"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="MsoNormal"&gt;&lt;span lang="TR"&gt;Son birkaç yıliçinde pekçok iş başarmışlar. Öncelikle yerli türleri korumaya almışlar.Köylülerin bir kısmı bu tohumları ekmeye ikna olmuş. Ardından bir girdi-çıktıhesabı yapmışlar. Bakmışlar ki aslında yerli tohumları kullanmak daha kârlı;çünkü zaten o toprağa çoktan uyum sağlamış bu tohumlar ilaç-gübre istemiyor.Köylülerin geliri yaklaşık %30 artmış. Gelinen noktada 35 köyün 26-27’si bu sürecedahil olmuş. &lt;o:p&gt;&lt;/o:p&gt;&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="MsoNormal"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="MsoNormal"&gt;&lt;span lang="TR"&gt;İşin maddi kısmıbana bilhassa önemli geldi. Diğer bütün sebeplerin yanında (sağlık, sömürü,yabancılaşma) köylünün bu sürece dahil olabilmesi için bu tarz bir gelir artışıgerekiyor. Yıllarca saçmasapan tarım yöntemleri desteklendi, hala tam gazpetro-kimya endüstrisine göbeğinden bağlı tarım teşvik ediliyor.&amp;nbsp;&lt;o:p&gt;&lt;/o:p&gt;&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="MsoNormal"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="MsoNormal"&gt;&lt;span lang="TR"&gt;Kars’ta sadecegelirler artmamış, giderler de azalmış; üstelik sadece ilaç-gübre-tohumgiderleri değil; mesela sağlığa harcanan para azalmış. İlhan Koçulu’nun&amp;nbsp; iddiasına göre eskiden köylüler sık sıkhastanelere taşınmak zorunda kalırmış. İlaçsız-suni gübresiz beslenmeyebaşladıktan sonra doktorlara olan ihtiyaç azalmış. Bu hususta kesin sayılarvermek elbette mümkün değil; ancak köylünün bu tarz üretimi, beslenme şeklineelbette yansıyor. Şeker-yoğun yiyeceklerden, bol kalorili-bol kimyasallıpaketli gıdalardan bitkilere dönüşün sağlık sorunlarını azaltması son dereceolası.&lt;o:p&gt;&lt;/o:p&gt;&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="MsoNormal"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="MsoNormal"&gt;&lt;span lang="TR"&gt;Tarımdakidönüşümün Kars’taki köylüler üstünde daha başka etkileri de olmuş. Mesela, paraekonomisi yerini değiş-tokuşa bırakmış. Bu önemli: Bu sayede bir köyünürettiği, bankaların, piyasaların, faizin etkisi olmadan hemen komşu köyeulaşabiliyor. Dolayısıyla, hemen her alım-satımda kendi payını koparıp alanpiyasalar devreden çıkarılmış oluyor. Bu aynı zamanda karşılıklı ilişkiler kurmaya vetoplumsal dayanışmaya katkı sağlıyor. Bankadan kredi, Toprak Mahsülleri Ofisi'nden tohum-gübre alan bir çiftçi aslında üretim sürecinde yalnızbırakılmış demektir. Kooperatif tarzı üretim, bu yalıtılmışlığın da önünegeçebilir.&lt;o:p&gt;&lt;/o:p&gt;&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="MsoNormal"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="MsoNormal"&gt;&lt;span lang="TR"&gt;Tohum İzi’ninhikayesi yurtdışında da yankı bulmuş. Fransa ve Belçika’dan meraklılar Kars’taköylüleri ziyaret etmeye başlamışlar. Bir süre onlarla kalıyor, üretimekatılıyorlarmış. İlk geldiklerinde köylüler yabancıları evlerine kabul etmekistememiş, Hıristiyan oldukları gerekçesiyle çatallarını-tabaklarınıayırmışlar. Seneler içinde bu durum da değişmiş. Kafalara işlenmiş birtakımönkabullerle insanın insandan korkması, hoşlanmaması herhalde en arızalıdurumlardan biri. Kars’ta olanlar bu korkuların kırılmasına da vesile olmuş.Üstelik turizm burada kıyı bölgelerinde olduğu gibi aşırı inşaat, kirlenme,tarımın terk edilmesi ve toplumsal çözülme gibi sonuçlara yol açmamış. Kars’ınköylüleri, gittiği her yerde aynı gece kulübünü, içkiyi, yemeği, servisibekleyen turisti değil, köylülerin yaşam koşullarını merak eden insanları çekmeyibaşarmış. &lt;o:p&gt;&lt;/o:p&gt;&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="MsoNormal"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="MsoNormal"&gt;&lt;span lang="TR"&gt;Bilhassa kadınlariçin Fransızca dersi açılmış. Artık Kars’ta köylü kadınlar az da olsa Fransızcakonuşabiliyormuş: “Isabelle kocasını evden kovmuş sonunda” şeklinde yeni sohbetkaynakları hasıl olmuş. Bunun haricinde yöresel bitkileri tanıtan bir başkakurs açılmış.&lt;o:p&gt;&lt;/o:p&gt;&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="MsoNormal"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="MsoNormal"&gt;&lt;span lang="TR"&gt;En önemlisi,kadınlar, bütün bu sürece etkin bir şekilde dahil olmuşlar. Kadınlar için birsatış mağazası açılmış, ürettiklerini hem geliştirecek hem de maddi anlamdadeğerlendirecek bir imkana kavuşmuşlar. Artık gelinler kaynanalarından peyniryapmayı öğreniyorlarmış. Kültürel mirasın devri konusunda bunlar çok önemliadımlar. &lt;o:p&gt;&lt;/o:p&gt;&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="MsoNormal"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="MsoNormal"&gt;&lt;span lang="TR"&gt;İlhan Koçulu sonolarak şu an üzerinde çalıştıkları Peynir Müzesi’ni anlattı. Amaç Kars’a haspeynirleri sunup şehrin marka değerini arttırmak değil, hayır! İlhan Koçulu’nunufku çok daha geniş. “Bizim peynirlerin dünyanın diğer yerlerindeki peynirlerleakrabalığı var” diye başladı anlatmaya. Oradan buraya gelmiş, buradan orayagitmiş. Sadece peynirler mi? İnsanlar öncelikle. Malum, öyle bir dünya kiKars’ta yaşayanlar arasında Alman asıllı köylüler bile var. (&lt;a href="http://www.dogukultur.com/Default.asp?Cmd=HaberOku&amp;amp;ID=15058"&gt;http://www.dogukultur.com/Default.asp?Cmd=HaberOku&amp;amp;ID=15058&lt;/a&gt;)&lt;o:p&gt;&lt;/o:p&gt;&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="MsoNormal"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="MsoNormal"&gt;&lt;span lang="TR"&gt;İlhan Koçulu’nunhayalini kurduğu müze sınırların, milletlerin ötesine geçiyor. Bu dünyadaTürk-Kürt-Rus-Alman olmanın ötesinde peynirin bile bizi birleştirebileceğinidüşündürüyor. Daha doğrusu, dünyanın zaten bizim bildiğimiz ayrımlarla sınırlıolmadığını, insan toplumlarının ve kültürlerinin bir karışım olduğunu ve bununbir zenginlik olduğunu söylüyor. Bir müze başka ne anlatabilir?&lt;o:p&gt;&lt;/o:p&gt;&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="MsoNormal"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="MsoNormal"&gt;&lt;span lang="TR"&gt;Mutlu bir adamıdinledim, ben de mutlu oldum. Mutluluğunu, belki bir köylü kadının kendisinesöylediği bir cümleyle özetlemek mümkün. Şöyle demiş kadın İlhan Koçulu’ya:“Ağzıma tat, damıma (evime) koku geldi!”&amp;nbsp;&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/21581557-951366350212796013?l=ozanoyunbozan.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://ozanoyunbozan.blogspot.com/feeds/951366350212796013/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=21581557&amp;postID=951366350212796013&amp;isPopup=true' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/21581557/posts/default/951366350212796013'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/21581557/posts/default/951366350212796013'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://ozanoyunbozan.blogspot.com/2011/10/agzma-tat-damma-koku-verdin-kars-ve.html' title='&quot;Ağzıma Tat, Damıma Koku Geldi&quot;: Kars ve Tohum İzi Derneği'/><author><name>Sezai Ozan Zeybek</name><uri>http://www.blogger.com/profile/15675814427350750049</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='26' height='32' src='http://bp0.blogger.com/_pZuE1ngcei4/R4TH4yynf8I/AAAAAAAAAAg/wzK72Gtj4Ck/S220/ozana_oto+kontrastla.jpg'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://3.bp.blogspot.com/-C2PBF8otAtU/Tq5L5JDsjzI/AAAAAAAAATU/hjbffgMZk-I/s72-c/kurak+c%25CC%25A7ic%25CC%25A7ek.jpg' height='72' width='72'/><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-21581557.post-6763644658487232203</id><published>2011-10-25T23:50:00.000+03:00</published><updated>2011-10-31T09:47:24.248+02:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='tarım'/><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='kapitalizm'/><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='savaş'/><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='yeşil mücadele'/><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Devlet ve Ötesi'/><title type='text'>Bağdat Nasıl Fethedildi?</title><content type='html'>“Irak neden işgal edildi?” sorusuna ilk verilen cevap genelde petrol oluyor. Fakat petrolün Amerikan-İngiliz şirketlerine geçmesi, işgalle beraber gelen soygunun sadece bir yüzü. Irak’ta şu an farklı sektörlerde pekçok ticari girişim var. Ticaret derken belli şirketlerin işgal sayesinde hadsiz kârlar elde edebildiği bir oyun sahasını kastediyorum; inşaat, silah, askeri eğitim ve belki en önemlisi tarım. Bu yazıda Irak tarımında işgalle beraber gelen değişikliklerden bahsedeceğim; koca bir ülkenin şirketlerle nasıl kıskıvrak esir edildiğini anlatmaya çalışacağım.  &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;div class="separator" style="clear: both; text-align: center;"&gt;&lt;a href="http://4.bp.blogspot.com/-wFE8oTG7Cck/TqcfEdetBUI/AAAAAAAAASk/MToHJbNMMls/s1600/080710-drought-vmed-1p.widec.jpg" imageanchor="1" style="clear: left; float: left; margin-bottom: 1em; margin-right: 1em;"&gt;&lt;img border="0" height="320" src="http://4.bp.blogspot.com/-wFE8oTG7Cck/TqcfEdetBUI/AAAAAAAAASk/MToHJbNMMls/s320/080710-drought-vmed-1p.widec.jpg" width="214" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;/div&gt;İşgalin hemen ertesinde, George W. Bush Irak’ta bulunma sebeplerinin “demokrasi tohumlarını ekmek” olduğunu söylemişti. Demokrasi tohumları ne derece tuttu tartışılır; ama Irak topraklarına artık Monsanto markalı genetiği değiştirilmiş tohumlar ekiliyor, bu başarıldı.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Geçici Koalisyon Güçleri’nin başına geçirilen Paul Bremer III, 2004 yılında Irak'ta bir dizi yasayı yürürlüğe soktu. Yasaların asli görevi, Irak’ı serbest piyasa şartlarında (ve elbette Amerika himayesinde) yeniden yapılandırmaktı. Ülkenin sınırları kısıtlamasız bir şekilde ithalata açıldı. Hiçbir vergi, denetim, tarife, gümrük yoktu. Türkiye’den şirketlerin Irak pazarına hücumu da bu sayede gerçekleşti, paramparça edilmiş bir toplumdan pay kapma gayesiyle. Çimento, kağıt, hatta çamaşır makinesi bile üreten 200 adet devlete bağlı şirket, büyük bir hızla özelleştirildi. Gerekçe hep aynı: “Devletin verimsiz işletmelerini özel sektörün eline vermek, Irak’ı istikrarlı bir piyasa ekonomisi haline getirmek”.&lt;br /&gt;&lt;a name='more'&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;Amerika Birleşik Devletleri talan edilen bütün ülkelerde hep aynı yalanı söylemiş; bunu gerçekleştirmek için kimi zaman ülkenin “eğitimli” elitlerini kullanmış, kimi zaman ise bombalar yağdırmış... Seçilen yol ne olursa olsun, "serbest piyasa" hiçbir zaman kendiliğinden gerçekleşmemiş. Amerika’da bile!&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Irak’ta özelleştirmelerle beraber yabancı şirketlerin piyasaya girişi de kolaylaştırıldı. Bremer Kanunları, yabancı şirketlerin bir Irak şirketinin tamamına sahip olmasına olanak tanıyordu. Bu şirketlerden Irak’a yatırım yapmaları ve hatta Irak’a vergi vermeleri bile istenmiyordu. Amaç, en engelsiz şekilde gerçekleştirilecek büyük kâr transferleriydi.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;O sırada Irak’ta bombalar patlıyordu. Batılı medya (ve dünyayı onlardan aparma haberlerle sunan Türk medyası) olanları Şii-Sunni, Kürt-Arap gerginliği olarak resmetmeye yeminliydiler. Kanlar içinde insan fotoğrafları gösterildi sık sık. Medyada desteklenen hikaye, birtakım “kabilelerin” ve “cemaatlerin”, sokak ortasında bomba patlatıp onlarca kişiyi öldürerek ülkeyi "teröre" sürüklediği idi. Irak'taki şiddet, bir grubun diğerine duyduğu &amp;nbsp;intikam duygularıyla açıklanıyordu. Hüküm hazırdı: Demokrasi karşıtı geri kalmış unsurlar!&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Anaarter medya her zamanki görevini ifa ederken on yıllardır süren ambargoyla beraber fakirleşmiş, harap olmuş bir ülke işgalin ardından birtakım yatırımcılara peşkeş çekiliyordu. En verimli araziler, doğal kaynaklar kırk yıla varan kontratlarla şirketlere devrediliyordu. Türk gazeteleri ve şirketleri bu durumdan gurur vesilesi çıkaracak kadar alçalabiliyorlardı. Star gazetesinde çıkmış bir haberi (reklam demek daha doğru herhalde) Ülker markası sitesinde şu şekilde duyuruyor mesela:&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;i&gt;"Kuzey Irak’ta Türk mallarının kapış kapış gittiğini biliyorduk... ama Bağdat pazarını ele geçirdiğimize ilk kez şahit oluyoruz... “Bizim Yağ” marketlerin en gözde ürünü. Peki satılan mallardan sadece yağ mı bizim? Hayır... Şampuan bizim, beyaz eşya bizim, küçük ev aletleri bizim, kasetler bizim, gösterimdeki filmler bizim... İşte fethettiğimiz Bağdat Pazarı’ndan görüntüler..."&lt;/i&gt;(http://www.ulker.com.tr/haber_detay.aspx?contentid=620)&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;div class="separator" style="clear: both; text-align: center;"&gt;&lt;a href="http://4.bp.blogspot.com/-qyqmmnATMXI/TqcgR26z8wI/AAAAAAAAAS8/INCGpn7rW1E/s1600/images.jpeg" imageanchor="1" style="clear: left; float: left; margin-bottom: 1em; margin-right: 1em;"&gt;&lt;img border="0" height="320" src="http://4.bp.blogspot.com/-qyqmmnATMXI/TqcgR26z8wI/AAAAAAAAAS8/INCGpn7rW1E/s320/images.jpeg" width="192" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;/div&gt;2010 itibariyle zenginleşen Türkiye’nin ihracatında Irak ilk 5’e giriyor. İşgal sonrası bu ülkeye ihracat büyük bir hızla artmış. Star gazetesinde belirtildiği gibi işgal altındaki bir ülkeyi “fethetme” arzusunda hiç kimseden geri değiliz maşallah; ancak tahmin ediyorum ki aslan payını alanlar gene Türkiyeli şirketler değil. Asıl büyük ihaleler, işgalci devletler arasında pay ediliyor. Bunlardan önemli bir kalemi de tarım oluşturuyor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bremer Kanunları diye geçen yüz maddenin içinde 81.’si, Patent, Endüstriyel Tasarım, Gizli Bilgi, Bileşik Devreler ve Bitki Çeşitleri Kanunu olarak geçiyor. Özetle yasanın öngördüğü durum şu: Tohumlar patentleniyor (bir şirketin ürünü haline geliyor), sadece patentlenen tohumlar koruma altına alınıyor (Irak’ın yerli tohumları ticari anlamda dezavantajlı hale getiriliyor), patentlenen ürünlerin tekrar tekrar ekilmesi yasaklanıyor ve çiftçilerden yıllık lisans parası alınıyor. Yani kısaca, bir şirketin laboratuarda ürettiği tohumların,&amp;nbsp;Mezopotamya’da kullanılan&amp;nbsp;on bin yılda geliştirilmiş tohumların yerine geçmesi öngörülüyor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;İşgalin hemen ardından, Irak tarımını "ıslah etmek" için Cargill’in eski başkan yardımcısı ve Amerikan Tarım Bakanlığı yetkilisi Daniel Amstutz görevlendirildi. (Cargill'in korkunç künyesine bu yazıda girmiyorum.) Irak Tarım Bakanlığı’nın ve USAID isimli dev Amerikan yardım (!) örgütünün yoğun teşvikiyle koca ülke bir genetik laboratuara dönüştürüldü, dönüştürülüyor. Bremer kanunlarının çıkmasından kısa bir süre sonra çiftçiye binlerce ton yüksek kalite, sertifikalı (GDO'lu) buğday tohumu dağıtıldı. Bilindiği gibi, bu da sık sık uygulanan bir yöntem. Piyasaya ucuz, hatta bedava mal sokulur; yerli üretim bitirilir; ülke belirli grupların ürünlerine bağımlı hale getirilir. 200 yıllık bilindik oyun!&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Çiftçilerin eğitilmesi de programa dahildi. Teksas Uluslararası Tarım Ofisi tarafından yürütülen bir proje ile Kuzey Irak’ta 500 hektarlık bir arazide, Iraklı çiftçilere yüksek verimli mercimek, buğday, arpa ve nohut türlerinin nasıl ekileceği gösteriliyordu. Temel düşünce, kuşkucu Irak çiftçilerini bu “mucize” tohumlarla daha fazla mahsul alacaklarına ikna edebilmekti. Söylenmeyen ise, açlıkla boğuşan bir ülkenin serbest piyasa ortamında gıda ürünlerini ihraç etmek zorunda kalacağı idi.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bu yapılanlar milyonlarca insanın geleceğini ipotek altına alıyor, çünkü çiftçi bir kez tohumunu kendi üretemez hale gelince tarım, birkaç şirketin kontrolüne geçmiş olur. Gıda politikaları hiçbir şekilde şirketlerin insafına devredilemez. Bir coğrafyanın tarihi-kültürel birikimi, nesiller boyunca gelişmiş tohumları, bu şekilde yok edilemez.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Görünen o ki Amerika, bu işgali, Ortadoğu coğrafyasını tümden dönüştürmek için gerçekleştirmiş. İşgal öncesi bombalanan yerler arasında Irak’ın ve bütün bölgenin çok değerli tohumlarının saklandığı tohum bankası da vardı. Bu çok önemli hazine yerle bir edildi. Amaç, Iraklı çiftçinin var olan üretim koşullarını zorla değiştirmek, bunun yerine çiftçiyi dünya pazarına üreten, Amerikan şirketlerine göbeğinden bağlı bir piyasa unsuruna çevirmek. Iraklılar kendi topraklarında Amerikan şirketlerini besleyecek şekilde üretsin (tohumunu-gübresini-ilacını DuPond, Monsanto, Dow gibi şirketlerden alsın), ürettiklerini de serbest piyasanın öngördüğü gibi Batı memleketlerine satsın. Sözün özü: İnsanlar kendi topraklarında köle olsun.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Sömürge tarihinde bu tarz üretim “plantasyon” olarak geçer; ama sonradan Amerika’da okumuş elitler bunu “ihracata dayalı büyüme” olarak makyajladılar. Kısaca şöyle işler: Bir coğrafyanın doğal kaynakları o toprakta yaşayanlara nasip edilmez,&amp;nbsp;yerli halk ya ucuz işgücüne dönüşür ya da göç etmek zorunda kalır. Toprak (ve üstündeki insanlar),&amp;nbsp;bir şirkete devredilir. Şirket, yarın yokmuşçasına yağmaladığı malları zenginlere satar. Dağı, suyu, madeni, ağacı satıp zengin olur. Oradan gelen parayla da çikolata, plastik masa örtüsü, tohum, füze, araba, futbolcu, iphone alınır. Toprak altımızdan çekilir, buna "büyüme" adı verilir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;div class="separator" style="clear: both; text-align: center;"&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="separator" style="clear: both; text-align: center;"&gt;&lt;a href="http://4.bp.blogspot.com/-uaggHy2IurM/TqeppjfjVNI/AAAAAAAAATM/dngzAOCVB0w/s1600/c%25CC%25A7ift+foto.png" imageanchor="1" style="margin-left: 1em; margin-right: 1em;"&gt;&lt;img border="0" height="147" src="http://4.bp.blogspot.com/-uaggHy2IurM/TqeppjfjVNI/AAAAAAAAATM/dngzAOCVB0w/s400/c%25CC%25A7ift+foto.png" width="400" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;/div&gt;&lt;br /&gt;Sonuçta ortaya çıkan manzara şu: Irak başarıyla borçlandırıldı, borçlarının yeniden yapılandırılması karşılığında çeşitli sektörler itinayla şirketlere devredildi. Dışardan et, gübre, çikolata, yağ alan bir ülke konumuna geldi. Tarımı, gelecek on yılları, şirketler tarafından esir alındı. Birtakım Türk şirketleri de bundan nemalanmayı başaran leş kargası payesine erdi, afiyet olsun!&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span class="Apple-style-span" style="font-size: x-small;"&gt;Daha fazla bilgi için: F. William Engdahl, Ölüm Tohumları: Genetik Biliminin Arkasındaki Karanlık Oyunlar, Bilim+Gönül Yayınları, 2009.&lt;/span&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/21581557-6763644658487232203?l=ozanoyunbozan.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://ozanoyunbozan.blogspot.com/feeds/6763644658487232203/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=21581557&amp;postID=6763644658487232203&amp;isPopup=true' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/21581557/posts/default/6763644658487232203'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/21581557/posts/default/6763644658487232203'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://ozanoyunbozan.blogspot.com/2011/10/irak-neden-isgal-edildi-sorusuna-ilk.html' title='Bağdat Nasıl Fethedildi?'/><author><name>Sezai Ozan Zeybek</name><uri>http://www.blogger.com/profile/15675814427350750049</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='26' height='32' src='http://bp0.blogger.com/_pZuE1ngcei4/R4TH4yynf8I/AAAAAAAAAAg/wzK72Gtj4Ck/S220/ozana_oto+kontrastla.jpg'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://4.bp.blogspot.com/-wFE8oTG7Cck/TqcfEdetBUI/AAAAAAAAASk/MToHJbNMMls/s72-c/080710-drought-vmed-1p.widec.jpg' height='72' width='72'/><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-21581557.post-3006419345425974270</id><published>2011-09-20T01:18:00.002+03:00</published><updated>2011-10-25T23:56:09.748+03:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Devlet ve Ötesi'/><title type='text'>Devlete Bakakalmak</title><content type='html'>Türkiye’de tartışmaların genelinde en önemli fail devlettir. Güncel politika öyle ya da böyle devlete göre konumlanmıştır. Şöyle bir yoklayın hafızanızı: Kürt meselesi, geçmişle yüzleşmek, ekonomik krizler, askerlik, İsrail’le-Kıbrıs’la yaşananlar, haksız yere hapse girenler, işkence görenler, adalet arayışı...  Hemen hepsinde devlete hitap ediliyor, yahut itiraz ediliyor, beklentiler iletiliyor, devletten umut kesiliyor, devletle pazarlıklar başlıyor, bitiyor, devlete isyan ediliyor, devletten medet umuluyor. Gazetelerde de durum aynı: Haberlerin ezici çoğunluğu birtakım devlet yetkilisinin söyledikleri, söylemedikleri, yaptıkları, yapmadıkları üstüne kurulu. Ermeni meselesinden başlayarak azınlıklar, vakıflar, darbecilerin yargılanması, başörtüsü meselesi ve laiklik... Aklınıza gelen ne varsa, hepsinin çerçevesini çizen devlet  &lt;br /&gt;&lt;div class="separator" style="clear: both; text-align: center;"&gt;&lt;a href="http://2.bp.blogspot.com/-MnUklGSSeE0/Tne_jd9rPVI/AAAAAAAAASQ/XknwiBPeSCs/s1600/fft5_mf815425.Jpeg" imageanchor="1" style="margin-left: 1em; margin-right: 1em;"&gt;&lt;img border="0" height="214" src="http://2.bp.blogspot.com/-MnUklGSSeE0/Tne_jd9rPVI/AAAAAAAAASQ/XknwiBPeSCs/s320/fft5_mf815425.Jpeg" width="320" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;/div&gt;Bu bir anlamda Türkiye’de devletin sosyal hayatta, daha doğrusu tartışmalarda ne kadar baskın olduğunu gösteriyor. Sağcısı-solcusu politika deyince devletten bahsetmeye başlıyor; ama olumlu, ama olumsuz.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Devlet önemsiz demeyeceğim elbette. Çok önemli. Fakat aynı zamanda Türkiye’de ve dünyada şu an büyük değişimler oluyor ve ne yazık ki devlet konuşmaktan önümüzdeki on yılları değiştirecek konulara, başka faillere bakamıyoruz bile. Ufak bir haber olarak gelip geçen; ama bu ülkede herkesin cebini, sağlığını, geleceğini etkileyecek kararlar alınıyor.&lt;br /&gt;&lt;a name='more'&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;Bunlar çoğunlukla gazetelerde-televizyonlarda yer bulamıyor. Gazeteciler kafalarını kuma gömmüş, Türkiye’ye has gündemi pişirmekle meşgul. Zaten şirketlerle, kapitalizmle herhangi bir dertleri de yok. Devlet o kadar büyük bir yer kaplıyor ki &amp;nbsp;dünyanın geri kalanı ancak zorlukla görünüyor. Brezilya, Hindistan, Arjantin, Tayland... Bunların hepsi uzak ülkeler. Oralarda sansasyonel bir durum olursa kısa bir haber metni bir İngiliz gazetesinden çevrilip konuyor, oldu bitti. Yahut bazen de uzak ülkelerle ilgili gene Türkiye gündemini hararetlendirecek bir konu icat ediliyor: “Türkiye Malezya olur mu, laiklik elden gider mi?”&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bunun adı meraksızlık mı bilmiyorum; ancak siyasi ufkumuzu ciddi şekilde kısıtladığını düşünüyorum. Yurtdışında da durum değişmiyor. Başka ülkelere gidenler gene bir şekilde Türkiye siyasetine takılı kalıyor. Ecnebilere Türkiye’deki ucubelikler anlatılıyor, “yuh artık” dedirtiliyor, “ah ah biz neler çekiyoruz” teması işleniyor. Baskın Oran da gidip bunu anlatıyor, Aysel Tuğluk da...&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bu bir yanıyla Türkiye’nin baskın ve boğucu siyasi ortamından çıkamamanın bir sonucu. Yıllardır İngiltere’de yaşayanların bile temel konusu Türk Devleti. İçe kapalı, safların keskin olduğu, herkesin taraf olmaya zorlandığı, can yakıcı ve aciliyet içeren; ama kim neyi savunursa savunsun sonuçta devletin en önemli fail olarak konumlandığı tartışmalar bunlar.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Adalet, hukuk, eylem, mücadele gibi kavramların çerçevesi de gene devlet ekseninde şekilleniyor. Sıklıkla devlete hitap edildiği için hemen her konu hukuki bir dili sahiplenme, adaleti mahkemelerde gene devlet dolayımıyla tesis etmek durumunda kalıyor. Hrant Dink cinayetinden askerdeki şüpheli ölümlere kadar hemen her olay devlete karşı zemin kazanma mücadelesine evriliyor. Devlet kurumlarının ötesine bakan farklı ölçeklerde siyaset yapmak hala çok zor. Devleti kaale almamak değil burada bahsettiğim; daha ziyade sınırların devlet ile çizildiği siyasetin nelerin konuşulmasına engel olduğuna vurgu yapıyorum.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Mesela komutanlar ve hükümet arasındaki sözde zıtlık sayesinde silahlanma, ihaleler, gizli anlaşmalar, Türkiye’deki üsler gibi mevzular hep ikinci sırada kalıyor. Şirketlerden ise hiç bahsedemiyoruz. Şirketlerin icraatlarına, bağlantılarına, önemli şahsiyetlerin nelere ortak olduğuna, lobilerine, kar transferlerine dair hemen hiç araştırma, haber yok. Konu şirketten açılınca neoliberalizm deyip geçiliyor, hepsine yekten açıklama işte. &amp;nbsp;Ne büyük silah şirketlerinin Yunanistan’ı ve Türkiye’yi silahlandırıp borçlandırmasındaki tuhaflığı ne de Türkiye’nin silah ihracatçısı bir ülke olma azmini tartışabiliyoruz. Sıra bunlara gelemiyor. Kabaca söylemek gerekirse, 3. Dünya ülkelerinin birbirine karşı silahlandırılmasını falan geç bir kalemde, Işık Koşaner hükümete nasıl kafa tutmuş, ona gel!&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Oysa dünya Türkiye’nin çevresinde dönmüyor. Siyaset de sadece devletin belirlediği bir oyun alanı değil; olmamalı. Belki de dünyada olup bitenlere ulaşamayan, gücü yetemeyen bir toplum olarak giderek içe gömülüyoruz. Gazetelerin bize sunduğu dünya daha bir kolay, Türkiye var bol bol, bir de Türkiye’ye uyuzluk yapan birtakım ülkeler. Gündüz Vassaf’ın tespiti: Batı’ya karşı hissedilen aşağılık kompleksi ile şu anda yaşanmakta olan hamasi duygular (Davutoğlu’nun herkese “haddini bildirmesi”yle ortaya çıkan gurur) birbirinden hiç de uzak değildir belki de. Ne de olsa dünyanın geri kalanına dair düşünülmüş/üretilmiş pek lafımız yok. “Avrupa Avrupa duy sesimizi” demek dışında... Bu kadar bağırırken de başkalarını duyamıyoruz.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;div&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/21581557-3006419345425974270?l=ozanoyunbozan.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://ozanoyunbozan.blogspot.com/feeds/3006419345425974270/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=21581557&amp;postID=3006419345425974270&amp;isPopup=true' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/21581557/posts/default/3006419345425974270'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/21581557/posts/default/3006419345425974270'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://ozanoyunbozan.blogspot.com/2011/09/devlete-bakakalmak.html' title='Devlete Bakakalmak'/><author><name>Sezai Ozan Zeybek</name><uri>http://www.blogger.com/profile/15675814427350750049</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='26' height='32' src='http://bp0.blogger.com/_pZuE1ngcei4/R4TH4yynf8I/AAAAAAAAAAg/wzK72Gtj4Ck/S220/ozana_oto+kontrastla.jpg'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://2.bp.blogspot.com/-MnUklGSSeE0/Tne_jd9rPVI/AAAAAAAAASQ/XknwiBPeSCs/s72-c/fft5_mf815425.Jpeg' height='72' width='72'/><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-21581557.post-4179527077078802512</id><published>2011-08-14T15:59:00.002+03:00</published><updated>2011-08-14T20:53:27.962+03:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='eğitim'/><title type='text'>Öğretim Sistemi ve Cehaletin Gerçek Kaynakları-I</title><content type='html'>&lt;div class="separator" style="clear: both; text-align: center;"&gt;&lt;a href="http://2.bp.blogspot.com/-GekagVlnmrk/TkfGXJK8ilI/AAAAAAAAASI/CsBK7QiVQWI/s1600/tlp5556375.jpg" imageanchor="1" style="margin-left: 1em; margin-right: 1em;"&gt;&lt;img border="0" height="286" src="http://2.bp.blogspot.com/-GekagVlnmrk/TkfGXJK8ilI/AAAAAAAAASI/CsBK7QiVQWI/s400/tlp5556375.jpg" width="400" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;/div&gt;&lt;br /&gt;Öğretim sistemi, yaratıcılığın en büyük düşmanı ne yazık ki... Sadece yaratıcılığın da değil, daha pekçok insani değerin... Bu yazıda bu durumun sebepleri üstünde duracağım; ama öncelikle şunu söylemem lazım: Öğretimle ilgili tartışmaların çoğu sınav sistemleri, notlandırma yöntemleri, müfredat içerikleriyle sınırlı kaldıkça gerçekten farklı ihtimalleri görmek de zorlaşıyor. Milyonlarca lira harcanarak çift sınavdan tek sınava, tekten çifte, sene sonu sınavlarından kredili sisteme, kısaca o uygulamadan bu uygulamaya geçiliyor; ama öğretimin sorunlarına dair temel meselelere hiçbir şekilde değinilmiyor. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Temel meseleler ne peki? Şöyle bir örnek vererek başlamak mümkün. Anaokuluna giden çocuklara soruyorlar: “Telden yapılmış bir atacı kaç farklı şekilde kullanabilirsiniz?” Bulunan farklı işlevlerin sayısı, “divergent  thinking” becerisi olarak değerlendiriliyor. “Divergent thinking” tabirini bir meseleyi yahut nesneyi farklı şekillerde düşünebilme, olaylara farklı açılardan bakabilme becerisi olarak çevirebiliriz. Araştırmada çocukların % 98’i “dahi” sınıfına girecek kadar başarılı oluyor. Araştırma ilerki yıllarda tekrarlanıyor. Aynı çocuklara bu soru 8-10 yaş arasında soruluyor. “Dahi” çocukların oranı hemen hemen yarıya iniyor. 25 yaşına gelindiğinde bu oran % 2’lere kadar geriliyor (Sir Ken Robinson’un TED konuşmasından).&lt;a name='more'&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“Dahi çocuklar” nitelemesiyle ayrıca bir sorunum var, ancak o konuya sonra değineceğim. Burada öncelikle vurgulamak istediğim husus şu: Çocukluk ve ergenlik süresince insanların belli melekeleri sistemli bir şekilde köreltiliyor. Doğru cevap bulmaya yönelik bir öğretim yöntemi gün be gün yanlış cevapları, yani hata yapabilme cesaretini ve dolayısıyla yaratıcılığı yok ediyor. Başka bir yoldan gitmek, farklı şekillerde düşünmek, denemek, yanılmak, yeniden denemek... bunları kaybediyoruz. En önemlisi öğrenme hevesini kaybediyoruz. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Oysa en basit gözüken soruların bize yıllarca ezberletilen cevapları birçok problem barındırıyor. Her sorunun ve “doğru cevabın” arkasında kocaman bir tarihsel-ideolojik yapı oluyor.  Örnek: İstanbul kaç yılında fethedildi? Birçoğumuz düşünmeye bile gerek duymadan 1453 cevabını veririz. Ama İstanbul bir kez fethedilmedi ki... Alper Canıgüz'ün çocuk karakteri Alper Kamu'yu hatırlayarak soralım hangi fetihten bahsediyoruz? Daha öncesi yok mu? Fethedenler, fetih tarihi olarak 857 diye kayıt düşmüşler, biz neden 1453 diyoruz? Fethedilen şehrin o dönemki adı Konstantinopolis (Konstantiniyye), neden “İstanbul’un fethi” diyoruz? Neden fethetmek? Mesela neden işgal etmek değil? Fethetmek ve işgal etmek arasındaki fark ne? Uzun süren işgaller bir süre sonra fetih olarak mı adlandırılıyor? En önemlisi, geçmişte olmuş olayların yılını ezberlemek bizim hayatımıza ne katıyor?&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Buradaki amaç İstanbul’un fethine dair bir tartışma açmak değil. Amaç bir “doğru cevabın” karşısında çocukça ve hatta aptalca görünen birtakım sorular sormak. İddiam o ki aslında bu aptalca sorular tarihsel seyre dair çok daha önemli meselelere işaret ediyor. Tarih diye öğrendiğimiz bilginin tarafsız olmadığını, çelişkiler barındırdığını, ırksal veya dini birtakım ayrımlar gözettiğini gösteriyor. Türkiye’nin Avrupalılaşma çabasına dair izler barındırıyor (Sahi, kim kimi fethetmişti?) “Doğru” cevapların başka ülkelerde veya başka zamanlarda gayet “yanlış” olabileceğine işaret ediyor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Çocuklara bunları öğretmek, 1453’ü öğretmekten bana göre çok daha anlamlı. Oysa ne acı ki öğretim adı altında sorgulama yeteneğini, eleştirelliği, hevesi, merakı, yaratıcılığı, olaylara başkalarının açısından bakmayı, daha doğrusu olaylara farklı yöntemlerle bakma becerisini kaybediyoruz. Verili şıklar arasında doğru cevapları arayarak, testlerde hız kazanmaya çalışırken şüphe etmeyi unutarak, hapisten bozma sınıflara tıkılarak, yaşamaya-sevmeye dair meselelere hiç dokunmadan bize sunulmuş bilgiler altında eziliyoruz.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Eziliyoruz, tam anlamıyla eziliyoruz. Yakın zamanda tanıştığım 8 yaşında bir kızın annesi, kızına yaz tatilinde test çözdüremediğinden yakınıyordu. Bir arkadaşı kızına günde 6 saat test çözdürüyormuş; bunu duyunca kendini kötü hissetmiş, eksik hissetmiş. Süreleri (soru başına düşen saniyeyi) şimdiden azaltmak gerekiyormuş başarılı olmak için. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ben testin öğrenme hevesini körelttiğini söylediğimde 5-9 yaş arasının çocuklara “yükleme yapmak” için en uygun zaman olduğunu, sonradan çocukların öğrenme kabiliyetlerinin azaldığını, o yüzden şu zamanın “iyi değerlendirilmesi” gerektiğini anlattı bana. Ne diyeceğimi şaşırdım. İyiden kasıt ne, başarıdan kasıt ne? Oysa büyük ihtimalle çocukların öğrenme kapasitesinin hızla azalmasının birinci müsebbibi bu öğretilenler... &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Kadının endişesini daha pekçok çok insan paylaşıyor. Sonuçta o testlerde başarılı olmak ve olmamak çevrenizin hakkınızdaki yargılarını belirliyor. Türkiye’de “cahil olmak”, okumamış olmak en hakir görülen durum. Hemen her toplumsal mesele cahillik ekseninde ele alınıyor, eğitim ciddi bir statü (dolayısıyla dışlama) vazifesi görüyor. Dershaneler, özel üniversiteler, özel dersler, çocuklar için yarışma havasında geçen uzun yıllar... Kocaman bir sistemin içinde birtakım istatistiki değerlerden ibaret insanlar. Milyonlarca kişi yüzdelik dilimlerin bir yerinde; listelerin, sıralamaların içinde kaybolmuş halde.  Bu sistemin içinde olmak çok zor; ama dışında kalmak daha zor. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Yeni değil dediklerim: Bu şekildeki bir öğretim sistemi insanları aptallaştırır. Öncelikli olarak itaat etmeyi öğretir. Hoca geldi ayağa kalk, tören yerinde ufak çapta askercilik oyna, daha 6 yaşında kapalı mekanlara hapsol, denileni yap, emirlere uy! Okullarda verilen bilginin içeriği ikinci derecede önemlidir. İlk amaç, halkı çocukluktan başlayarak hizaya çekmek.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Zaten birçok derste aynı bilgileri tekrar, tekrar ve tekrar görüyoruz, oradan anlamak mümkün meselenin içerik olmadığını. Hatırlayın, ilkokuldan itibaren neler gördünüz: Osmanlı fetihleri, Karlofça Antlaşmasının maddeleri, Atatürk’ün Samsun’a ayak basışı, Sivas Kongresi... İlkokuldan üniversiteye döndüre döndüre anlatıldı bunlar. Ne işe yaradığı belli olmayan müfredatın iç sıkan bilgileri: İfade etme güçlüğü çeken insanlara yüklem, edat buldurmak. Çocuklara, Atatürk’ün laflarının konu diye belirlendiği birbirinin kopyası kompozisyonlar yazdırmak, resimler çizdirmek. Blok flütle insanları müzikten soğutmak; solfejlerle, marşlarla insanın içindeki melodiyi söküp almak... Din kültürü ve Ahlak Bilgisi adı altında suya sabuna değmeyen, İslam ahlakına bile hakkını veremeyen kısıtlı bir dünya görüşünü aşılamaya çalışmak. Coğrafya dersinde farklı coğrafyalar ve farklı kültürlerden alabildiğine korkmak. Memleketin tepelerinin-dağlarının isimlerini belletirken öğrencileri doğadan, topraktan, mevsimlerden koparmak. Büyük bir çoğunluğun hayatlarıyla bağlayamadığı polinomlarla, fonksiyonlarla çocukları boğmak. Kısaca amaç at gibi koşmayı, verileni yutmayı, denileni yapmayı öğretmek; yoksa içerik bahane. Baskın Oran’ın dediği gibi, bu kadar cehalet ancak eğitimle olur.&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/21581557-4179527077078802512?l=ozanoyunbozan.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://ozanoyunbozan.blogspot.com/feeds/4179527077078802512/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=21581557&amp;postID=4179527077078802512&amp;isPopup=true' title='1 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/21581557/posts/default/4179527077078802512'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/21581557/posts/default/4179527077078802512'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://ozanoyunbozan.blogspot.com/2011/08/ogretim-sistemi-ve-cehaletin-gercek.html' title='Öğretim Sistemi ve Cehaletin Gerçek Kaynakları-I'/><author><name>Sezai Ozan Zeybek</name><uri>http://www.blogger.com/profile/15675814427350750049</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='26' height='32' src='http://bp0.blogger.com/_pZuE1ngcei4/R4TH4yynf8I/AAAAAAAAAAg/wzK72Gtj4Ck/S220/ozana_oto+kontrastla.jpg'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://2.bp.blogspot.com/-GekagVlnmrk/TkfGXJK8ilI/AAAAAAAAASI/CsBK7QiVQWI/s72-c/tlp5556375.jpg' height='72' width='72'/><thr:total>1</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-21581557.post-3540353523477147464</id><published>2011-08-14T15:55:00.001+03:00</published><updated>2011-08-14T16:00:26.871+03:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='eğitim'/><title type='text'>Sonu Şerre Çıkan Masumiyet: Merakın Ölümü-II</title><content type='html'>Türkiye’de tedrisattan geçmiş öğrenciler erken yaşta pekçok bilgi ile donatılıyor. Mesela İngiltere’deki çocuklarla kıyaslandığında Türkiyeli öğrenciler daha ilk yıllarda dört işlemi, basit cebir hesaplarını yapmayı öğreniyorlar. Bu ilk bakışta bir avantaj gibi görünebilir. Ama erken yaştaki bu yüklemenin öğrenme hevesini kaybetmekle yakından ilgisi olduğunu tahmin ediyorum. Erken yaşlarda bilgilenme mecburiyeti ile karşı karşıya kalan çocukların pekçoğu ileriki yıllarda dersten, öğrenmekten, araştırmaktan soğuyor. Kitap okumaktan, bir meseleyi merak edip araştırmaktan bir hayat boyu uzaklaşabiliyor. Bir arkadaşımın gözlemlediği gibi, oyun çağındaki çocuklar kapatıldıkları sınıflardan koşarak çıkıyorlar tenefüse. İçlerindeki enerjiyi bastıran, can’ların notla, sınavla belirlendiği okullardan koşarak uzaklaşıyorlar. Bu manzara bile bize neler anlatmalı aslında...&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;div class="separator" style="clear: both; text-align: center;"&gt;&lt;a href="http://1.bp.blogspot.com/-N6SexFqloKo/TkfFRw1MynI/AAAAAAAAASA/nWtT-23xgHk/s1600/AB04443.jpg" imageanchor="1" style="margin-left: 1em; margin-right: 1em;"&gt;&lt;img border="0" height="320" src="http://1.bp.blogspot.com/-N6SexFqloKo/TkfFRw1MynI/AAAAAAAAASA/nWtT-23xgHk/s320/AB04443.jpg" width="210" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;/div&gt;&lt;br /&gt;6 yaşındaki çocukların bir sınıfa kapatılması aslında bir işkence. Ortalıkta dolaşmasınlar, ayak altından çekilsinler diye çocuk barınaklarına kapatılıyorlar demek de mümkün. Peki okula gitmesinler de aylak mı gezsinler? Bu soruya iki cevap verilebilir. 1- Çocuklar, eğer doğru ortamdalarsa aylak gezmezler. Öğrenme dürtüleri, merakları, sosyallikleri ile okulun dışında, bilhassa okulun dışında, hayat boyu kullanacakları bilgiler edinirler. Hem de durmaksızın.&lt;a name='more'&gt;&lt;/a&gt; Oynaması, seyretmesi, gününü anlatması, ev işleri yapması çevresindeki dünyayla ilişki kurması gereklidir. Aylaklık dediğimiz, çocukların televizyon-internet karşısında oturulan atıl bir ortama ayak uydurmasıdır. O da aylaklık değil, bir sosyalleşme şeklidir: Çocuk, ailesinin, yakın çevresinin aylaklığına uyum gösterir sadece. O halde mesele çocuğun okula gidip gitmemesi yahut aylak gezmesi değil. 2- Okula daha geç bir yaşta gitmek dünyanın sonu değil. Aksine, eğitim meselesine gerçekten kafa yoran Finlandiya gibi ülkelerde okula başlama yaşının ertelenmesi denenmekte. Çünkü zaten ilk yıllarda çocuklara çok faydalı ne öğretiliyor ki? Mevsimler mi? Rap rap yürümek mi? Hayat bilgisi kitaplarındaki “aile nedir” ünitesi mi? &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Okuma yazma için ayrı bir parantez açmak gerek. Okuma yazma çok kısa zamanda öğretilebilir, üstelik eğer çok elzemse bunu birçok aile kendisi de öğretebilir,  3 sene 5 sene okula kapanmaya gerek yok.  Ancak okuma yazmayı erken yaşta öğrenmek çok şart da değil. Finlandiya’da 10 yaşında okuma yazma öğrenen çocuklar ileriki yıllarda başarısız olmuyor. Aksine oyun çağında derslerden nefret etmedikleri için öğrenme heveslerini, meraklarını daha canlı tutmak mümkün. 3-4 senelik fark çok çabuk kapanıyor, kafalar testlerle, sınavlarla erken yaşta bulanmamış oluyor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Erken yaşta okula başlamakla ilgili diğer sorun, çocukların en önemli öğrenme kaynaklarından mahrum kalmaları; yani kendilerinden birkaç yaş büyük çocuklardan... Malum, öğrenciler sınıflara “üretim yıllarına” göre dağıtılıyor, öncelikle kendi yaşıtlarıyla sosyalleşmeleri öngörülüyor. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Catherine Baker, “Zorunlu Eğitime Hayır” isimli kitabında çocukların kendileri için en önemli bilgileri okuldan, hatta anne-babalarından çok, kendilerinden biraz büyük abilerden-ablalardan öğrendiğini anlatıyor.  Zira onlar da kendileriyle benzer meselelerle uğraşıyor ve küçüklere daha yeni başarılmış bir çözüm örneği sunuyorlar. O yaştaki çocuklar için en anlaşılır bilgi, okul kitaplarındaki cümleler, nasihatler değil, başkalarında gördükleri davranışlar oluyor. Kısaca söylemek gerekirse çocuklar en çok taklitle öğreniyor; komutla, talimatla değil. İşte okullar böylesi önemli bir kaynağı çocuğun dünyasından çekip alıyor. Her yaş grubu ayrı ayrı sınıflara alınıyor, büyükler ve küçükler birbirinden özenle ayrılıyor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Üstüne üstlük, okullarda verilen bilgi, bir talimatlar silsilesinden öteye nadiren geçiyor. (Bilgi nasıl aktarılır üstüne gerçekten ama gerçekten çok kafa yormamız gerek.) Bugünün dünyasında dersler, bir öğretmenin çocuklara talimatlar vermesiyle geçiyor. Çocuklar susuyor, öğretmen ise birtakım soyut cümlelerle hayatı anlatmaya çalışıyor. “Annenizi sevin, sayın” diyor mesela. Daha saçma bir cümle olabilir mi? Sevmek bir komutla öğretilebilir mi? Bunlar görerek, dokunarak, yaşayarak öğrenilebilir ancak. Yaşayarak, dokunarak, hissederek öğretilemeyecek bilgilerin ise (mesela 1453) gerçekten gerekli olup olmadığını ciddi ciddi sorgulamamız gerekiyor. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;İşte çocuklara belki de öğretilmesi gereken bunlardır: Hissetmek, irade, duygusal iletişim, sosyal ilişkilerde adalet, sevgi... Okuldaki bilgilerin hepsinden önemli bunlar; ama bunları öğretmeye dair kafa yormak yerine küçük çocukları okula hapsediyoruz. Orada öğretilen bilgilerle bunların kendiliğinden gerçekleşeceğini varsayıyoruz herhalde. Oysa ne vicdan, ne ahlak, ne yukarda saydıklarım... Hiçbiri kendiliğinden gelişmiyor.  &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Buraya kadar erken yaşlarda “bilgi yüklemesi” yapmanın sorunlarından, öğretme tekniklerindeki kusurlardan ve Türkiye’de bilgi adı altında hayattan kopuk bir manzumenin öğretildiğinden bahsettim. Son olarak, ülkede öğretime verilen bu sözde öneme rağmen, asıl öğretilenin ciddi bir meraksızlık-ilgisizlik olduğunu belirtmek istiyorum. Türkiye’ye ve dünyaya dair en can yakan konular karşısında, mesela Kürt/Türk meselesinde, ders verdiğim üniversitedeki öğrencilerin ciddi bir boşluk içinde olduğunu görüyorum. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Öğrencilerim, bu ülkede neler olduğunu, bugünkü meselelerin arkaplanını bilmiyorlar. Lise yıllarında döndüre döndüre anlatılan tarih, coğrafya, edebiyat vs. bir şekilde bunları “bilmemeyi” öğretmiş sanki. Mesela Ermeni soykırımı deyince sonu şerre çıkan bir masumiyetle bomboş bakıyorlar gözlerime.  “Olmuş mu gerçekten?” diye soruyorlar. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Atatürk’ün küçükken kargaları kovaladığını muhtemelen biliyorlar. Ama Dersim’i, Ağrı’yı, Maraş’ı bilmiyorlar. Cumhuriyet’in “asi” kadınlarını tanımıyorlar, ülke dışına çıkarılanların, vatan haini ilan edilenlerin kim olduklarını bilmiyorlar. Kaypakkaya ismini duymamışlar. Geçmişe gitmeye gerek yok: Hrant öldürüldü, ülke kaynadı; Hrant’ın bir yazısını okumaya gönül indirmemişler. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ne yazık ki müfredatın birçok öğrencide yarattığı etki merak etmemek, kayıtsız kalmak, antenleri kapamak... Okulda itaat etmenin yanında tehlikeli sorular sormamayı, unutmayı, bilmemeyi öğrenmişler... öğrenmişiz. Okulun ruhu merak etmek değil, kayıtsız kalmak. Not peşinde koşup “doğru cevap” veren öğrenciler de, kendilerini ilgisizlik duvarının arkasına gizleyenler de benzer bir dertten muzdarip. Okul (elbette diğer unsurların da etkisiyle) sağırlaşmaya, körleşmeye yol açıyor. Sadece zekanın değil, vicdanın ve ahlakın kurumasına... &lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/21581557-3540353523477147464?l=ozanoyunbozan.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://ozanoyunbozan.blogspot.com/feeds/3540353523477147464/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=21581557&amp;postID=3540353523477147464&amp;isPopup=true' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/21581557/posts/default/3540353523477147464'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/21581557/posts/default/3540353523477147464'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://ozanoyunbozan.blogspot.com/2011/08/sonu-serre-ckan-masumiyet-ogretim.html' title='Sonu Şerre Çıkan Masumiyet: Merakın Ölümü-II'/><author><name>Sezai Ozan Zeybek</name><uri>http://www.blogger.com/profile/15675814427350750049</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='26' height='32' src='http://bp0.blogger.com/_pZuE1ngcei4/R4TH4yynf8I/AAAAAAAAAAg/wzK72Gtj4Ck/S220/ozana_oto+kontrastla.jpg'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://1.bp.blogspot.com/-N6SexFqloKo/TkfFRw1MynI/AAAAAAAAASA/nWtT-23xgHk/s72-c/AB04443.jpg' height='72' width='72'/><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-21581557.post-1814796647062022761</id><published>2011-08-14T15:51:00.003+03:00</published><updated>2011-08-14T21:06:12.245+03:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='eğitim'/><title type='text'>Okullar ve Çocuklar-III</title><content type='html'>&lt;div class="separator" style="clear: both; text-align: center;"&gt;&lt;a href="http://3.bp.blogspot.com/-BEGsMaTjhmY/TkfDxpznFCI/AAAAAAAAAR4/LtWW8HEoXIo/s1600/okul%2Bcopy.png" imageanchor="1" style="margin-left: 1em; margin-right: 1em;"&gt;&lt;img border="0" height="399" src="http://3.bp.blogspot.com/-BEGsMaTjhmY/TkfDxpznFCI/AAAAAAAAAR4/LtWW8HEoXIo/s400/okul%2Bcopy.png" width="400" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;/div&gt;&lt;br /&gt;Okulu desteklemek için kullanılan temel argümanlardan biri de çocuğun sosyalleşme ihtiyacı. Şöyle deniyor: “Çocukların okulda işe yarar bilgiler edinmediğini biliyoruz, biz de o sıralardan geçtik. Ama bugün sosyalleşecekleri başka bir ortam yok. Apartmanda oturmalarındansa okulda arkadaş edinmelerini yeğliyoruz.”&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bu cümlenin haklılık payı elbette var; ancak öncelikle çocuğun sosyalleşmesinin ne anlama geldiğini sorgulamak gerekiyor. Televizyonlarla internetle çevrili bir dünyada, sokağa çıkmanın yasak olduğu apartman köşelerinde, devamlı evham üretilen gezmelerde, tatillerde, misafirliklerde çocuğun sosyalliğine en büyük darbe vuruluyor aslında. Çocuk dinlenen, önem verilen sosyal bir insan muamelesi görmüyor ki...&lt;br /&gt;&lt;a name='more'&gt;&lt;/a&gt; &lt;br /&gt;Yakın zamanda tanık olduğum; ancak daha evvel binlerce benzerini duyduğum bir ufak konuşmayı aktarayım. Küçük bir kız Mısır’daki mumyaları merak ediyor, gördüğü bir filmden etkilenmiş. “Mısır’a gidelim mi baba”, diyor. “Orada mumyalar varmış, piramitler varmış.” Babası, “hadi çok anlatma, kalk o tabağı mutfağa götür” diye cevap veriyor. Konuşma bitiyor. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Çok çarpıcı bir örnek değil bu belki, ama yakından aşina olduğumuz çok gündelik bir konuşma. Her gün yinelenen, göze batmayan, kabul edilebilir; ama sürekliliği yüzünden aslında son derece ciddi bir soruna işaret ediyor. Çocuk yetiştirenler ve çocuklar iki ayrı evren kuruyorlar sanki. Çocuk görülmek, heyecanlarını, yaşadıklarını anlatmak, önemsenmek istiyor. Oynarken sık sık babasına dönüyor, beni görüyor mu diye. Babası ise oralı değil. Kızıyla iletişiminin büyük bölümünü ona akıl vermeye, talimat vermeye harcıyor. Sürekli olarak onun ne yapması ve yapmaması gerektiğini söylüyor. Bu şekilde kızının bir başka insana ulaşma çabasına kayıtsız kalıyor. Kızının sosyal çevresiyle hayat boyu kuracağı ilişkilere bu şekilde etki ediyor: “Sen anlatırsın, o duymaz”. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Şunu demek istiyorum: Eğer çocuğun sosyalleşmesi bu kadar önemseniyorsa, o zaman önce sorunun okula göndermekle bitmediğini fark etmek gerekecek. Yaşadığımız hayattan zerre ödün vermeden, başka çözümler üretmeyi düşünmeden, çocukla genelde “müdahale” kapsamında ilişki kurarken nasıl bir sosyalleşmeden bahsediyoruz ki? Okula göndermek bu meseleleri elbette çözmeyecektir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Diğer bir husus ise okula gönderilen çocukların nasıl bir sosyal çevrenin içine girdikleri ile ilgili. Toplumdaki ayrışmalar okullara, dershanelere kadar uzanmış durumda. Bilhassa şehirli üst sınıf çocuklar sadece kendi gibi insanların olduğu okullara gönderiliyor, bunun için özel kolejler, dershaneler bulunuyor. 15-20 bin lira gibi fahiş fiyatlar ödeniyor. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Sadece İstanbul-Ankara’dan bahsetmiyorum. Doktora araştırmamı yaptığım küçük ilçede de durum farklı değildi. Herkesin birbirine kaynaştığı mahalle okulları orada da yoktu; çünkü mahalleler etnik-sınıfsal olarak zaten ayrılmıştı. Bu durumda, çocuğun sosyalleşmesi denilen aslında çok kısıtlı bir anlama geliyor. “Bizim gibi insanların arasında güvende olsun”. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Oysa “kendilerine benzemeyen” insanları tanıma fırsatı yakalayamamış çocuklar dünyayla ilgili meselelerle de tanışma fırsatı bulamamış oluyor. Adalete, eşitsizliğe, farklılığa dair sorular uzun süre hayatlarından uzak tutuluyor. Yaratılan bir balonda büyümeleri sağlanıyor. Çocuklarda durum bu, çünkü büyüklerde de durum aynı. Bizim gibi olmayanlar en hafifinden endişe yaratıyor. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;İşte sosyalleşmek, sadece arkadaş edinmek değil, daha geniş anlamıyla bu endişelerin üstesinden gelmek olarak tarif edilebilir. O zaman amaç çevremizi kendimize benzetmek değil, kendimizi dünyaya açmak olacaktır. Yöntem ise dünyanın geri kalanından koparılmış yüksek duvarlı, güvenlikli okullara çocuk göndermek değil, onunla beraber bir seyahate çıkmak olabilir. Aşağı mahalledeki parktan başlayarak...&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Toparlamak gerekirse, okulun sosyalleşme işlevine dair iki temel itiraz geliştirdim. İkisinde de sosyalleşmeyi daha geniş şekilde tarif etmeye çalıştım. Birinde sorumluluğun çocuğu bir kuruma teslim etmekle bitmediğini, diğerinde ise gönderdiğimiz yerlerin çok kısıtlı bir sosyalleşme imkanı sunduğunu anlattım.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Çocuklara, kendilerini mutlu hissedecekleri sosyal ortamlar hazırlamak ciddi bir emek gerektiriyor. Onları okula postalamak haricinde o kadar farklı çözümler düşünülebilir ki... Örneğin betondan şehirler ve otobanlar kurmak yerine şehri bir de çocuk gözüyle düşünmek. Şehrin her yerinde çocukların biraraya gelebilecekleri oyun/yaşam alanları oluşturmak (Üsküdar Belediyesi’nin bu konuda başarısını teslim etmem gerek). İş hayatını yeniden düzenlenmek. Neden bir baba çocuğundan 20 senelik çalışma hayatı boyunca uzak kalsın ki? Burada sadece doğum izinlerinin hem erkek hem kadın için uzatılmasından bahsetmiyorum. Aynı zamanda işyerlerinde “çocuk alanları” açmak mümkün. Tekrar ediyorum: Sırf anneler için değil, babalar için de... &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Oysa büyük şehirlerde, hele evdeki bütün yetişkinler çalışıyorsa, çocuğu “emanet edecek” güvenilir birileri aranıyor. İnsanlar, gün boyu çalışıp çocuklarına en iyisini sunmaya çalışıyorlar. Büyük  paralar harcanıyor, okullar bulunuyor; ama bir türlü kendilerini sunamıyorlar. “Kaliteli zaman” elbette önemli, ama gene de çocuğun sosyal hayatının büyük bölümü çalışan ebeveynlerinin uzağında geçmek durumunda kalıyor.  Bakıcılar, akrabalar, sonra okul... &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bunun yerine, çalışma alanlarını eve yaklaştırmak ve çocuklar için farklı buluşma mekanları tasarlamak mümkün. Bu buluşma mekanları sayesinde sınıfsal-etnik-dini ayrışmalarla mücadele etmek de kolaylaşıyor. Oyun, farkların üstesinden gelebilecek kadar güçlü bir sosyalleşme aracı, okullardaki birlik-bütünlük temalı dersleri ninni gibi dinlemekten çok daha tesirli olacaktır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Sadece beyaz ve mavi yakalılar için değil bu öneriler, esnaf için de geçerli. Zaten küçük şehirlerde esnafın çoğu hala evlerine yakın yerlerde çalışıyor, çocuklar sokağa daha rahat çıkabiliyor, gün içinde babalarını-annelerini görebiliyor. Şehirleri ve iş hayatını düzenlerken bu bir model oluşturabilir. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Kafa yorulduğunda pekçok toplumsal ilişkinin kaide olmadığını fark ediyor insan. Şehirler, iş hayatı, kanunlar, gündelik yaşam ve hatta inançlar... Bunların hepsi değişebilir. Belli ki öğretim sistemi hayatın diğer pekçok alanıyla da ilintili. Bu durum işleri karmaşıklaştırıyor belki; ama bir yandan müdahale olanaklarını ve çözüm ihtimallerini de arttıyor. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Okulun sadece çocuğun “iyiliği” için yapılmadığının, toplumun zaman-mekan kurgusunun bir sonucu olduğunun altını çizmek istiyorum. Pekçok insanı gün boyu bir iş yerinde mahsur bırakan iş hayatının ve özellikle kadınları eve hapseden bir toplumsal yapının sonucu, benzer şekilde hapsedilen çocuklar oluyor. Herkesin zamanı ve nerede duracağı önceden belirleniyor. Elimizden önce zamanımız çalınıyor. Sonra da ömrümüzün büyük bölümü, durmak istemediğimiz yerlerde durarak geçiyor. Okullarda buna alışmayı öğreniyoruz. Adına da “sosyalleşme” diyoruz.&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/21581557-1814796647062022761?l=ozanoyunbozan.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://ozanoyunbozan.blogspot.com/feeds/1814796647062022761/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=21581557&amp;postID=1814796647062022761&amp;isPopup=true' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/21581557/posts/default/1814796647062022761'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/21581557/posts/default/1814796647062022761'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://ozanoyunbozan.blogspot.com/2011/08/okullar-ve-cocuklar-iii.html' title='Okullar ve Çocuklar-III'/><author><name>Sezai Ozan Zeybek</name><uri>http://www.blogger.com/profile/15675814427350750049</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='26' height='32' src='http://bp0.blogger.com/_pZuE1ngcei4/R4TH4yynf8I/AAAAAAAAAAg/wzK72Gtj4Ck/S220/ozana_oto+kontrastla.jpg'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://3.bp.blogspot.com/-BEGsMaTjhmY/TkfDxpznFCI/AAAAAAAAAR4/LtWW8HEoXIo/s72-c/okul%2Bcopy.png' height='72' width='72'/><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-21581557.post-6910697535770131783</id><published>2011-08-14T15:44:00.002+03:00</published><updated>2011-08-14T21:13:04.808+03:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='eğitim'/><title type='text'>Eğitimde Torna Zihniyeti-IV</title><content type='html'>Okullar, hayatta başarılı olmak için gereklidir deniyor. Peki nedir başarılı olmak? Buna dair pekçok cevap verilebilir. Örneğin şefkatli olmak, vicdanlı olmak, ahlaklı olmak, dürüst olmak, adaletli olmak... Bütün bunlar düşünüldüğünde okul, başarının çok kısıtlı şekilde tarif edildiği bir yer olarak çıkar karşımıza. Zira okulda başarının ölçütü temel olarak, gerekli-gereksiz öğrenilen bilgileri geri kusabilme becerisidir. Sınavlar-testler bunu ölçmek için tasarlanmıştır. Peki tam olarak ne öğrenilir okullarda, eğer daha önce dediğim gibi 1453 tarihini ezberlemek öğretimin gerçek gayesi değilse? &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;div class="separator" style="clear: both; text-align: center;"&gt;&lt;a href="http://2.bp.blogspot.com/-Alq4uiyZzsY/TkfDAZCzMdI/AAAAAAAAARw/gn5uoyyrbcU/s1600/sorular.jpeg" imageanchor="1" style="margin-left:1em; margin-right:1em"&gt;&lt;img border="0" height="226" width="223" src="http://2.bp.blogspot.com/-Alq4uiyZzsY/TkfDAZCzMdI/AAAAAAAAARw/gn5uoyyrbcU/s320/sorular.jpeg" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;/div&gt;&lt;br /&gt;Belki sabır ve azim... Ancak toplumun temel amacı bunları öğretmek olsaydı, çocukları senelerce anlamsız bilgileri yutmaya zorlamak yerine mesela arzuları kışkırtan reklam sektörüne karşı önlemler almayı, kolaycılığa prim vermemeyi düşünebilirdi. Sabır ve azmi öğretmenin daha kolay, daha insani yolları var. İnsanları bir makinede törpülemekle dirayetlerini arttırmaya çalışmak ne beyhude bir yaklaşım. Askerlikte de aynı yöntem uygulanıyor. Okullarda asker mi yetiştiriliyor?&lt;br /&gt;&lt;a name='more'&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;“Öğrenmeyi öğrenmek” denilebilir belki... Malum, öğrenilen bilgilerin ezici bir çoğunluğu zaten unutuluyor; kimi durumlarda çocuklar daha sınav biter bitmez öğrendiklerini bastırmayı başarıyorlar. O halde öğrenilenin içeriği değil, öğrenmeyi öğrenmek tezi makul görünebilir. Ancak bunun gerçek anlamını bulması için öğretim sisteminde köklü değişiklikler yapmak gerekiyor. Test sistemiyle öğrenmek öğrenilmez, doğru cevap ezberleyerek çevremizdeki dünya tanınamaz. Bunun için çok küçük yaştan itibaren çocukların deney yapmalarına, araştırma yapmalarına ve en önemlisi yanlış yapmalarına müsaade etmek gerekir. Bu ise, bugün kullanılan notlandırma sistemine tamamen karşı bir yöntem; çünkü not, yanlışı cezalandırır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ders verdiğim özel üniversitede öğrencilerin en çok zorlandığı konu, onlardan araştırma yapmalarını istemem oldu. İstediğim çok basitti aslında: Hayatlarında tanıma fırsatı bulamadıkları; ama bir şekilde kendi hayatlarıyla ilişkili insanlarla, kendilerinden farklı insanlarla temas etmeleri, konuşmaları. Mesela hamburger aldıkları dükkanda çalışan kadını dinlemelerini, kendi hayatlarıyla bir ilişki kurmalarını, yani toplumdaki eşitsizliklerin kendi hayatlarıyla olan bağını bulmalarını istedim. Bir sosyolojiye giriş dersi bunu anlatamayacaksa neyi anlatır zaten?&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Sınıfın büyük bir çoğunluğu çok zorlandı. Zorlanmalarının birkaç sebebi var. İlk olarak, küçüklükten itibaren, kendilerinden farklı insanlardan önce korkmayı, sonra onları hakir görmeyi öğrenmiş olmaları var. Verdikleri ödevlerin bir çoğu bu tarz bir iletişim kopukluğundan, bir balon içinde büyümüş olmaktan örnekler sergiliyor. Biri Taksim’den Tarlabaşı’na gitmek için taksiye biniyor. Mahalleden içeri giriyor, uzaktan travestilerin gizli gizli, flu fotoğraflarını çekiyor. Kime ne soracağını, kime nasıl yaklaşacağını bilmiyor. Korkuyor, çok korkuyor. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“O sıra yukardaki konuştuğum cezaevinde yattım diyen adam ajan bu ajan diye bağırmaya ve aşağıya doğru yürümeye başladı ben rengimin attığını  o anda hissettim ve ajan diye bağırınca beni sıkıştırıp hepsi beraber dövecekler diye düşündüm vallahi ajan ne demek dedim ben öğrenciyim taksiyle geldim okul kartımı getireyim dedim.”&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Zorlanmalarının bir başka sebebi, öğrencilerin yazmak ve okumak konusundaki endişeleriydi. Bir meseleyi etraflıca ele almak, sistemli bir şekilde yazıya dökmek herhalde Türk öğretim sisteminin en başarısız olduğu konulardan biri. Giriş-gelişme-sonuç gibi kalıpları öğretmekle olmuyor. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Oysa sınavlar öyle değil. Verilmiş bir soru var, bir de onun doğru yanıtı. Gerçek anlamda bir tartışma sunmak, meseleyi parçalara bölmek, sıraya koymak, bağlantılar kurmak gerekmiyor. Düşünmek, hele yeni bir şey düşünmek hiç gerekmiyor. Sınav denilen, hocanın istediği cevabı vermeye çalışmaktan ibaret. Cevap kağıtlarına birkaç kavram sokuşturuluyor, ders notlarındaki örnekler ortaya saçılıyor, zaman kısıtlamasından dolayı çalakalem yazılmış cümleler sayfaları dolduruyor. Öğrenciler sınavlarda daha rahatlar, çünkü ne çalışacaklarını biliyorlar: “Hocam, kitabın neresinden sorumluyuz?” Testlerden bahsetmeye gerek bile duymuyorum.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;En önemlisi, sınavlar ve testler dünyaya dair bilgileri birtakım hap kavramlara, kategorilere indirgiyor. “Statü Weber’e göre nedir” yahut “kaç çeşit cemaat vardır” diye sorsaydım işleri muhtemelen kolaylaşacaktı. Ancak benim onlardan bir araştırma yapmalarını istememin amacı, statünün tarifini ezberlemeleri değil, statünün hayatlarındaki etkilerini deneyimlemeleriydi. (Niyetlerim gerçekleşti mi o ayrı bir konu.)&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Birçok öğrenci araştırmaya, deneye dair hiçbir fikirleri olmadan liseden, hatta üniversiteden mezun oluyor. Öğrenciler araştırma denilince mümkünse hocanın verdiği bir konuyu internetten bulup nakletmeyi anlıyorlar. (Verdiğim derste konularını kendileri bulmakta çok zorlandılar.)  Oradan koparma bir paragraf, buradan alıntı bir örnek... Referans vereni var, vermeyeni var; ama buradaki asıl sorun başka. İnisiyatif almayı, bağımsız hareket etmeyi, kendileri öğrenmeyi, daha mühimi neyi öğrenmek istediklerini bilmiyorlar. Kısaca, öğrenmeyi bilmiyorlar. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Yıllarca ne öğreneceklerine dair hiç ciddi bir seçim yapmamışlar. Daha doğrusu buna müsaade edilmemiş. Hatta şu an bulundukları bölümü, gelecekteki mesleklerini bile seçtikleri söylenemez. Hasbelkader girilmiş bir özel üniversitede, “tutturdukları” bir bölümde okuyorlar. Hep hocalar anlatmış, onlar dinlemişler. Söz aldıklarında “doğru” cevaplar vermişler; ama kişisel merakları kışkırtılmamış. “Konudan” sapmamışlar. Yazacakları kompozisyonun başlıkları bile genelde başkası tarafından söylenmiş. Söyledikleri şarkılar, yaptıkları resimler... Toplu eğitimin standartlaştıran, karşıdakini atıllaştıran torna zihniyeti bu. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Kısaca öğrenme hevesine dair en temel unsurlar bastırılmış. Merak gibi, ilgi gibi... Şanslı çocukların ilgileri en fazla hobiye evrilmiş. Sonuçta öğretim denilen ciddi bir müessese olduğundan, sürüden uzaklaşmaya sıcak bakılmamış.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Okullarda ne öğrendiğimizle açtım bahsi; ama daha ziyade neleri “öğrenemediğimize” değinmeye çalıştım. Ama bu okullarda hiçbir şey öğrenmiyoruz anlamına gelmiyor. Örneğin dünyada aptalların ve akıllıların olduğunu, hocaların ve herkesin akıllıları daha çok sevdiğini öğreniyoruz. Sevmediğimiz bir test kitabının başında saatler, sonrasında da istemediğimiz işlerde yıllar geçirmeyi öğreniyoruz. Hırsı, rekabeti, yarışmayı öğreniyoruz. Tevekkülü veya sabrı değil belki ama, kıçı kırıp oturmayı öğreniyoruz. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Birinci yazının başında öğretim sisteminin sadece yaratıcılığın değil, aynı zamanda pekçok insani değerin katili olduğunu söylemiştim. Belirli insani özellikler öne çıkarılıyor, diğerleri yok sayılıyor. Öne çıkarılanların en başta geleni de günümüzdeki zeki çocuk saplantısı: Bugün öğretim sektörünün, daha doğrusu çocuk sektörünün en önemli pazarlama malzemesi zeka. Herkes çocuğunun zeki olmasına kafayı takmış durumda. Çocuğun ruhsal sağlığı, incelikli duyguları, vicdanı, ahlakı gelişsin diye pek kafa yorulmuyor; ama iş zekaya gelince durum değişiyor. Çocuk reyonları zeka geliştici oyunlarla dolu. Ebeveynler bu uğurda binlerce lira harcayabiliyor.   &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Oysa vicdanlı bir çocuk yetiştimek için öğretim sisteminin kökünden değişmesi gerekiyor. Sadece müfredatın değil, okulların fiziksel yapısının, öğretmenlerin, ilişkilerin... Çocuğun sorumluluk duygusuyla başka türlü tanışması gerekiyor, sadece test çözme sorumluluğu olarak değil; topluma karşı sorumluluk olarak. Çevresindeki insanları anlayabilen biri olmak için, sosyalleşmek için, insanlara güvenmek için yapılması gerekenler çok ama çok fazla. Önce okula gitmenin şart olduğu fikrinden kurtulmamız gerekiyor. Bu dört yazının toplu amacı da buydu. &lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/21581557-6910697535770131783?l=ozanoyunbozan.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://ozanoyunbozan.blogspot.com/feeds/6910697535770131783/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=21581557&amp;postID=6910697535770131783&amp;isPopup=true' title='1 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/21581557/posts/default/6910697535770131783'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/21581557/posts/default/6910697535770131783'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://ozanoyunbozan.blogspot.com/2011/08/egitimde-torna-zihniyeti-iv.html' title='Eğitimde Torna Zihniyeti-IV'/><author><name>Sezai Ozan Zeybek</name><uri>http://www.blogger.com/profile/15675814427350750049</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='26' height='32' src='http://bp0.blogger.com/_pZuE1ngcei4/R4TH4yynf8I/AAAAAAAAAAg/wzK72Gtj4Ck/S220/ozana_oto+kontrastla.jpg'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://2.bp.blogspot.com/-Alq4uiyZzsY/TkfDAZCzMdI/AAAAAAAAARw/gn5uoyyrbcU/s72-c/sorular.jpeg' height='72' width='72'/><thr:total>1</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-21581557.post-4008712846576617045</id><published>2011-05-05T18:45:00.004+03:00</published><updated>2011-05-06T01:01:30.700+03:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='kapitalizm'/><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='emek'/><title type='text'>Yabancılaşmanın Üç Veçhesi: 1844 Elyazmaları Okuma Notları</title><content type='html'>İşçi ürettikçe kendi değerini azaltır. Yani diğer bir deyişle dünyada var olan eşya arttıkça; pahalı arabalar, kol saatleri, dünyanın diğer ucundaki tatiller, 3 yılda eskiyen bilgisayarlar bu şekilde üretilmeye devam edildikçe insanın değeri azalır. Emekçi sadece meta üretmez, aynı zamanda kendini bir meta olarak üretir, kendisi de alınıp satılabilen bir mal haline gelir. Ne kadar çok üretirse kendisi de o kadar metalaşır. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;İşte yabancılaşmanın ilk veçhesi buna tekabül eder. Eşya ile onu üreten arasındaki bağ koparılır. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;div class="separator" style="clear: both; text-align: center;"&gt;&lt;a href="http://3.bp.blogspot.com/-1Twov95Uq6I/TcLFm5eH4xI/AAAAAAAAARQ/IL2N9RuroY4/s1600/manufacturedlandscapesphoto02.jpg" imageanchor="1" style="margin-left: 1em; margin-right: 1em;"&gt;&lt;img border="0" height="223" src="http://3.bp.blogspot.com/-1Twov95Uq6I/TcLFm5eH4xI/AAAAAAAAARQ/IL2N9RuroY4/s400/manufacturedlandscapesphoto02.jpg" width="400" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;/div&gt;&lt;br /&gt;&lt;div class="separator" style="clear: both; text-align: center;"&gt;&lt;a href="http://1.bp.blogspot.com/-1j6c8ycSTNE/TcMNNCKr1XI/AAAAAAAAARY/POKuKVV6_jU/s1600/Screen%2Bshot%2B2011-05-05%2Bat%2B23.39.08.png" imageanchor="1" style="margin-left: 1em; margin-right: 1em;"&gt;&lt;img border="0" height="250" src="http://1.bp.blogspot.com/-1j6c8ycSTNE/TcMNNCKr1XI/AAAAAAAAARY/POKuKVV6_jU/s400/Screen%2Bshot%2B2011-05-05%2Bat%2B23.39.08.png" width="400" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;/div&gt;&lt;br /&gt;Meta, emeğin somutlaşmış halidir. En yakınınızdaki masa bir emeğin ürünü. Çevremizdeki hemen her şey binlerce insanın alınteriyle oluşuyor. Ancak nesnelere baktığımız zaman en son görebildiğimiz işte bu emek. Nesnelerin ışıltılı yüzeylerinin hemen berisinde, şık kıyafetlerin hemen arkasında onları üreten insanları göremiyoruz. Başarılı reklam kampanyaları ve mekanın bölünmüşlüğü sayesinde üreten ve ürün arasındaki o içsel bağ düşünülmeden yaşanabiliyor. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;İşin tuhafı, bu dünyanın yükünü en çok çekenler bu nesnelerden en az faydalanabilen insanlar oluyor. Linyit madenlerinde 12 saat çalışanlar, birkaç kiloluk kömür yardımına muhtaç insanlara dönüşüyor. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;İşte bu, üreticinin kendi ürettiğine yabancılaşması anlamına geliyor. Döktüğü alınteri nesneleştikçe, alınıp satılan bir ürüne dönüştükçe ürettikleri kendine yabancı, hatta düşman kesiliyor: Pahalı kıyafetler giremediği dükkanların, binemediği arabalar gidemediği yerlerin sınırını çiziyor. Ürettikçe çoğalması, büyümesi gereken insan; küçülüyor, eksiliyor, yoksunlaşıyor.&lt;br /&gt;&lt;a name='more'&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;İnsan üretirken başka canlılara, doğaya ihtiyaç duyar. Dünyanın zenginlikleri olmadan insan üretimi de olmazdı. O anlamda üretim, insanın çevresindeki nesnelerle iç içe geçmesi anlamına gelir. Tarladan çıkan domateste benden bir parça var. Yaşamayı mümkün kılan bir ilişki kuruluyor doğayla. İşte yabancılaşma ile bu ilişki kaybedilmiş oluyor aslında. Topraktaki domatesle bir bağımız olduğu bilgisi siliniyor. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Aynı zamanda domatesi üretenin o domateste hakkı olduğu unutturuluyor. Üreticinin yaşamını mümkün kılan araçlar elinden çekip alınırken, üretici ürettiği nesnenin kölesi haline geliyor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Emekçi ne kadar çok üretirse o kadar az tüketiyor, ne kadar değer yaratırsa o kadar değersizleşiyor, ne kadar düzgün üretirse kendisi o kadar yamuluyor, ürettiği ne kadar medeniyet göstergesi ise kendisi o kadar barbarlaşıyor, emek ne kadar başat hale gelirse işçi o kadar güçsüzleşiyor. Saraylar inşa ediyor, kendisi mezbelelikte yaşıyor; güzellikler oluşturuyor bu sırada kendisi kambur oluyor; insan zekasının örneklerini ortaya çıkarıyor, kendisine sadece aptallık ve ruhsal bozukluk kalıyor.  &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ürün ve üreten arasındaki  ilişki, yabancılaşmanın sadece bir veçhesi. Ancak yabancılaşma bununla sınırlı değil. Aynı zamanda metayı nasıl ürettiğimiz; yani üretimin bizatihi kendisi de yabancılaşmaya yol açar. Çalışmak, yabancılaşmayı mümkün kılan süreçtir diyebiliriz: çalışmaya yabancılaşmak, yabancılaşarak çalışmak... &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bu süreç nasıl oluyor da kendi ürettiğimizden ayrı düşmemize yol açıyor? Daha önemlisi bu süreçte kendimize nasıl ayrı düşüyoruz?&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Çalışmak insanın kendini gerçekleştirdiği bir eylem olmaktan ziyade sadece yapılması gereken bir iş anlamına geliyor pekçok insan için. İnsan kendini olumlamıyor, aksine kendi varlığını reddetmek durumunda kalıyor. Memnuniyet değil, mutsuzluk hissediyor. İş yaparken ruhsal, fiziksel bir canlılık hissetmek bir tarafa, akşam eve geldiğinde dayak yemiş gibi oluyor. Yani emek insana, insan kendi emeğine uzak düşüyor. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;İş gönüllü olarak yapılmıyor; pekçoğumuz zorunluluklar yüzünden çalışıyoruz. O anlamda çalışmak insanın kendini ifade etme ihtiyacını tatmin etmiyor; daha ziyade ihtiyaçları gidermek için bir araç işlevi görüyor.  Günün büyük bölümünü, arta kalan zamanı gönlümüzce geçirmek için harcamak durumunda kalıyoruz. Zaten zorunluluk olmasa insanların ezici çoğunluğu her sabah erkenden kalkıp işe gitmez. Bu anlamda maruz kalınana, köleliğin makyajlı halidir diyebiliriz. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Üstelik kişi bir başkası için çalışır, emeğini bir başkasına satar. O halde, satılığa çıkarttığı kendisidir. Kendini bir başkasına satarken aslında kendi varlığını yitirmektedir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Çalışmanın insanı bütüncül bir insan yapan tarafından mahrum kalan, yani çalışırken edilgenleştirilen insan, ancak en hayvani eylemleri yaparken kontrolü eline alabilir. Yer, içer, sevişir... Böylelikle insani olan hayvanlaştırılmış hayvani olan insana layık görülmüş olur. Elbette yemek-içmek son derece insanidir; ama insanın emeğiyle bağı koptuktan sonra bunlar kendi başına bir amaç haline gelir. İşte hayvanileşmek buna tekabül eder. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Buraya kadar yabancılaşmanın iki veçhesini ele aldık. 1- İnsanın ürettiğine yabancılaşması 2- İnsanın üretmeye, çalışmaya yabancılaşması. İlki eşyaya, ikincisi insanın kendine yabancılaşması olarak da ele alınabilir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Yabancılaşmanın bir üçüncü veçhesi daha var. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;İnsan doğanın, çevresindeki toprağın, ağacın, suyun bir parçasıdır dedik. Doğa insanın bedenidir; yaşamaya devam etmek için çevremizdekilerle bedenimiz arasında devamlı surette bir değiştokuş olması gerekir. Bu şekil bir üretim, sadece şahsi ihtiyaçların giderilmesi olarak düşünülmemelidir. Üretim, aynı zamanda toplu bir yaşamın üretilmesidir. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;O anlamda aslında insan doğaya ve kendine yabancılaşırken aynı zamanda bir tür olarak insan olma bilincinden de uzak düşer. İnsanlığa ait olmak hissiyatı yerini birey olmaya terk eder. Birey, yaşamın anlamı gibi görünmeye başlar. Sanki bütün insanlık bireyler için varmış gibi bir manzara çıkar ortaya.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;İnsanın yaptığı işle yaşamının anlamı birleşmelidir. Yaptığı-ettiğiyle, üretimiyle vicdanlı yaşamaya yönelebilmelidir. Oysa yabancılaşmış emek bu ilişkiyi tersine çevirir. Vicdanlı insanların doğru şeyi yapmasını bekler sadece. Vicdanlı yaşamak bütünsel bir süreç olmaktan çıkar, hayatın belli kısmına dair verilen birtakım kararlara indirgenir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;O yüzden yabancılaşma aynı zamanda insanın kendi varlık koşullarına yabancılaşmasıdır. Daha büyük bir bütünün parçası olmak mümkün olmaz. Bütünlüğün bizi biz yaptığı duygusu zedelenir. Kısaca, insan insana yabancılaşır. Bireysel varlığını bütünlük duygusunun önüne koyan insan manevi olarak da yoksullaşır. Yabancılaşmış insan, öteki insanlarla gerçek bir ilişki kuramaz. İçine düştüğü boşluk, diğerlerini anlamasını güçleştirir. Görebildiği yabancılardır, kendisine yabancı diğer insanlar... &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Oysa bir insan kendiyle yüzleşirken diğerlerinin hayatıyla da yüzleşmek durumundadır. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bu yazıda tarif edilen emek ve emekçi, yabancılaşma dolayımıyla sermayeyi yaratan güç. Diğer bir deyişle, sermaye ve emek birbirini üreten iki unsur, bir hikayenin iki farklı görünümü. O halde sadece sermaye karşıtı olmak, işin bir tarafını ıskalamak anlamına geliyor. Bizim karşı durmamız gereken sadece sermaye değil, aynı zamanda bu şekildeki yabancılaştırılmış emek olmalı. İşçi, insan olarak tüm özellikleri bastırılmış, bir üretim aracına indirgenmiş kişidir. Her işçi bir sermayeye bağımlıdır, her sermaye ise işçilere. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Oysa bir garabet var ortada. Çok uzun yıllar mesela 1 Mayıs kutlamaları kaslı, büyük işçi tasvirleri eşliğinde yapıldı; hala da durum aynı. Sol direniş tarihinin büyük bölümünde sermayeye karşı çıkılırken emek kutsandı; o anlamda bu ikisi arasındaki çelişkinin gerçek mahiyeti ıskalandı. Oysa yabancılaşmış emek, övgüler düzülmesi gereken bir kahraman değil, özgür ve vicdanlı bir toplum içinde zamanla yok olması gereken bir hastalıktır.&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/21581557-4008712846576617045?l=ozanoyunbozan.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://ozanoyunbozan.blogspot.com/feeds/4008712846576617045/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=21581557&amp;postID=4008712846576617045&amp;isPopup=true' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/21581557/posts/default/4008712846576617045'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/21581557/posts/default/4008712846576617045'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://ozanoyunbozan.blogspot.com/2011/05/yabanclasmann-uc-vechesi-1844.html' title='Yabancılaşmanın Üç Veçhesi: 1844 Elyazmaları Okuma Notları'/><author><name>Sezai Ozan Zeybek</name><uri>http://www.blogger.com/profile/15675814427350750049</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='26' height='32' src='http://bp0.blogger.com/_pZuE1ngcei4/R4TH4yynf8I/AAAAAAAAAAg/wzK72Gtj4Ck/S220/ozana_oto+kontrastla.jpg'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://3.bp.blogspot.com/-1Twov95Uq6I/TcLFm5eH4xI/AAAAAAAAARQ/IL2N9RuroY4/s72-c/manufacturedlandscapesphoto02.jpg' height='72' width='72'/><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-21581557.post-4743287553969300077</id><published>2011-04-10T22:16:00.002+03:00</published><updated>2011-05-05T23:46:35.669+03:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='milliyetçilik'/><title type='text'>Türkiye'de Göçmen Olmak</title><content type='html'>Dışişleri Bakanı Ahmet Davutoğlu, AB’nin Türk vatandaşlarına vize uygulamasının siyasi, hukuki ve ahlaki temellerinin olmadığını, vize muafiyeti uygulamasının "bir lütuf" olmadığını belirtmiş.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ahlak kelimesini duyunca insan bir iç geçiriyor. Sanıyorsunuz ki vize ve oturum izni konusunda “ahlaklı” uygulamaları olan bir ülkenin dışişleri bakanı konuşuyor, diğer devletlere ders veriyor. Oysa dış dünyaya örnek sunmak hevesindeki bu idare anlayışı, büyük kelimelerle ilkelerden, itibardan dem vururken Türkiye’de olan ihlalleri, ahlaksızlığı, hukuksuzluğu büyük bir pişkinlikle görmezden gelebiliyor. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Türkiye’ye belli ülkelerden gelmiş insanlara en aşağılık muameleler yapılıyor. Yani ahlaklı olmanın ilk kuralı çiğneniyor: Ahlak kendini örnek olarak sunmaktır; yoksa ikiyüzlüce akıl dağıtmak, işine geldiği gibi kelimeleri eğmek, bükmek, yozlaştırmak değil. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Doktora araştırmamı yaparken denk gelmiştim: Tekirdağ’ın Malkara ilçesinde bir tane “göçmen barınağı” var. Devlet erkanının buralara koyduğu daha şık bir isim olduğuna eminim; ama şimdi size orada gördüklerimi anlattıktan sonra neden göçmen barınağı dediğimi anlayacaksınız.&lt;br /&gt;&lt;a name='more'&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;Sınıra yakın ilçelerin hemen hepsinde bunlardan bir tane olur. Kaçak işçiler, Avrupa’ya gitmeye çalışan umut yolcuları yakalandıklarında buraya yerleştirilirler. Bir tür hapishane diyeceğim; ama hapishane bu barınaklarla kıyaslandığında 5 yıldızlı otel gibi kalıyor. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Eylül 2008’de Malkara civarında 40 tane Pakistanlı umut yolcusu yakalandı. Geçici bir süre için Malkara’da tutulduklarını öğrendim. Merak ettim, gitmeye karar verdim. Ne yazık ki gördüğüm manzara içler acısıydı. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Malkara’daki barınak ufacık, tek katlı bir bina. İki oda ve bir tuvaletten müteşekkil. Pencereleri demir parmaklıklı, kapısında iki tane polis var. O soğukta onlar da binanın önünde ateş yakmışlar, bekliyorlar. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;İçerinin ısıtması yok. İçeride hiçbir şey yok. O küçücük iki odada 21 Eylül günü tam 55 insan kalıyordu. Tek bir tuvaletleri vardı. Dışarı çıkmaları yasaktı. Yemekler dış kapıya bırakılıyor, içerden iki kişi pis tabakları dışarı çıkarıp o günkü yemekleri içeri alıyordu. Bunun dışında ne polisler içeri giriyor ne de içerdekiler temiz hava için dışarı çıkarılıyordu.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Kimilerinin aylardır orada olduğunu öğrendim. Çünkü önce kimlik tespitleri yapılıyor, geldikleri ülkelerin konsolosluklarıyla temasa geçiliyor, bu bilgiler doğrulanıyor, ödenek çıkıyor, uçak biletleri alınıyor, insanlar peyderpey ülkelerine geri gönderiliyor. Bütün bu süreç aylar sürebiliyor: İki göz bir evin içinde, yaşayan hiçbir canlıya reva görülemeyecek koşullar altında...&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Polisler benim içeri girmeme güya benim güvenliğimi bahane ederek izin vermediler. Ancak bu sudan sebebin yanında gerçek sebebi de ağızlarından kaçırdılar: “Casus musun, gazeteci misin, araştırmacı mısın neysen, bunları yazar başımızı belaya sokarsın”. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bunun üzerine kaymakama çıktım ve izin istedim. Karşımdaki bir devlet bürokratı. Herhangi bir durum karşısında ilk tepkisi gizlemek, korkmak, şüphelenmek ve yasaklamak. Adalet, ahlak, şefkat gibi değerler ulusal çıkarların, paranoyaların gerisinde kalmış boş sözler sadece. Elim boş döndüm. Yeniden barınağa gittim. Polisler, yanlarında durmama ancak çantamı aradıktan, okuduğum kitapları inceledikten ve sicilimi telsizle soruşturduktan sonra izin verdiler. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;İki Türkmen’le pencereden 5 dakika da olsa konuşma imkanı buldum. 2.5 senedir Türkiye’delermiş, son derece akıcı şekilde Türkçe konuşuyorlardı. Önce İstanbul’a gelmişler; ama orada tutunamamışlar. Sonra Çorlu’da bir kot fabrikasında günlüğü 20 liradan çalışmaya başlamışlar. Herhangi bir kayıtları, sigortaları, güvenceleri yokmuş. Yükselen Türk sermayesinin ve sanayi odalarındaki itibarlı büyük adamların ezdiği önemsiz kişiler onlar. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Benden sigara istediler, gizlice. Kendilerine sigara bile verilmiyormuş, yangın çıkarıp devlet malına zarar vermeleri böylece engelleniyormuş. Sigaram yoktu, veremedim. Yaklaşık 2 aydır oradalarmış. 15 gün sonrasına bilet ayarlanmış, ülkelerine geri gönderileceklermiş. Gidecekleri için, daha doğrusu bu cefa biteceği için seviniyorlardı.  &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;İçlerinden biri yanık bir türkü okumaya başladı. Gözlerini konuşma boyunca üzerimizden hiç ayırmayan polislerden biri, elindeki sopayla pencerenin parmaklıklarına vurmaya başladı: “Sessiz olun leeyn!” Görüş saati bitmişti.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Burada anlattığımı küçük bir ilçede birkaç kişinin başına gelmiş aşırı bir hikaye olarak düşünmeyin; çünkü öyle değil. Türkiye’de son 15 yıl içinde 815.153  yasadışı göçmen yakalandı. En kötü koşullarda muamele gördüler, kimilerini zengin ettikten sonra geri gönderildiler. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Yapılan ahlaksızlık sadece kaçak işçilerle, umut yolcularıyla sınırlı değil. Vize işlemlerinden tutun yasal oturma iznine kadar sirayet eden ve buram buram ayrımcılık kokan bir zihniyet var karşımızda. Burada uzun süredir yaşayanlara, bu topraklarda doğup büyüyenlere yapılan haksızlıklar var.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Önce bir kendi yaşadıklarımızı hatırlayalım. Bu ülkenin vatandaşları olarak yıllardır Batılı ülkelerin kapısında vize kuyruğu bekliyoruz, kötü muamele görüyoruz, azarlanıyoruz. Bu çileyi çekmiş herkesin eminim anlatacak bir hikayesi vardır. Yapılan onca masraf, onlarca doküman; vermemiz gereken özel bilgiler, şeceremiz, banka hesaplarımız, parmak izimiz cabası.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Üstelik vize (oturum/çalışma/seyahat izni) alabileceğinizin hiçbir garantisi yok; eğer “güvenilir” bulunmazsanız tatile bile gidemiyorsunuz. Akrabanız hastalanmış, arkadaşınız evlenmiş, bir iş görüşmesine, bir okul mülakatına gidecekmişsiniz, hiç önemli değil. Batı ülkelerine gidebilmek için paranızla, eğitiminizle, malınız-mülkünüzle kendinizi pazarlamak durumundasınız. Üstelik sadece siz değil, akrabalarınız bile didik didik araştırılıyor; ancak ondan sonra sizi kabul ediyorlar: bir lütuf gibi. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Zannediyorum bütün bu süreçte insanın asabını en çok bozan bize hissettirilen acizlik, hor görülmek, bir 3. Dünya vatandaşı olarak muamele görmek, itilmek-kakılmak, güvenilmemek... &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;İşte Türkiye resmi politikalarıyla bunun aynısını başka insanlara yapıyor. Fakat “Avrupa mağduru” Türkiyeli vatandaşların bundan haberi olmuyor, yahut daha kötüsü, umurunda olmuyor. N’eyleyelim bizim olmayan mağduriyeti. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;A. Kuzey Afrikalı genç bir kadın. Ailesiyle beraber yıllardır Türkiye’de yaşıyor. 10 yaşında gelmiş; ortaokula, liseye Türkiye’de gitmiş, iyi bir üniversitede mimarlık okumuş, şu an yükseklisans yapıyor. Türk vatandaşı değil; zira Türkiye “3. Dünya ülkelerine” kolay kolay vatandaşlık vermiyor. Yıllarca, on yıllarca uğraşmak gerekiyor. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;A. üniversiteyi bitirdikten sonra bir buçuk sene ülkesine dönmek zorunda kalmış; çünkü üniversite bittiğinde Türk hükümeti oturma izni vermemiş. Babasının oturma izni var; annesi, küçük kardeşleri Türkiye’de (şimdilik öğrenci oldukları için) kalabiliyor; ama A. 24 yaşında olduğu için Türkiye’de yaşayan ailesinden ayrılmaya zorlanmış. Okulu Haziran’da bitmiş ve hemen aynı ay ülkeyi terk etmesi istenmiş. Üniversiteden aldığı envai çeşit yazıya rağmen vizesini ancak 3 ay uzatabilmiş. Bir görevlinin “öğrenci asistanlığı da ne, ben hiç öyle bir şey duymadım” deyişini anlatırken hala kızıyor. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Yaşadığı hayalkırıklığı ile doğduğu yere geri dönmüş. Ancak bir buçuk senelik süreçte oraya da intibak edememiş. Zaten kendi tabiriyle alıştığı-bildiği çevre Türkiye: Ailesi Türkiye’de, arkadaşları Türkiye’de... Türkiye'de bir yükseklisans programına yazılmış. Okul bittikten sonra ne yapacağını bilmiyor; şimdilik durumu idare ediyor, düşünmek istemiyor. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ülkeleri sınıflamak ve hakir görmek konusunda Avrupa’dan hiç geri kalmayan bir sistemi var Türkiye’nin. İnsanı askıya alınmış hayatlar sürmeye zorlayan bir sistem... Oysa eğer “ırkçı değiliz, adaletliyiz” laflarının arkası doldurulmak isteniyorsa bu kadın hiçbir ayrım gözetmeksizin hemen bugün bütün sosyal haklardan faydalanabilmeli. A. artık buralı. Burada yaşayan herkes kadar hak sahibi, söz sahibi. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ama A. yaşamının her aşamasında farklı muamele görmeye devam ediyor. Mesela yükseklisans yaptığı okula herkesten fazla harç veriyor: 2500 lira. Sağlık sisteminin dışında, hastalanınca kendi cebinden ödüyor. İkamet harcı veriyor: Her sene 700 lira civarında. Liste uzar... &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;1.5 sene yurtdışında yaşadığı için vatandaşlığa da başvuramıyor; çünkü süreç en başa dönmüş. A’nın daha evvel bu ülkede geçirdiği 15 senenin hiçbir hükmü kalmamış. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Şu anda bir işte çalışıyor. Böyle bir çalışan, işverenler için bulunmaz bir nimet: Sigorta ödemek, herhangi bir kayıt tutmak zorunda değil. Patronu A’nın sırtından haksız para kazanıyor, A ise bu ülkedeki en temel haklardan bile faydalanamadan yaşamak durumunda kalıyor. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ahlaksızlık işte budur.&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/21581557-4743287553969300077?l=ozanoyunbozan.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://ozanoyunbozan.blogspot.com/feeds/4743287553969300077/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=21581557&amp;postID=4743287553969300077&amp;isPopup=true' title='2 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/21581557/posts/default/4743287553969300077'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/21581557/posts/default/4743287553969300077'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://ozanoyunbozan.blogspot.com/2011/04/turkiyede-gocmen-olmak.html' title='Türkiye&apos;de Göçmen Olmak'/><author><name>Sezai Ozan Zeybek</name><uri>http://www.blogger.com/profile/15675814427350750049</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='26' height='32' src='http://bp0.blogger.com/_pZuE1ngcei4/R4TH4yynf8I/AAAAAAAAAAg/wzK72Gtj4Ck/S220/ozana_oto+kontrastla.jpg'/></author><thr:total>2</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-21581557.post-9026919116271847961</id><published>2011-03-25T12:23:00.002+02:00</published><updated>2011-05-05T23:47:35.983+03:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='emperyalizm'/><title type='text'>Ortadoğu’daki Muhalafetin Kontrolü ve Libya</title><content type='html'>&lt;b&gt;Çıkarla, sınıf-din-etnik çatışma görmeye programlı kalıplarla kolayca anlaşılamayacak bir süreç yaşandı Ortadoğu’da. Libya’ya yapılan müdahale işte tüm bu sürece karşı Batılı devletlerin verdiği cevap olarak ele alınmalı. “Kontrolden çıkan” rejimleri, bombalarla kendi demokrasi anlayışları içinde yeniden tarif etme gayreti bu. &lt;br /&gt;&lt;/b&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;div class="separator" style="clear: both; text-align: center;"&gt;&lt;a href="http://4.bp.blogspot.com/-ykP-00W7Mik/TYxszvafWGI/AAAAAAAAARI/H4Mn7qDUqAI/s1600/libya-war.jpg" imageanchor="1" style="margin-left: 1em; margin-right: 1em;"&gt;&lt;img border="0" height="240" src="http://4.bp.blogspot.com/-ykP-00W7Mik/TYxszvafWGI/AAAAAAAAARI/H4Mn7qDUqAI/s320/libya-war.jpg" width="320" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;/div&gt;&lt;br /&gt;Büyük devletlerin öncelikli ve görünen hedef elbette ki Libya petrolleri üstündeki var olan kontrolü kaybetmemek. Ancak bir taraftan da Ortadoğu’yu sallayan ayaklanmalar kontrol altına alınmak isteniyor. Üstelik bunu sanki isyancıları desteklermiş gibi bir tavır takınarak yapıyorlar. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Batılı devletlerin Libya’yı bombalamasının en temel sebebinin şu olduğunu düşünüyorum: Kontrol dışı başlayan isyanları kendilerininmiş gibi sahiplenmek, olan biteni sanki kendilerinin teşvikiyle olmuş gibi yeniden kurgulamak. Sonunda “olan biteni biz destekledik, demokrasiyi biz zorladık, hatta gerekirse bunun için askeri güç kullandık” diyebilmek. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bu, en başta kulağa çok önemli bir sebep gibi gelmeyebilir; ancak bana göre petrolden çok daha önemli. Çünkü muktedir devletler bunu diyemezlerse, dünya tarihini başkaları yazmış olacak. “Ben Mısırlıyım, ben Mısırlıyım, ben Mısırlıyım; bana haysiyetimi geri verin” diye bağıran ve bağırırken gözyaşlarına hakim olmayan bir adam iktidarı devirmiş olacak. Bir isyan diğerini çağıracak, bir ses diğerine ilham olacak. Oysa savaş baronlarının dayadığı Libya’ya dayatılan sözde bir “özgürlük” kime nasıl ilham versin?&lt;br /&gt;&lt;a name='more'&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;Genelde emperyalizm denince sadece 3. Dünya ve Batılı devletler arasındaki sömürü ilişkisi anlaşılır. Oysa emperyalizmin asıl iktidarı, dünyada farklı ses çıkaranları bastırması, her türden değişimi kendini merkeze koyarak yeniden kurgulamasıdır. Diğer bir deyişle emperyalist söylemlerde fail hep Batı/Amerika/Devlet olarak resmedilir. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Emperyalizm karşıtı olduğunu iddia eden komplo teoricilerinin de aynı tuzağa düştüğünü görüyoruz ne yazık ki... Her olayı, büyük güçlerin önceden hesaplayıp icra ettiği bir oyuna çeviriyorlar. Bazı Kürtler dağa mı çıktı? Dış güçler yaptırmıştır. İnsanlar sokağa mı döküldü? Amerika kışkırtmıştır. Seçim sonuçları istendiği gibi çıkmadı mı? Brüksel karar vermiştir. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;İşte emperyalizm, bunlara inanmakla başlıyor. Çünkü bu şekilde dünyada milyarlarca insanın yaptığı-ettiği önemini yitiriyor. Her hikaye Batılı güçlerle başlıyor, onlarla bitiyor. O anlamda emperyalizm, sadece bir sömürü ilişkisi değil, aynı zamanda tüm tarihin emperyalist güçlere ithaf edilmesidir. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bu şekilde iktidara karşı çıkılmaz. Bu şekilde, dünyayı yönetmeye soyunan zorbalardan ya korkulur ya da onlara saygı duyulur/özenilir. Eğer iktidara muhalif bir tavır sergilenmek isteniyorsa, öncelikle anlatılan hikayelerde farklı faillerin hakkının verilmesi gerekiyor. Bir işe kalkışanın kendi aklı olduğu şiarıyla yola çıkmak gerekiyor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;İşte sömürgeci devletler, Libya’ya (petrol dışında) bir de bu yüzden saldırıyor. İsyanın kendine has olan sesini bastırmak, kendilerine paye biçmek hevesindeler... &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Libya’ya bombalar yağarken ayaklanmak artık zor, çünkü ayaklanırken Amerika-Fransa-İngiltere bir anda sizi desteklemeye karar verebilir; bir anda yaptığınız gene müttefiklere mal edilebilir. Daha kötüsü, halihazırda verdiğiniz mücadele komplo zihniyetinden çıkamayan analizciler tarafından Batılı devletlerin bilindik bir oyunu olarak resmedilebilir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Libya’ya atılan bombalar Kaddafi (Doğulu despot) ve Batılı devletler arasındaki bir mücadele olarak temsil ediliyor. “Evet ama, Kaddafi de kendi halkını bombalıyor” diye söze başlamak zorunda kalıyoruz. Batılı savaş baronlarının sanki bir alternatifmiş, sanki bir çözümmüş gibi kendilerini ortaya attıkları nokta bu.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;O yüzden bugün her zamankinden daha çok mücadele etmek lazım; çünkü birileri Ortadoğu’daki devrimleri elimizin altından çalıp kaçırmak istiyor. Bizi gene sadece kendilerinin fail, birtakım doğulu despotların “kötü karakter” olduğu o bilindik, sıkıcı hikayeyi anlatmaya zorluyorlar.&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/21581557-9026919116271847961?l=ozanoyunbozan.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://ozanoyunbozan.blogspot.com/feeds/9026919116271847961/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=21581557&amp;postID=9026919116271847961&amp;isPopup=true' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/21581557/posts/default/9026919116271847961'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/21581557/posts/default/9026919116271847961'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://ozanoyunbozan.blogspot.com/2011/03/ortadogudaki-muhalafetin-kontrolu-ve.html' title='Ortadoğu’daki Muhalafetin Kontrolü ve Libya'/><author><name>Sezai Ozan Zeybek</name><uri>http://www.blogger.com/profile/15675814427350750049</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='26' height='32' src='http://bp0.blogger.com/_pZuE1ngcei4/R4TH4yynf8I/AAAAAAAAAAg/wzK72Gtj4Ck/S220/ozana_oto+kontrastla.jpg'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://4.bp.blogspot.com/-ykP-00W7Mik/TYxszvafWGI/AAAAAAAAARI/H4Mn7qDUqAI/s72-c/libya-war.jpg' height='72' width='72'/><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-21581557.post-2095933091672726401</id><published>2011-02-16T11:20:00.003+02:00</published><updated>2011-06-17T07:51:10.383+03:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='kapitalizm'/><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='sağlık'/><title type='text'>Doğum Sancısı: Sağlık Sektöründen Bir Kesit</title><content type='html'>Yıllarca yeni doğan bebeklerin ağlamasının doğal olduğu, ağlamanın bebeğin ciğerlerinin açılması için (ciğere kaçmış olan amniyotik sıvının çıkması için) gerekli olduğu bilgisiyle yaşadım. Oysa bu doğru değilmiş. Büyük bir huzurla doğan ve ağlamayan bebekler varmış. Örneğin havuzda doğan bebekler, anne karnından benzer bir ortama yumuşak bir geçişle doğdukları için ağlamıyorlar, internette videolarını bulmanız mümkün. Fakat hastanelerde alışık olduğumuz manzara böyle değil: Çığlık çığlığa ağlayan bir bebek, floresanla aydınlatılmış parlak bir odada tepektaklak tutuluyor. Bebeğin çevresinde birsürü insan, hepsinin ellerinde saçmasapan cihazlar, bir koşturmaca, bir telaş, bir bağırış... Doğar doğmaz içine düşülen bu dünyaya ağlamamak mümkün mü?&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;div class="separator" style="clear: both; text-align: center;"&gt;&lt;a href="http://3.bp.blogspot.com/-8totmzIhFag/TVuWvYOgKoI/AAAAAAAAAQ4/his3u9hzh4I/s1600/do%25C4%259Fum%2Bsanc%25C4%25B1s%25C4%25B1.png" imageanchor="1" style="margin-left:1em; margin-right:1em"&gt;&lt;img border="0" height="200" width="320" src="http://3.bp.blogspot.com/-8totmzIhFag/TVuWvYOgKoI/AAAAAAAAAQ4/his3u9hzh4I/s320/do%25C4%259Fum%2Bsanc%25C4%25B1s%25C4%25B1.png" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;/div&gt;&lt;br /&gt;Ağlayarak geliyoruz dünyaya, bir ameliyat odasında, medikal bir mesele olarak, korkutularak, saçmasapan... Fransız doğum uzmanı Frederick Leboyer, Birth Without Violence [Şiddet İçermeyen Doğum] isimli kitabında hastanelerde uygulanan doğum yöntemlerinin ne kadar aptalca olduğunu anlatıyor. Evet, kelime aptalca! Aptalca, çünkü hala o bacakların havaya dikildiği aletlerle kadınlara yerçekimine karşı doğum yaptırıyorlar. Aptalca, çünkü büyük bir inatla doğumun doğal süreçlerini dikkate almayıp “işi” bir an evvel bitirmeye bakıyorlar. En önemlisi doğumu yaşamın kutsandığı bir an olmaktan çıkarıp, acı ve gözyaşına (ve elbette binlerce liralık masrafa) çevirmeyi başarıyorlar. Bütün süreç boyunca hamile kadınlar hastanelerde sanki bir hastalıkları varmış gibi muamele görüyor, en sonunda da “tedavi” edilip evlerine gönderiliyorlar. Zira modern tıbbın ulaştığı son nokta insafsız bir kar etme dürtüsüyle bedene yabancılaşmış birtakım tekniklerin tatbiki. Bedeni hiçe sayan, insanı hiçe sayan doktorlar, hastane çalışanları... &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ufak bir gösterge: Türkiye’de büyük şehirlerdeki özel hastanelerde sezeryan [TDK'da "sezaryen" olarak geçiyor] oranları % 80’lere ulaştı. Şu an güya önlemler alındı; ancak Türkiye genelinde sezeryan oranı hala % 50’ye yakın.&lt;a name='more'&gt;&lt;/a&gt; Avrupa’da oranlar çok daha düşük; mesela İngiltere’de % 20 civarında. Dünya Sağlık Örgütü ise sezeryan oranlarının %15 civarında olması gerektiğini söylüyor.  Basit bir akıl yürütmeyle şunu söylemek mümkün: Sağlık sektöründe özel sermayenin ağırlığı arttıkça ve insana verilen değer düştükçe sezeryan oranları artıyor: Amerika’da %31,  Çin’de %46. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Doktorlarımıza sezeryan bahsi açtığımızda hep aynı uyduruk cevabı alıyoruz: “Elbette gerek olmadığı zaman sezeryan yapmıyoruz; ancak bazen gerekli oluyor”. Eğer %80’lik oranlar zorunluluk olarak açıklanabiliyorsa ya Türkiyeli kadınlar normal doğuma pek elverişli değiller ya da doktorlarda utanma kalmamış. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;İşin aslı şu: Yüksek sezeryan oranlarının müsebbibi bizatihi doktorlar ve kar güdümlü hastane politikaları. Hastanelerde hamile kadınlara akılla-bilimle izah edilemeyen bir işlem uygulanıyor. Mesela tıp kitaplarında doğumun, suyun gelmesinden 24, hatta 48 saat sonra bile gerçekleşebileceğini okuyoruz. Her kadın doğuma farklı sürelerde hazır oluyor ve bu son derece doğal. Ancak Türkiye’de yaygın olarak su geldikten hemen sonra hastaneye koşuluyor ve çok kısa bir zaman içinde çeşitli makineler ve hijyen kıyafeti giymiş telaşlı insanlar tarafından çevreniz sarılmış oluyor. Bütün bu süreçteki en büyük sorun anne adayının terörize edilmesi. Oysa aklı başında tüm doğum kitapları ısrarla tersinin olması gerektiğini anlatıyor. Anne kendini güvende hissedecek, rahat olacak. Seruma bağlı şekilde yatarak değil, ayakta ve gezerek doğumu bekleyecek. Mümkünse açık havada ve tanıdığı, huzur bulduğu insanlarla... &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ancak hastanelerde ısrarla doğal yöntemlerin tersi yapılıyor. Korku ve endişe kadınların adrenalin salgılamasına sebep oluyor, bu da doğum için gerekli olan oksitosin hormonunun salgılanmasını engelliyor. Bunun üzerine doktor ilk müdahalesini yapıyor: “Suni sancı verelim”. Yani “kasılmaları suni şekilde hızlandıralım”. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Burada amacın anne-bebek sağlığı olduğunu iddia etmek mümkün değil, amaç doğum sürecini hızlandırmak. Çünkü normal doğum vakit istiyor, emek istiyor, karşıdakinin bedenine kesip biçilecek nesne muamelesi yapmamayı gerektiriyor. Hastanelerde vakit nakit. Hamilelerin “keyfi” 10 saat, 20 saat, 2 gün beklenemiyor. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Sonuçta kendi bedeninin insiyatifi elinden alınan anne adayına damardan sentetik oksitosin hormonu veriliyor. Damardan verildiği için hormon beyin tarafından algılanmıyor, bunun sonucunda yeterince endorfin, yani kasılmalarla oluşan ağrıyı kesecek gerekli hormon salgılanamıyor. Burada doktorun ikinci müdahalesi geliyor: Ağrıları azaltmak için anne adayına epidural yapılıyor. Bir doz-iki doz da değil, gittiği yere kadar, olabildiğince. Epiduralle yavaşlayan ritmi hızlandırmak için bir yandan da sentetik oksitosin yüklenmeye devam ediyor. Bu noktada bebek ve anne arasındaki organik bağ kırıldığı için bebeğin kalp atışlarını en başından itibaren makinelerle takip etmek zorunluluğu doğuyor. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ortaya çıkan manzara şu: Yatağa bağlı bir anne. Kolundan serum ve oksitosin veriliyor. Kuyruk sokumundan epidurala bağlanmış, karnının üstünde ise çocuğun kalp atışlarını izleyen NST cihazı. Anne adayının düştüğü hal bu. Bu sürecin sonu %70-80 sezeryanla sonuçlanıyor. Bebeğin kalp atışlarının düzensizliğinden endişe eden doktor acilen sezeryana gidilmesi gerektiğine karar veriyor. Artık mesele ölüm kalım savaşına dönüşmüş durumda.  Ameliyat ile bebeğin ve annenin “hayatı kurtarılıyor”. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Oysa doğumun doğal seyrine yapılan akıl almaz müdahaleler ile bebeğin kalp atışları daha en baştan olumsuz etkileniyor. Diğer bir deyişle sorunu yaratan doktorların doğurtma yöntemleri. Yaptıkları müdahaleleler domino etkisiyle sürecin sezeryanla sonuçlanmasına sebep oluyor. İşin sonunda da sorunu ameliyatla; yani bildikleri gibi çözen yine onlar oluyor. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Buradaki sorun tıp biliminin yetersizliği değil, halihazırda bu süreçlerin ne kadar sorunlu olduğuna dair pekçok tıbbi kitap var. Fabrika usulü işleyen ve öncelikli amacı kar etmek olan hastanelerin insan sağlığına ve doğanın işleyiş usullerine bu şekilde müdahale etmesi büyük bir kibrin ve nobranlığın ürünü. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Sorun Türkiye’ye has değil.  Sezeryan oranları hemen her ülkede büyük bir hızla artıyor. Mesela az evvel iyi örnek olarak andığım İngiltere’de daha 15 sene önce sezeryan oranları % 10 civarında seyrediyormuş, neredeyse iki kat bir artış olmuş. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Doğum, birinin hem kendi bedenini tanıdığı hem de bir başka canlıyla hususi bir ilişki kurabildiği muhteşem bir süreç.  Bu dönem hem kişinin hayatında hem de toplumsal ilişkilerde önemli bir dönemeç aslında. Fakat pekçok kadın artık doğumdan korkuyor. Nasıl korkmasın? Doğumhaneler mezbaha gibi; sancı odaları karanlık, iç sıkan, daracık yerler; bone takmış hijyenik çalışanlar insanın kendi bedeninden tiksinmesine sebep oluyor. “Ağrı odası” ismi bile insanı telaşlandırıyor. Bir kadının belki de keyif alarak yaşayabileceği bu çok özel deneyim ağrı ile, telaş ile, korku ile, risk ile, müdahale ile, ameliyat ile özdeşleştiriliyor. Kadınların yarısı için narkozun altında geçip gidiyor.  &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“Doğum sektöründeki” sorunlar sadece doğum anı ile sınırlı değil. Doğum öncesinde de doğumdan ve bebekten ziyade para konuşuluyor. Hastanedeki yetkililer, bilgi almak isteyenlere hemen doğumun paket fiyatını söyleyiveriyorlar. Hatta bir kısmı doğrudan sezeryan fiyatıyla başlıyor konuşmaya. Sanki doğuma dair tek gerekli bilgi fiyattan ibaretmiş gibi... Başka sorular sorunca, mesela “hastanenizdeki sezeryan oranlarını öğrenebilir miyim” deyince hemen başka bir yetkiliye aktarılıyorsunuz. Hastane görevlisi, o sırada oluşan boşluğu, doğum paketi hakkında size daha detaylı bilgi vererek gideriyor. Efendim, fotoğrafçı istersek şu kadar fark vermemiz gerekirmiş, eğer istersek doğum odasını pembe yahut mavi tülle süsleyebilirlermiş vs.  Hatta bir kısım hastanelerde bebeğin ayak izinin kalıbını alıp biblo haline getiriyorlarmış. İşte müteşebbis sağlık sektörünün sunduğu hizmetlerin çeşitliliği bu noktalara ulaşmış! Karşımızda çok katmanlı bir hilkat garibesi var, insan söze nereden başlayacağını bilemiyor. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bütün bu süs ve gösterişe rağmen anne adayları doğum hakkında ciddi bir şekilde eksik bilgilendiriliyorlar. Nefes alma teknikleri, özel antremanlar, yenilenler-içilenler, insanın kendi bedeniyle yeniden tanışması... Buna ilişkin eğitimlerin hastanelerde standart olarak bulunmasını bekler insan değil mi? Bir anne adayına öncelikle bunların anlatılması gerektiğini düşünür. Hayır! Bebek bekleyen insanlar olarak aylardır insan gibi muamele görebileceğimiz, basit bir doğumun hayalini kuruyoruz. Ancak sezeryan heveslisi olmayan bir doktor bulmak bile çok zor. Hastanelerde birsürü gereksiz bilgiye maruz bırakılıyoruz; ama doğuma dair en gerekli bilgileri gene internetten, kitaplardan öğrenmek zorunda kalıyoruz. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Eğitim veren yerler yok değil, var. Ama Türkiye’de bu tarz talepler tuzu kuru ortasınıflara ve sosyetik çevreye has görüldüğü için fiyatlar çok yüksek. İngiltere’de her anne adayına verilen broşürlere ve eğitimlere ulaşmak için Türkiye’de binlerce lira harcamak gerekiyor. Çünkü zannediliyor ki düzgün beslenmek sadece zenginlerin dert edeceği bir lüks. Yahut doğum öncesi yapılacak egzersizlerin tek amacı güzellik saplantısı...  Halbuki mesela iletişim dersleri sadece bebek için değil onu yetiştiren insanların kendilerini tanımaları için de gerekli. O anlamda aslında herkesin ulaşımına açık olması gereken bilgiler bir pazarlık konusuna, bir metaya dönüşüyor. Yaşamın kendisi metaya dönüşüyor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Türkiye’de sınıfsal ayrışmalara mütekabil, hastaneler arasında da korkunç fiyat farkları göze çarpıyor, çünkü doğum bir canlıya hayat vermekten ziyade insanların zayıf anlarından faydalanılan ahlaksız bir gelir kapısına dönüşmüş. En basitinden bir kıyas sunması adına: epidural fiyatları Kadıköy Şifa’da 20 lira, Medical Park’ta 650 lira, Acıbadem’de 2 bin lira. Malzeme aynı malzeme. Gene Acıbadem’de bir çocuğu doğurmanın fiyatı 11 bin lirayı buluyor. İzah etmek kolay değil. Sağlık denilince akan sular durduğu için her türlü fiyat “köklenebiliyor”. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bebekler, insanın tüylerini diken diken eden bir ahlaksızlığın, bir gözü dönmüşlüğün içine doğuyorlar. İnsana yabancı, kadına yabancı, bebeğe yabancı bir ortamda bebekler ağlayarak doğuyor; sermayeler birikiyor, Türkiye büyüyüp büyüyüp kocaman oluyor. Sonunda da patlayacak!&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/21581557-2095933091672726401?l=ozanoyunbozan.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://ozanoyunbozan.blogspot.com/feeds/2095933091672726401/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=21581557&amp;postID=2095933091672726401&amp;isPopup=true' title='1 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/21581557/posts/default/2095933091672726401'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/21581557/posts/default/2095933091672726401'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://ozanoyunbozan.blogspot.com/2011/02/dogum-sancs-saglk-sektorunden-bir-kesit.html' title='Doğum Sancısı: Sağlık Sektöründen Bir Kesit'/><author><name>Sezai Ozan Zeybek</name><uri>http://www.blogger.com/profile/15675814427350750049</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='26' height='32' src='http://bp0.blogger.com/_pZuE1ngcei4/R4TH4yynf8I/AAAAAAAAAAg/wzK72Gtj4Ck/S220/ozana_oto+kontrastla.jpg'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://3.bp.blogspot.com/-8totmzIhFag/TVuWvYOgKoI/AAAAAAAAAQ4/his3u9hzh4I/s72-c/do%25C4%259Fum%2Bsanc%25C4%25B1s%25C4%25B1.png' height='72' width='72'/><thr:total>1</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-21581557.post-480216608780260992</id><published>2010-10-11T22:10:00.002+03:00</published><updated>2010-10-12T11:05:49.492+03:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='itaatsizlik'/><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='savaş'/><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='kürtler'/><title type='text'>Bir Gerilla Romanı: Dönüşü Olmayan Yol I</title><content type='html'>&lt;div style="text-align: left;"&gt;&lt;div class="separator" style="clear: both; text-align: center;"&gt;&lt;a href="http://2.bp.blogspot.com/_pZuE1ngcei4/TLNg2SjEN6I/AAAAAAAAAQg/gBEuUO473Aw/s1600/images-4.jpeg" imageanchor="1" style="margin-left: 1em; margin-right: 1em;"&gt;&lt;img border="0" src="http://2.bp.blogspot.com/_pZuE1ngcei4/TLNg2SjEN6I/AAAAAAAAAQg/gBEuUO473Aw/s1600/images-4.jpeg" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;/div&gt;&lt;br /&gt;Hasan Bildirici bir Kürt aydını. Şu ana kadar 10 adet kitabı çıkmış, bunlardan 5 tanesi yasaklanmış. Kitaplarını çok güzel bir Türkçe ile yazıyor; ancak ismi Türk gazetelerinde-televizyonlarında anılmıyor. Wikipedia’da ismi geçmiyor, Ekşisözlük’te ise bir internet sitesindeki kısa yazısının ne kadar etkileyici olduğuna dair iki satırlık bir bilgi düşülmüş, o kadar.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;10 kitabı çıkmış bir yazarın, üstelik çok önemli konulara temas eden bir yazarın Türk basınında karşılaştığı bu sessizlik, birtakım sesleri duymamızın önündeki engellerin ne kadar ciddi olduğunun bir başka delili. Kendisi bu konuda şöyle diyor: “Kürdistan ulusal kurtuluş mücadelesinin romancısıyım ben. Bu nedenle egemen kültürden, egemen yayıncılıktan, egemen edebiyat çevrelerinden uzak durdum. Sözünü ettiğim çevreler Kürdistan’ın özgürlüğünü nasıl reddediyorlarsa, bu içerikteki sanat ve edebiyatımızı da ret edeceklerdir. Ya da kabul dereceleri, bizleri kendilerine benzettikleri ve bizim aman dilediğimiz ölçüde olacaktır…”&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Yazarın “Dönüşü Olmayan Yol” isimli kitabına (biraz da tesadüf eseri) Diyarbakır’daki bir kitapçıda rastladım.&lt;span class="fullpost"&gt; Kitap DOZ yayınlarından 2007 yılında basılmış. Hasan Bildirici bu kitap yüzünden 3 yıl hapis cezasına çarptırılmış. Türkiye’de büyük çoğunluğa pek anlatılmayan, bilinmeyen, bilinmesi istenmeyen bir hikaye anlatıyor Hasan Bildirici: Dağlara çıkanları anlatıyor. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Malum, bize anlatılan kahramanlık hikayeleri ötekinin sessizleştirilmesine, birtakım basmakalıp açıklamalarla geçiştirilmesine bağlı. Dördü-beşi geçmiyor bu açıklamalar, temel olarak şunlar sıralanıveriyor bir çırpıda: Efendim, dağa çıkanlar ya cahil, ya fakir ya da beyni yıkanmış insanlardan oluşuyor... Bir de dış güçler var tabi, onlar devamlı kışkırtıyor. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ötekini tanımadan verilen bu hükümlerin aynısını alıp bu tarafa da uygulamak mümkün aslında. Sanki Türk Ordusu’nun hepsi kemale ermiş, refah seviyesi yüksek, düşünme melekeleri tevhid-i tedrisat ile zincirlenmemiş askerlerden oluşuyor.  Sanki Türk Ordusu’nun silahları “dış güçler” tarafından tedarik edilmiyor. Bu anlamda, fakir-cahil-beyni yıkanmış suçlamalarını yapan en aklı selim insan bile uyguladığı çifte standartın farkına varamıyor kimi zaman.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Eğer orduya katılan her erkeğin fakir, cahil veya beyni yıkanmış olmadığını düşünüyorsak o vakit aynı şekilde dağa çıkanları da insan iradesini hiçe sayan başlıklarla açıklamayı bırakmamız gerekiyor.  Bir insanın neyi neden yaptığına verilen her hazırcevap, aslında iletişim kuramamanın, karşıdakini duyamamanın, duyduğunu kavrayamamanın bir alameti.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Romanların, hikayelerin, anıların, tanıklıkların bu devamlı araya giren basmakalıp açıklamalara karşı çok önemli bir panzehir olarak iş görebileceğini düşünüyorum. Buradaki önemli nokta şu:  Bu basmakalıp diye isimlendirdiğim açıklama şekilleri sadece yanlış ve eksik bir akıl yürütmenin anlık bir sonucu değil. Aksine, bu açıklamalar kökü derinlerde yatan bir ayrıştırma mekaniğinin, insanları birbirinden uzak düşüren ve çeşitli hiyeraşiler yaratan bir dilin çok önemli unsurları.  Diğer bir deyişle, karşıdakini duyamamak basit bir eksiklik değil; stratejik olarak kullanılan bir üstünlük ideolojisi. Zira seni duyarsam ben artık o eski ben olamam. Kendime ördüğüm o masalları anlatmaya devam edemem. Dünyayı kahramanlar ve hainler (yahut mazlumlar ve zalimler) olarak ortadan ikiye bölemem. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Karşıdakini duymak sadece bir sesin öte tarafa ulaşması değil;  o sesle bizim aramıza giren egemen açıklamaların bozulması demek. Karşıdakine cahil demenin açıklama değil bastırma içerdiğini fark etmek demek, fakir demenin ortaklığı değil ayrımı öne çıkardığını anlamak demek. Bu savaş koşullarında bizi ayrı olmaya zorlayan ne varsa karşı durmak için önce bu dili kırmak lazım. Bizi evvelden tanımlayan, karşı kamplara iten, muğlaklıkları es geçen bu isimleri sözlüğümüzden düşmemiz lazım.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;İşte romanların bana göre en önemli işlevi bu. İyi yazılmış romanlar muğlaklığa, çok-katmanlılığa, çelişkilere, ikircikli anlara imkan tanıyor. Çizgi-romanlardakinin aksine dünyayı iyiler ve kötüler olarak görmek zorlaşıyor. Karakterler (tiplemelerin aksine) insanın derinliğine ve belirlenemezliğine ışık tutuyor. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Hasan Bildirici’nin Dönüşü Olmayan Yol isimli kitabı işte bu anlamda önemli bir örnek. Kendinden emin olmayan, robot gibi hareket etmeyen, hatta davaya inansa dahi PKK’dan firar eden, intihar eden, kafasında soru işaretleriyle dolaşan insanların hikayelerini okuyoruz Dönüşü Olmayan Yol’da. Genelkurmay’ın yahut PKK’nın propaganda broşürlerinde okumamızın mümkün olmayacağı bir çeşitlilik çıkıyor karşımıza. Kişisel ilişkilerin, geçmişin, toplumsal sorgulamaların yekpare olmadığı zor bir alan, insana has bir alan... &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Kitap, savaş koşullarının birbirine bağladığı hayatları düşündürtüyor insana. Asker olmak yahut gerilla olmak... Aralarındaki onca farka rağmen (sebepler, niyetler, koşullar...), iki durumda da insanlar, bir namlunun ucunda, sürgit bir tedirginlik içinde yaşamak zorunda kalıyorlar. Mesele sadece silah sıkmakta değil; asker gibi yaşamakta, asker olmaya zorlanmakta... Bu anlamda roman bir yanıyla silahlar altında yaşamanın (ne uğurda olursa olsun) insan özgürlüğüne ters olduğunun altını çizen bir hikaye anlatıyor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;İkinci bölümde kitaptan alıntılar eşliğinde PKK içindeki sınıfsal ve cinsiyetçi ayrımların nasıl anlatıldığına değineceğim. Ancak daha önemlisi,bu savaşın ortasında kalan, iki tarafa da yaranamayan insanların neler yaşamak zorunda kaldıklarının üstünde duracağım.&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/21581557-480216608780260992?l=ozanoyunbozan.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://ozanoyunbozan.blogspot.com/feeds/480216608780260992/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=21581557&amp;postID=480216608780260992&amp;isPopup=true' title='3 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/21581557/posts/default/480216608780260992'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/21581557/posts/default/480216608780260992'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://ozanoyunbozan.blogspot.com/2010/10/bir-gerilla-roman-donusu-olmayan-yol-i.html' title='Bir Gerilla Romanı: Dönüşü Olmayan Yol I'/><author><name>Sezai Ozan Zeybek</name><uri>http://www.blogger.com/profile/15675814427350750049</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='26' height='32' src='http://bp0.blogger.com/_pZuE1ngcei4/R4TH4yynf8I/AAAAAAAAAAg/wzK72Gtj4Ck/S220/ozana_oto+kontrastla.jpg'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://2.bp.blogspot.com/_pZuE1ngcei4/TLNg2SjEN6I/AAAAAAAAAQg/gBEuUO473Aw/s72-c/images-4.jpeg' height='72' width='72'/><thr:total>3</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-21581557.post-2136747491785534442</id><published>2010-10-11T22:06:00.003+03:00</published><updated>2010-10-12T14:54:20.293+03:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='itaatsizlik'/><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='savaş'/><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='kürtler'/><title type='text'>İnkar Edilmiş Hayatlar :Dönüşü Olmayan Yol II</title><content type='html'>&lt;div style="text-align: left;"&gt;&lt;i&gt;Hasan Bildirici’nin Dönüşü Olmayan Yol isimli kitabı hakkındaki ikinci yazı:&lt;/i&gt; &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bu ikinci kısımda PKK içindeki cinsiyet ve sınıf ayrışmalarının romanda nasıl dile getirildiğini ve arada kalanların yaşadığı zorlukları anlatacağım. Ancak başından bir şerh düşmek istiyorum. Buradaki amaç, “bakın PKK nasıl baskıcı bir örgütmüş” demek değil. Bir kere kısıtlamalar sadece PKK’ya has değil. Askeri otoriteler tarafından durmaksızın kişilere, özgürlüklere müdahale edilen bir sistemde sorunsuz yaşayıp PKK’ya tu-kaka demek meselenin özünü tamamen ıskalamak anlamına gelir. Romanda anlatılan gerilimin ve yaşanan zorlukların hakkını vermek için önyargılardan ve basmakalıp fikirlerden uzak durmak gerekiyor; zira karşıdakini anlamanın ve bu esnada iki tarafın birbirini değiştirdiği bir ilişki kurmanın yegane yolu bu.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;div class="separator" style="clear: both; text-align: center;"&gt;&lt;a href="http://4.bp.blogspot.com/_pZuE1ngcei4/TLQjnJMo5nI/AAAAAAAAAQk/eV1meOfKnvI/s1600/gerilla7.jpg" imageanchor="1" style="margin-left: 1em; margin-right: 1em;"&gt;&lt;img border="0" height="240" src="http://4.bp.blogspot.com/_pZuE1ngcei4/TLQjnJMo5nI/AAAAAAAAAQk/eV1meOfKnvI/s320/gerilla7.jpg" width="320" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;/div&gt;&lt;br /&gt;Kitabın konusu kısaca şöyle:&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Rojda İstanbul’da okuyan üniversiteli bir öğrencidir. 1992 yılında ailesini ziyaret etmek için Tatvan’a giderken otobüsle yolun kenarında bir gerilla ölüsüne rastlarlar.&lt;span class="fullpost"&gt; Otobüstekiler, isminin sonradan Rozerin olduğunu öğreneceğimiz gerillanın cesedini ne yapacağını bilemez. Şehre götürüp gömmek askerin husumetini çekecek, orada bırakmak ölüye saygısızlık anlamına gelecektir. Ceset alelacele gömülür. Ancak Rojda’nın hayatı bu olayla beraber köklü bir şekilde değişir.   Rojda’nın ölen gerilla Rozerin’in üstünden çıkan not defterini bulmasıyla başlayan hikaye, genç kadının askerlerle ve gerillayla yaşadığı olayları, üniversiteyi bırakmak zorunda kalışını, ailesiyle arasının açılmasını ve nihayetinde dağa çıkmak/çıkmamak arasında kalışını anlatıyor. Roman bir yandan Rojda’nın hikayesini anlatırken diğer yandan Rozerin’in tuttuğu defterdeki geçmiş olayların ve diğer karakterlerin izini sürüyor. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Defteri bulduktan sonra Rojda, Rozerin’in yerine geçiyor: Bir yandan dağın ve şehrin arasında sıkışmış kendi hikayesini, diğer yandan Haydar ve Sarya arasındaki yasak aşkı yazmaya devam ediyor. Bu sayede Rozerin, Sarya, Haydar ve Rojda’nın hayatları birbirine bağlanıyor.  Parça parça, birkaç kişi tarafından yazılmış, çoğul ama her zaman eksik ve her an kaybolabilecek hikayeler okuyoruz defterde.  Her karakterin hikayesi diğerinin hikayesi içinde anlam buluyor.  &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Romanda sık sık devletin Kürtleri inkar edişi üstünde duruluyor. Ancak romanda gördüğümüz kadarıyla PKK tarafında da savaş koşulları çeşitli yasaklar ve inkarlara yol açıyor. Kadın erkek ilişkileri, geçmiş yaşantılar, ayrık fikirler, uyumsuz davranışlar olumlu karşılanmıyor. Önderliğe yapılacak sert bir eleştiri yahut kamp hayatındaki “anti-sosyal” davranışların sürdürülmesi kişilerin “taş altı” edilmesine kadar gidebiliyor. Özel hayat, bir burjuva alışkanlığı olarak küçümseniyor, herkesin geçmişteki hayatlarını, devrimci bir muhasebe eşliğinde yönetime rapor etmesi talep ediliyor. Romandan alıntılıyorum:  &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;i&gt;Sarya [kapatıldığı beton sığınakta] her satırı zorlanarak yazıldığı belli olan üç rapor sundu. Üç raporu da yetersiz bulan kamp yöneticisi Ali, doyurucu bir dördüncü rapor yazması için iki günlük bir süre tanıdı Sarya’ya. Sarya’nın tek başına tutulduğu beton sığınağa kadar sokulan Rozerin, samimi ilişkisine dayanarak kapıdaki nöbetçi bayandan aldığı bir dakikalık konuşma izninde Sarya’ya şöyle bir şey söyledi:&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;-"Hatalı olduğunu, geçmişte gereksiz bir ilişki yaşadığını, fakat bundan sonra yalnızca özgürlük savaşçısı olacağını söyle."  &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;-"Ben zaten öyleyim Rozerin", dedi Sarya. “Buraya gelmeden önceki hayatım yaşandığı yerde kaldı. Sıradan bir yuvayı veya memurluğu tercih etseydim dağlarda ne işim vardı? Bitirmek üzere olduğum okulu bırakıp geldim ben”&lt;/i&gt;(s. 40).  &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bir başka yerde ise Sarya ve Haydar’ın gizli bir buluşmalarında şöyle bir konuşma geçer: &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;i&gt;-"Bizim yaşamımızda sevgiye yer yok Sarya... Aşka yer yok... Dokunmaya yer yok... Yüreğimi soğutan ve ürperten de bu."  &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;-"Çok garip", dedi Sarya Haydar’ın kar yanığı yüzünü öperken. “Üstünde konaklamış olduğumuz bu dağlar nice sevgiler yaşamış. Halk şarkılarında yalnızca bunlar söylenir. Bunlarla ağlanır, bunlarla gülünürmüş. Fakat bizde sevgi yasak, öğrenildiğinde insanı bitirecek bir şey... Kim yaptı bunu, nasıl oldu?”&lt;/i&gt; (s. 183).   &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Grup baskısı ve utançtan beslenen dışlama mekanizmaları (ne uğurda olursa olsun) insanları başka şekillerde ezmeye, dışarda bırakmaya devam ediyor. Romanın bir yerinde Zelal isimli gerillanın intiharını okuyoruz. Gizli aşkını ele vermiş olmaktan dolayı her fırsatta kınandığını, yaşama arzusunun tükendiğini öğreniyoruz. Bir süre sonra da bir el bombasıyla kendisini havaya uçurduğunu... İntihar, başta Rojda olmak üzere gerillalarda bir tür vicdan muhasebesine yol açıyor. “Bu dağlarda hayatın bir türkü gibi yaşandığı sözü yalnızca bir söylem,” diyor Rojda. “Herkes kendi hayalleriyle yaşıyor” (s. 195).  &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Romanda arada bir görünür olan başka bir gerilim de şehirli/okumuş gerillalarla köylü/okumamış gerillalar arasında. Sınıflı bir toplumdan bahsedilemese bile arada bir açıklık bulunduğunu söylemek mümkün. Hikayesi işlenen dört karakterin şehirli ve okumuş olması, çevreleriyle kurdukları ilişkilerin ve yaşadıkları iç çelişkilerin anlamlandırılmasında önemli bir ipucu veriyor. Bir noktada Dijwar isimli gerilla Sarya’yı şu şekilde eleştiriyor:  &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;i&gt;-"Bu mücadele ahbap çavuş ilişkileri üzeri yürümüyor Sarya Heval. Farklı bakışlar ve uzak gönül oyunlarına da yer yok bu mücadelede!"  &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;-“Açık konuş!” diye itiraz etti Sarya.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;-“Açık konuşuyorum... Yolda da ‘Ah Rozerin’ diye inlemiştin. Hem de birkaç kez... Kişisel ilişki geliştirmeyi çok seviyorsun. Rozerin’le de kişisel ilişkilerin çok sıkı fıkıydı. Aynı özel ilişkiyi Haydar arkadaşla da gözledim. Gerilla yapısı sadece seçkin kişilerden oluşmuyor. Burada ilkokul okumamış arkadaşlarımız var. Belki çok bilgili değiller ama yürüyüşleri problemsiz ve sağlam. Onlarla sıcak bir ilişkin oldu mu hiç? Varsa yoksa Rozerin ve Haydar Heval!..”&lt;/i&gt; (s. 254)  &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Kısaca söylemek gerekirse, Hasan Bildirici’nin romanında uyum sağlamayanların, kendilerinden beklenen ideal gerilla/ideal vatandaş olamayanların, geçmişten getirdiklerinden, korkularından, farklılıklarından bir çırpıda kurtulamayanların hikayesini okuyoruz. Bu anlamda romanın tartışmaya açtığı temel meselerden biri sınıfsal-cinsiyetçi ayrışmaların “yok ol!” denmesiyle yok olmayacağı. İşin aslı bunun Türkiye’deki “her vatandaş aynıdır” ısrarından farkını anlamak da kolay değil. Baskıyla yaratılan bütünlükler, amaçlar ne olursa olsun çökmeye mahkum. İşte roman, uymaya çalışıp da uyamayan bu dört insanın savruluşunu anlatmakta.   Dördünün hikayesi de birbirinden acıklı.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Rozerin dağda grubundan ayrı düşer, soğukta amaçsızca dolaşır, en sonunda yaşamaya katlanamaz ve intihar eder. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Haydar, dağ mücadelesine inanmadığı halde Sarya’ya aşkından ötürü dağa çıkar; dağ koşullarına uyum sağlayamaz, en sonunda soğuktan ellerini ve ayaklarını kaybeder. Tek başına kalır. Arkadaşlarını bulamaz, köylere sığınamaz, askere teslim olmayı ise zaten düşünmez. Yardım istediği köylüler kendisini bir yük olarak görür, biraz peynir-ekmek vererek köyden uzaklaştırırlar. Haydar’ın soğuktan parmakları düşer, tek tek... En son bir mağarada yapayalnız şekilde ayağını bir taş yardımıyla kendi kopartır.   &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Sarya ilk bakışta ideal gerilla olarak görünür. Kısa zamanda Garzan bölgesinin komutanı olmayı başarır. Coğrafyaya hakimdir, savaşçıdır. Ancak zaman içinde hem sevdiği Haydar’ın başına gelenler, hem Rojda’yı zorla dağa çıkararak verdiği yanlış karar kendisini içerden kemirir. Bir gece hain ilan edilme pahasına kamptan kaçar. Askere de teslim olmaz; arada kalır.   &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Rojda daha evvel dağa çıkmaya defalarca karar vermiş; ama her defasında vazgeçmiştir. Mücadeleci ve inatçıdır ama dayanıklı değildir; kırılgan ve hayalcidir. Zorla silah altına alındığı dağ hayatına uyum sağlayamaz. Kendisi de sonunda Sarya gibi Kürt hareketi ve Devlet arasında kalır, ikisine de yaranamaz. Dönemin Kürt siyasi partisi tarafından (DEP olduğunu tahmin ediyorum) ihanetle suçlanır. Kitabın sonunda hem asker hem Kürt hareketi temsilcileri ondan şehri terk etmesini isterken aslında ironik bir şekilde ortak bir paydada buluşmuş olurlar. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Kitapta arada kalmayanlar da vardır; göze batmayan ve husumet çekmeyenler... Sarya ve bir gerilla olan Melsa arasındaki konuşma bu gözle okunduğunda oldukça çarpıcıdır. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;i&gt;-“Sen çok tuhaf birisin” dedi Sarya ona. (...) “O kadar olay oldu, intiharlar yaşandı, yönetim değişikliği gerçekleşti, ama sen hiçbirinde ve hiçbir tartışmanın içinde olmadın. Sessiz ve sakin bir su gibi akıyorsun. Nasıl beceriyorsun bunu?”  (...) &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;-“Bizde en temiz iş sıradan kalmak ve tartışmaların merkezinde olmamaktır (...) Didişmeci ve hırslı bir kişiliğe sahipsen, aynı karaktere sahip insanlarla sürekli karşı karşıya geleceğini hesaplamalısın. Gerilla hayatında, dağların yalnızlığında, aşırı hırsla elde edebileceğin bir şey yok. Atamayla gelen, atamayla gider.”&lt;/i&gt; (s. 277-278)  &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Arada kalan en kalabalık grup ise köylülerdir. Kitapta birkaç yerde ordu ve gerilla arasında sıkışmış köylülerin çok zor bir hayat sürdürdüklerine tanık oluyoruz. Bir dağ mezrasında zorlu bir hayat yaşayan Salih: “Bizim işimiz dağdakilerden daha zordur.” der romanda. “Her gerilla grubunun ayrı bir isteği olur” (s. 234). Bir başka yerde gene Salih’in ağzından şunlar aktarılır: “Yük olmada sınır tanımıyordu dağdakiler! Bir tehlikeli iş bitmeden diğeri başlıyor, üstelik asla memnun kalmıyorlardı” (s. 244). &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;İki taraf arasında dengeli ve sessiz yaşama çabaları mezranın bulunduğu stratejik konum itibariyle mümkün olmaz. Nihayetinde romanın sonlarına doğru Salih ve ağabeyi Selim, ordu tarafından öldürülür, mezra tümüyle yakılır, hayvanlar kurşuna dizilir.  &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bir sonraki bölümde taraf olmanın bir zorunluluk haline geldiği&lt;br /&gt;bu çatışmacı ortamda hikayesi değersizleşen ve es geçilen insanları anlatacağım. &lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/21581557-2136747491785534442?l=ozanoyunbozan.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://ozanoyunbozan.blogspot.com/feeds/2136747491785534442/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=21581557&amp;postID=2136747491785534442&amp;isPopup=true' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/21581557/posts/default/2136747491785534442'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/21581557/posts/default/2136747491785534442'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://ozanoyunbozan.blogspot.com/2010/10/inkar-edilmis-hayatlar-donusu-olmayan.html' title='İnkar Edilmiş Hayatlar :Dönüşü Olmayan Yol II'/><author><name>Sezai Ozan Zeybek</name><uri>http://www.blogger.com/profile/15675814427350750049</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='26' height='32' src='http://bp0.blogger.com/_pZuE1ngcei4/R4TH4yynf8I/AAAAAAAAAAg/wzK72Gtj4Ck/S220/ozana_oto+kontrastla.jpg'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://4.bp.blogspot.com/_pZuE1ngcei4/TLQjnJMo5nI/AAAAAAAAAQk/eV1meOfKnvI/s72-c/gerilla7.jpg' height='72' width='72'/><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-21581557.post-4267906370673836564</id><published>2010-10-11T22:00:00.006+03:00</published><updated>2010-10-13T03:04:46.891+03:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='itaatsizlik'/><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='savaş'/><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='kürtler'/><title type='text'>Ne Orta Asya Bozkurtları Ne Medlerin Torunları: Dönüşü Olmayan Yol III</title><content type='html'>&lt;div style="text-align: left;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;i&gt;Hasan Bildirici’nin Dönüşü Olmayan Yol kitabı üstüne yazdığım üçüncü ve son yazı:&lt;/i&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Savaşmak bir şekilde birilerinin hayatını her zaman berbat eder. Amaç ne olursa, kim hangi tarafta savaşıyor olursa olsun... Elbette amaçlar önemlidir, adalet için savaşmak adil olmayan bir sistemi korumaya çalışmaktan elbette farklıdır. Ancak her durumda birtakım hayatlar heba olur, birtakım insanlar istemedikleri koşullarda yaşamak durumunda kalır. Dönüşü Olmayan Yol romanında da, savaş koşullarında yaşayan gerillaların istemeseler de sevdiklerine, dostlarına, hatta bazen tanımadıkları başka insanlara zarar verdikleri anlatılmakta. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;div class="separator" style="clear: both; text-align: center;"&gt;&lt;a href="http://1.bp.blogspot.com/_pZuE1ngcei4/TLT3eoqsCnI/AAAAAAAAAQs/SNYcMzkqtLY/s1600/images-2.jpeg" imageanchor="1" style="margin-left: 1em; margin-right: 1em;"&gt;&lt;img border="0" src="http://1.bp.blogspot.com/_pZuE1ngcei4/TLT3eoqsCnI/AAAAAAAAAQs/SNYcMzkqtLY/s1600/images-2.jpeg" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;/div&gt;&lt;br /&gt;Anakarakterlerden Sarya, Haydar’ın karda donmasına ve elsiz ayaksız kalmasına yol açan feci sonun müsebbibi olarak görür kendini. Rojda, hem annesinden hem babasından uzaklaşır, çok sevdiği babasının birkaç yıl ihtiyarlamasına, hapse girmesine sebep olur. Sait Mele’nin ailesi öksüz kalır, açlık ve sıkıntı içinde yaşamaya başlarlar. Avukat Şevket ve daha binlercesi faili meçhullere kurban gider. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;En kötüsü ise hem askerlerin hem de gerillaların paylaştığı ölüm korkusudur.&lt;span class="fullpost"&gt; Daha doğrusu sevdiğini kaybetmekten ötürü duyulan korku; namlunun hem arkasında hem de önünde yaşamaktan kaynaklanan ve her gün her gün yaşanan sürgit tedirginlik... Bu korkuyu hem Haydar ve Sarya’nın hikayesinde hem de Yüzbaşı Kemal’in karısının her gün kocasının yolunu gözlerken hissettiklerinde okuyoruz. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Hasan Bildirici bu savaş coğrafyasında kısılıp kalmış hayatları anlatırken iki tarafa da bakmayı ihmal etmiyor. Yüzbaşı Kemal’in ve üstünde çok durulmamış olsa da karısının hikayesi farklı taraflara düşmüş insanların ortak yazgılarına dair belli ipuçları veriyor. Romanda asker ailelerinin hayatı şöyle tasvir ediliyor: &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ankara ve İstanbul gibi büyük şehirlerle kıyaslandığında, gizlilikle donatılmış buradaki yaşamın hapishaneden farkı yoktu. Çarşı pazara alış veriş için çıkmak dahi silahlı güçlerin şehir teftişini andırıyordu. Eşsiz-dostsuz bir şekilde evlere kıstırılmış kadınlar ve duvarın bu yüzüne mahkum edilmiş mutsuz çocuklarla, katlanılması güç bir aile hayatı sürüp gidiyordu (s. 202).&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Kitaptaki “düşmanların” tek bir bütün olmaması, Türk ordu mensupları arasında çeşitli karakterlerin, farklılıkların, kimi zaman ortaya çıkan insani duyguların anlatılması bana göre romanın en kuvvetli yönlerinden biri. İnsani duygular arasında acımasızlık da var, “düşmanı” sebepsiz yere salıverdiren bir tür merhamet de... &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Kürt tarafında da çekilen acılar, duyulan endişeler yaşamayı zorlaştırıyor. Aynı şekilde Kürt tarafında da tek bir sesten bahsetmek mümkün değil. Farklı fikirler, farklı öncelikler, itirazlar duyulur oluyor romanda. Rojda’nın babası öğretmen Cemil’in bir yerde kızına isyanı bu gerilimi yansıtmaktadır:&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;i&gt;-“Hala tehlikeli işlerle uğraşıyorsunuz” dedi [Cemil Hoca].&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Rojda bu söze bir tepki vermedi. Yüzündeki solgun ifade Cemil Hoca’nın sabrının kalmadığını anlatmaya yetiyordu:&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;-“Bu çocuk halinizle bir de dağlara çıktınız! Boynunuzdan büyük işlere kalkışmakla halkın sükunetinin canına okudunuz. Bak şimdi de bırakıp geldin arkadaşlarını! Bir süre önce de bizi aşağılıyordun. Değer miydi kızım?”&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;-“Yeter baba!” diye müdahale etti Rojda. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;-“İşinize gelmedi mi susturuyorsunuz hemen. Boşalan bunca köy, cinayetler... Dağ başlarında vurulup kalanlar... Vebali ağır şeylerdir bunlar... Diyeceksiniz ki hepsini devlet yaptı. Evet devlet yaptı. Siz ona yapması için fırsat sundunuz. Avukat Şevket geri gelecek mi? Mele Sait’in çocuklarına kim bakacak? Yuvadan erken düşmüş yavru kuşlar gibisiniz! Şu halinize bakın! Uçmaya takatiniz yok”&lt;/i&gt;(s. 318).&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Cemil Hoca eğitim almış, öğretmen olmuş, kendi kimliğini inkar pahasına yıllarca ilköğretim kurumlarında öğrencilerine Türküm-Doğruyum-Çalışkanım belletmiş biridir. Bunun ne kadar yanlış olduğunun, öğrencilerine dürüst davranamadığının farkında olan vicdanlı bir insandır. Ancak gene de romanda Cemil Hoca, yurtsever ve bilgili olmasına rağmen geçmişin atıllığını hala üstünde taşıyan, çözümü erteleyen biri olarak resmedilir ve sahiplenilmez. Rojda başka bir yerde ailesinin tepkisini şu şekilde geçiştirir: &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;i&gt;-“Boşver!” dedi Rojda. “Babam kendinde değil. Çok kötü günler yaşadı. Annem ise her zamanki annem: Tedirgin, ürkek, korumacı... Hayata kendi ailesinin penceresinden bakar yalnızca. Başka bir penceresi yok” &lt;/i&gt;(s. 319). &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Romanda bize gösterilen devamlı surette ikincil konumlara itilen bu türden ikircikli hayatlardır. Koşullar herkesi taraf olmaya ve kesin tavırlı olmaya iterken arada kalanlar bencillik, atıllık, fikirsizlik suçlamalarına maruz kalırlar. Roman, bu türden bir siyasi kamplaşma ortamında üçüncü kişilere uygulanan hoyratlığı başarılı bir şekilde ortaya koyar. Rojda’nın ve annesi Remziye Hanım’ın yaşadığı çatışma bunun en bariz şekilde açığa çıktığı yerlerden biridir. Rojda annesini olanları anlayamamakla, “taksitli” bir hayat süren bir memur karısı ve ev kadını olmakla, en önemlisi bencil olmakla itham eder. Bir yandan büyük haksızlıklarla mücadele etmeye çalışan Rojda, romanda aslında hemen herkes kadar zor bir hayat sürmekte olan annesinin hayatı ve yaşadıkları üstüne uzun boylu kafa yormaz. Kocası ve kızı işkenceden geçirilen, eve hapsolmuş, hem askerin hem PKK’nın evine sık sık baskın yaptığı kadının yaşadıkları değer görmez.  Remziye Hanım’ın hayatı “taraf olmayanların bertaraf olacağı” tehditleri üstüne kurulu bir coğrafyada tarifsiz ve değersiz olarak kalmaya devam eder.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Kısaca, roman gerilla hayatının çelişkilerini, kendi içinde muhafaza ettiği ayrımları, sorunları anlatırken diğer yandan bu toprakların önemli meselelerine parmak basıyor; arada kalıp savrulanlar üstüne düşünmeyi mümkün kılıyor. Hasan Bildirici, bize çok katmanlı bir hikaye anlatıyor ve romanın neden çok önemli bir yazı türü olduğunu bir kere daha ispat ediyor. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ancak romanın göze batan en önemli kusuru konuşmalarda kullanılmış olan abartılı dil. Hatta o derece ki romanda sıradan-gündelik bir dil konuşana rastlamak zor; karakterler bir şair yahut felsefeci gibi uzun, ağdalı, gerçek hayata pek tekabül etmeyecek derinlikte yazılmış edebi metinler şeklinde konuşuyorlar. Yürüyüş sırasında yapılan basit bir sohbette bile: “Hayatlarımız taşınmaz birer yüke dönüştü. Sanki ayak bileklerimize bağlanmış birer paslı zincir taşımaktayız...” gibi fazla süslü cümleler, bir süre sonra gerçek bir konuşma hissi vermekten çıkıyor, sadece ezberlenmiş sözlerin söylendiği bir tiyatro havası yaratıyor. O anlamda bize olanı olduğu gibi anlatmaya çalışan bu romanda, hikayelerdeki derinliğin ve karmaşanın zenginliği, kişilerin karşılıklı konuşmalarında kayboluyor. Yazar kendi dilini yarattığı karakterlerden ayırmayı, her karakter çevresinde farklı ve sade bir dil zenginliği oluşturmayı başaramıyor. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ancak buna rağmen fikir yazılarının sahip olmadığı bir kuvveti var romanların. Bize hikaye anlatıyor ve hikayeler doğaları gereği her zaman eksik, her zaman ikircikli... Hikaye anlatan insan tek bir fikri savunamaz; çünkü hikayeler her zaman “ama” diye bağırırlar, şerh düşerler, yan bilgi verirler... Bunu Hasan Bildirici’nin fikir yazıları ve roman dili arasındaki farklarda dahi görmek mümkün üstelik. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Hasan Bildirici kendi deyimiyle “PKK ile örgütsel bağı olmayan; ama yakın ilişkileri olan biri. ’80 döneminde hapse girmiş, işkence görmüş, yurtdışına kaçmak durumunda kalmış. Özerklik, federasyon, kültürel haklar gibi “ara” çözümleri reddediyor; ayrı bir Kürt Devleti’nin kurulması gerektiğini savunuyor. O anlamda bu ülkede yaşayan pekçok Kürt ile, hatta PKK ile sık sık ters düşüyor. Kısa yazılarında da romanda kurduğu dilden daha keskin, daha polemikçi, daha az çelişki ve daha az arada kalmışlık içeren bir dil kullanıyor. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bana göre romanında kurduğu hayatın karmaşıklığından beslenen farklı katmanları bu kısa yazılarda kaybediyoruz. Bir taraf Kürtler diğer taraf Türkler oluyor. Kısa yazılarında “Medlerin torunları ayağa kalkıyor” gibi çok sorunlu milliyetçi köken anlatılarına bir anda savrulabilen Hasan Bildirici, toprağı etnik-milliyetçi sıfatlarla nitelemeye devam ediyor: Türk toprağı, Kürt toprağı gibi. O anlamda toprak gene diğerleri pahasına oluşturulan bir kimlik meselesi ve dolayısıyla sadece bir grubun mülkü olarak tarif ediliyor. Kürt olmayanlar, Kürt olamamışlar ve arada kalmışlar ile toprağın bağı kopartılıyor. Diğer bir deyişle toprağı bir ırkla, dinle, mezheple, ayrım yaratan bir sıfatla isimlendirmek karşımızdaki en büyük sorun olarak dururken verili çatışmanın dilini sahiplenmek bunların dışında düşünmeyi zorlaştırıyor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Her ucu açık metinde olduğu gibi, Dönüşü Olmayan Yol’dan da birkaç farklı sonuç çıkarılabilir. Ancak bir okuyucu olarak benim vardığım en önemli sonuç şu oldu: Bir mücadelenin hiçbir zaman sadece iki tarafı yoktur. Var olan söylemler her ne kadar iki tarafı birbirinden kalın çizgilerle ayırmaya uğraşsa da birtakım ortaklıklar aslında orayı ve burayı birbirine bağlamaktadır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bu minvalde, politik mücadeleyi bir zıtlık üstünden basitleştirmek aslında politikanın alanını daraltıyor. “Onlar” ve “Biz” diye ayrım yapmak hem “onları” hem “bizi” kesen ayrımları hasıraltı etmeye yarıyor. Diğer bir deyişle, düşman ve zıtlık siyaseti hemen burnumuzun dibindeki başka adaletsizlikleri, başka ayrımları ve en önemlisi ortaklık kurulabilecek olası ittifakları gizliyor. Daha doğrusu bunlar “ana çelişki” giderilene kadar “ikincil mücadeleler” olarak imlenip ileri zamanlara tehir ediliyor. Bu esnada birtakım hayatlar ikincil addediliyor ve kenara itiliyor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Zamanında verilmiş her haklı savaşın, kurtuluş hareketinin, zorbalara karşı isyanın iktidarı ele geçirir geçirmez yozlaşmasında bu dilin etkisini hatırlamakta fayda olduğunu düşünüyorum. Eğer direniş, süreç boyunca düşman bellediğine benziyorsa, düşmanı gibi hareket ediyorsa, düşmanı gibi konuşmaya başlıyorsa, bir süre sonra kendisi en büyük düşman haline geliyor. Tarih, ne yazık, bunun örnekleriyle dolu. O yüzden beraber değişmek önemli. O yüzden Kürt meselesi üstüne düşünürken Türklüğü sorgulamak (ve tam tersi), iki tarafı da kesen sınıfsal-cinsiyetçi ayrımları eleştirmek, bizi ayıranlar kadar ortak sorunlar üstüne kafa yormak gerekli. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;En önemlisi yapılmış ayrımların kenarında kalanları; kendini Türk-Kürt zıtlaşmasının dışında bulanları; toprağa, dağa, taşa, kuşa, böceğe ırkla, mezheple bakmayanları akılda tutmak başka bir siyaset dili geliştirebilmek için hayati önem taşıyor. Ne Orta Asya Bozkurtları ne Medlerin torunları... Başka bir dünya hayal etmemiz lazım. Hemen, şimdi...&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/21581557-4267906370673836564?l=ozanoyunbozan.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://ozanoyunbozan.blogspot.com/feeds/4267906370673836564/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=21581557&amp;postID=4267906370673836564&amp;isPopup=true' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/21581557/posts/default/4267906370673836564'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/21581557/posts/default/4267906370673836564'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://ozanoyunbozan.blogspot.com/2010/10/ne-orta-asya-bozkurtlar-ne-medlerin.html' title='Ne Orta Asya Bozkurtları Ne Medlerin Torunları: Dönüşü Olmayan Yol III'/><author><name>Sezai Ozan Zeybek</name><uri>http://www.blogger.com/profile/15675814427350750049</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='26' height='32' src='http://bp0.blogger.com/_pZuE1ngcei4/R4TH4yynf8I/AAAAAAAAAAg/wzK72Gtj4Ck/S220/ozana_oto+kontrastla.jpg'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://1.bp.blogspot.com/_pZuE1ngcei4/TLT3eoqsCnI/AAAAAAAAAQs/SNYcMzkqtLY/s72-c/images-2.jpeg' height='72' width='72'/><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-21581557.post-8284149551889033237</id><published>2010-10-07T02:31:00.003+03:00</published><updated>2010-10-07T12:37:00.684+03:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='itaatsizlik'/><title type='text'>İnan Süver'in Cezaevinden Başbakana Yazdığı Mektup</title><content type='html'>&lt;i&gt;Askere gitmeyi reddeden İnan Süver, Başbakan Recep Tayyip Erdoğan'a yazdığı mektupta bir sivil ölü haline getirildiğini söylüyor, bu sebeple idamını istiyor. 2001'den beri devlet "ben kimseyi öldürmem" diyen İnan Süver'in hayatını çalıyor. Ama o gene de "öldürmektense ölmeyi tercih ediyorum; ben buradayım, buyrun!" diye sesleniyor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;div class="separator" style="clear: both; text-align: center;"&gt;&lt;a href="http://1.bp.blogspot.com/_pZuE1ngcei4/TK0Gg35Q3AI/AAAAAAAAAQI/pQky-6Q6cqA/s1600/images.jpeg" imageanchor="1" style="margin-left: 1em; margin-right: 1em;"&gt;&lt;img border="0" src="http://1.bp.blogspot.com/_pZuE1ngcei4/TK0Gg35Q3AI/AAAAAAAAAQI/pQky-6Q6cqA/s1600/images.jpeg" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;/div&gt;&lt;br /&gt;İnan Süver'in cezaevinden yazdığı mektubu aynen koyuyorum&lt;/i&gt;:&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Size bu mektubu kural ve yönetmeliğine uymadığımdan dolayı diğer mahkumlardan ayrı, tek başıma kaldığım 20 metrekarelik koğuşumdan, gecenin 03.20 sinde, uykusundan çoğu zaman olduğu gibi bağırarak uyanmış, gecenin karanlığında kimsesizlik ve yalnızlık bunalımına düştüğüm anlarda yazıyorum.&lt;br /&gt;&lt;a name='more'&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;23 Temmuz 2001 yılından bu yana ısrarla ve inatla asker edilmek isteniyorum. Oysa ben 3 çocuk babası/inşaat işçisi/kimsenin tavuğuna kış/kimsenin de kedisine pisi pisi etmemiş/bilerek ince belli kara karıncayı incitmemiş/hep güçsüzden/hep kaybedenden yana olmuş(futbolda bile hep küme düşme tehlikesinde olan takımları tutmuş)/asla kimseye hükmetme derdinde olmayan, aynı zamanda kimsenin de emrine girmeyen, yalnız doğmuş, yalnız gömüleceğini bilen, buna göre yaşamak isteyen biriyim. Hal böyle iken 17 bin faili meçhul cinayetin işlendiği/4000 köyün yakıldığı/köylerinden yurtlarından zorla şehirlere göç ettirilen milyonlarca aç perişan yaşamların olduğu/50 000 gencin öldürüldüğü/kardeşin kardeşe düşman edilip kinlendirildiği/milyonlarca gencin ruhsal rahatsızlıklara itildiği/binlercesinin de intiharlara sürüklendiği lanet savaş ve savaşma sanatı denen askerliği yapamıyorum, yapmıyorum. Ana kuzusu, tığ gibi, sakalı doğrudüzgün çıkmamış gençlerin de yapmasını istemiyorum.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bu lanet savaşınıza kimsenin, tek bir gencin bile katılmaması için ne gerekiyorsa var gücümle yapacağım. 9 yıldır düştüğüm asker kaçaklığı durumu ile vatandaş olarak hiçbir hakkımdan yararlanmadım. Sivil ölü olarak çok zor koşularda yaşadım. 3. keredir askeri cezaevine alınıyorum. Özellikle 2003 yılındaki 4 ay hükümlü olarak kaldığım Şirinyer askeri cezaevinde işkence, kötü muamele ve hakaretlere maruz kaldım. İlk ceza evine girişte arama adı ile makatlarımıza kadar kontrol edilip sabah 06.30 dan akşam 07.00'ye kadar eğitim, spor ve cezaevi temizliği adı ile hem çalıştırılıp hem coplandık. Başımız eğikti. Çenemiz göğsümüze yapışık vaziyette çalıştırılır coplanırdık. Havalandırmada eğitim diye ayaklarımızı [yere] vurdururlardı. Sert vurmayanlar coplanırdı. Banyoya 15-16'şar kişi olarak toplu ve çıplak götürülürdük. Anlatırken akıl durgunluğu yaşadığım, gözümün önünden yıllardır gitmeyen bu uygulamaları yaşadığım bu cezaevindeyim. Burada beni hiçbir mahkumla görüştürmüyorlar.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Zulüm etmeyin. Zulme boyun eğmeyin, diyen peygamberin ümmeti olduğumuzu söylüyordunuz. Peki bu çelişki nedir? Ya olduğunuz gibi ya da göründüğünüz gibi olun diyen Mevlana ile aynı dine mensup olduğunuzu söylüyorsunuz. O zaman bu yalan dolan niye? Kur'an haksız yere kimseyi öldürmeyin diyor. Oysa sizin yetkiniz ile hergün onlarca genç, kadın, çoluk çocuk ölüyor. Yazıktır, günahtır. Yapmayın. İnancınıza sahip çıkacak cesaretiniz yoksa inancınız da sağlam değildir. Daha bir kaç ay evvel, Van Özalp'da evinin önünde oynarken atılan bomba ile ölen çocuğa, daha dün patlayan mayın ile ayakları kesilen 15 aylık bebeğe yazıktır, günahtır. Öyle bir hale geldik ki kimse yaptığı eylemi de kabul etmiyor. Bu ne biçim bir dünya? İnsanlar zevk için toplu katliamlar yapıyor. Oysa eylem yapan sesini duyurmak için yapar/yaptığı eylemi de kimsenin üstlenmesine izin vermez diye bilirdim ben. Demek ki içinde canilik olan biri o bölgede katliam yapıp rahatlıkla birilerinin üzerine atabiliyor.Bu ne biçim bir cehennem aklım almıyor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Velhasılı kelam hatırlamışken söyleyeyim. Davullarla zurnalarla halay çeken ailelerin askere gönderdiği bu gençlerin kimisi gençliklerinin heyecanı kimisi de yine içine düştüğü gençlik bunalımı ile ya firar ediyor/veya gittiği izinden 6 gün geç dönüyor/veya uykusunun ağırlığına dayanamayıp nöbette uyuyor diye Askeri Ceza Kanunları'na göre 6.5 ay cezaevine atılıyor. Sizce bir gencin izinden 6 gün geç geldi diye 6.5 ay askeri cezaevine atılması akıl karı mı? Üstelik bu süre askerlikten de düşmüyor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Lütfen şu Milli Savunma Bakanınıza bir çimbik atın da uyansın uykusundan. Askeri ceza kanunlarındaki yanlışları görsün. Öyle takım elbise giyip limuzinlerde kalabalık korumalar ile şehirden şehre hava atıp durmasın. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bana özel idam kararı verilmesini istiyorum. Yani idamımı istiyorum.&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/21581557-8284149551889033237?l=ozanoyunbozan.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://ozanoyunbozan.blogspot.com/feeds/8284149551889033237/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=21581557&amp;postID=8284149551889033237&amp;isPopup=true' title='1 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/21581557/posts/default/8284149551889033237'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/21581557/posts/default/8284149551889033237'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://ozanoyunbozan.blogspot.com/2010/10/inan-suverin-cezaevinden-basbakana.html' title='İnan Süver&apos;in Cezaevinden Başbakana Yazdığı Mektup'/><author><name>Sezai Ozan Zeybek</name><uri>http://www.blogger.com/profile/15675814427350750049</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='26' height='32' src='http://bp0.blogger.com/_pZuE1ngcei4/R4TH4yynf8I/AAAAAAAAAAg/wzK72Gtj4Ck/S220/ozana_oto+kontrastla.jpg'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://1.bp.blogspot.com/_pZuE1ngcei4/TK0Gg35Q3AI/AAAAAAAAAQI/pQky-6Q6cqA/s72-c/images.jpeg' height='72' width='72'/><thr:total>1</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-21581557.post-7691924820777292813</id><published>2010-09-24T02:41:00.022+03:00</published><updated>2010-10-07T09:53:53.829+03:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='tarih'/><title type='text'>Düşmanımdan Korkmam Devletimden Korktuğum Kadar</title><content type='html'>Devlet bizi kimden korur? Türkiye’de buna verilmiş cevapların çokluğu şaşırtıcıdır. Malum, dört tarafımız hainlerle, alçaklarla doludur. Doğudan batıya, kuzeyden güneye hangi yöne gidilse bir düşmana rastlanır. Üstelik içimizdeki düşmanlar pek bir yaman, pek bir sinsidir. Devlet bizi önce içimizdeki düşmanlardan korur. İçerde dışarda herkes Türkiye’yi bedbaht etmek için uğraşmaktadır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;div class="separator" style="clear: both; text-align: center;"&gt;&lt;a href="http://3.bp.blogspot.com/_pZuE1ngcei4/TJvkpVzQXAI/AAAAAAAAAPs/R1HKZ3_0vm0/s1600/Screen+shot+2010-09-23+at+15.14.01.png" imageanchor="1" style="margin-left: 1em; margin-right: 1em;"&gt;&lt;img border="0" src="http://3.bp.blogspot.com/_pZuE1ngcei4/TJvkpVzQXAI/AAAAAAAAAPs/R1HKZ3_0vm0/s320/Screen+shot+2010-09-23+at+15.14.01.png" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="separator" style="clear: both; text-align: center;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;Biliyorum; bu ülkede gerçekten bu kanaati değiştirmek zor. Devletlerin bizi koruduğu yalanını ifşa etmek, hele bunu Türkiye örneği üzerinden anlatmak hepsinden daha zor. Ordu bir an için sınırları bıraksa Ermeni-Rum-Arap-Rus hepsi toplanıp hop diye işgale başlayacaklarına herkes inanmıyor belki; ama yıllarca sistematik şekilde yürütülmüş bir korku siyasetinin sonucunda birçoğumuz ordusuz, savaşsız, silahsız, tehditkar olmayan bir hayatın nasıl olabileceğini unutmuşuz. Aptal siyasetine realite demek gibi bir çarpıklık çıkmış ortaya. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bu ülkede düşman diye bellenenlerin bizatihi devlet tarafından üretildiğini fark etmek gerekiyor. Üretmek derken, iki anlamda: Bu düşmanların büyük bir kısmı uydurulmuş fantazilere, masallara dayanıyor. Tehdit algısını canlı tutmak için birtakım şişirilmiş düşmanlara ihtiyaç duyulmuş. Diğer bir kısım somut düşmanlıklar ise bizzat  devletin uygulamalarının sonucunda oluşmuş zaten: tepesine basılanlar, toprağı çalınanlar, yaşamları boyunca dışlananlar... &amp;nbsp;Her iki durumda da düşmanlık dediğimiz devletlerin ortaya çıkış ve varoluş sebebi. Kısaca durumu şöyle izah edebilirim: Düşmanımdan korkmam devletimden korktuğum kadar.&lt;br /&gt;&lt;a name='more'&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;Korku siyasetinin nelere muktedir olduğunu, insanlara hangi masalları anlattığını, nasıl düşman yarattığını ve dünyayı nasıl yaşanmaz bir yer haline getirdiğini anlatmak için başka bir örneğe, Amerika Birleşik Devletleri’ne bakmayı öneriyorum. Herhalde korku siyasetinin en şatafatlısı, en arsızı uzun süredir orada imal ediliyor, oradan dünyaya pazarlanıyor. Ancak başından belirtmem lazım: Derdim Amerika’yı aşırıya kaçmış bir yer olarak resmedip buraların hala iyi durumda olduğunu ima etmek değil. Aksine hem burada hem orada devletlerin düşman üretme siyasetine dikkat çekmek istiyorum ve pekçok insanın vicdanını rahatsız eden Amerikan örneğinden yola çıkarak bizi kendi devletimiz üstünde düşünmeye ve korkularımızı sorgulamaya davet ediyorum. Devlet tarafından etkin bir şekilde yaratılıp sürdürülen korkuların galiz bir örneğini önümüze koyarak düşündürmek istiyorum.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bir isimle başlayayım: Leo Strauss. Kendisi bugünkü yeni-muhafazakar dalganın fikir babası olarak anılıyor. Şikago Üniversite’sinde, New York’taki The New School’da ve daha evvelinde İngiltere’de Cambridge’te ders vermiş bir siyaset felsefecisi.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;table cellpadding="0" cellspacing="0" class="tr-caption-container" style="float: left; margin-right: 1em; text-align: left;"&gt;&lt;tbody&gt;&lt;tr&gt;&lt;td style="text-align: center;"&gt;&lt;a href="http://2.bp.blogspot.com/_pZuE1ngcei4/TJvj-PXEt_I/AAAAAAAAAPc/B_02iMwtxZA/s1600/Screen+shot+2010-09-23+at+15.01.51.png" imageanchor="1" style="clear: left; margin-bottom: 1em; margin-left: auto; margin-right: auto;"&gt;&lt;img border="0" height="125" src="http://2.bp.blogspot.com/_pZuE1ngcei4/TJvj-PXEt_I/AAAAAAAAAPc/B_02iMwtxZA/s200/Screen+shot+2010-09-23+at+15.01.51.png" width="200" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;/td&gt;&lt;/tr&gt;&lt;tr&gt;&lt;td class="tr-caption" style="text-align: center;"&gt;Leo Strauss&lt;/td&gt;&lt;/tr&gt;&lt;/tbody&gt;&lt;/table&gt;1899’da bugünkü  Alman topraklarında doğuyor. Birinci Dünya Savaşı’nda Alman ordusunda savaşıyor; ancak daha sonra Yahudi olduğu için ülkeden kaçmak zorunda kalıyor. Siyonizme (siyonizmin tehlikelerinin farkında olmakla birlikte) sempati duyuyor. (Bunu yazdığım anda Türkiye’de ne yazık ki çok yaygın bir repertuarın içine düşmekten korkuyorum. Dünyadaki bütün marazları Yahudilikle, ırkla, soyla sopla açıklayan araştırmacıların yaptıklarına mesafeli durduğumu hemen belirteyim; ancak bir yandan da Amerika’daki muhafazakar kanadın ne tür bir kozmolojiyle beslendiğini vurgulamanın önemli olduğunu düşünüyorum).&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;İşin doğrusu, Leo Strauss’u tek başına bugünkü yeni-muhafazakarların iktidar hevesinin ve dünya görüşlerinin kökenindeki adam olarak görmek durumu fazla basitleştirmek olur. Ancak gene de onun öğretilerinin, bir miktar da çarpıtılmak suretiyle, bu grubun düşünceleri üstünde etkili olduğunu söylemek mümkün.  Bunlardan belki en önemlisi Strauss’un liberalizme karşı aldığı duruş. (Aklınıza bugün kullandığımız neo-liberalizm’deki liberalizm gelmesin). &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Strauss’a göre liberalizm, bireysel hakları öne çıkararak toplumu toplum yapan değerleri aşındıran, ortak zemini yok eden ve en nihayetinde nihilizme yol açan bir sistem. (Amerika’da uzun sürmüş sivil haklar mücadelesinin o dönem liberalizm olarak anıldığını belirteyim). Amerikan toplumu ona göre içerden çürümekte, özgürlük kisvesi altında kendi sonunu hazırlamaktadır. Amerika’da 1967 yılındaki şiddetli şehir ayaklanmaları da bunun bir göstergesi olarak telakki edilir. Yüzyıllarca dışlanan, köleleştirilen insanların başkaldırısı beyaz-muhafazakar çevrelerde tuhaf bir çarpıtmanın ürünü olarak “fazla gelmiş kişisel haklar” olarak görülür; çözülmekte olan bir toplumun göstergesi olarak değerlendirilir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bunun üstesinden gelmek için Strauss’un önerdiği yöntem Amerikancı ideolojiye sıkı sıkı sarılmaktır. İnsanları birarada tutan efsanelere, sembollere, ortak bir amaca ve elbette ortak düşmanlara ihtiyaç vardır. İyi ve Kötü arasındaki kadim savaş son derece basit ve hayatın karmaşıklığını teğet geçen bir tema olmakla birlikte, Strauss halkın buna ihtiyacı olduğunu düşünür. Üstelik yöneticilerin bu tarz efsaneleri korumak adına yalan söyleyebileceklerini, kendileri inanmasalar bile toplumun yüce çıkarı için iyi-kötü çevresinde şekillenmiş birlik duygusunu korumakla yükümlü olduklarını ileri sürer. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;İlginçtir, kendisinin çok sevdiği bir televizyon programı da bu fikirlerine örnek teşkil edecek mahiyettedir. Bir kovboy güzellemesi olan “Gunsmoke” isimli dizide beyaz şapkalı, iyiliği temsil eden Amerikan kovboyu kötüleri öldürerek huzuru korumaktadır. Strauss bu dizinin Amerikan değerlerini en iyi şekilde yansıttığını ve iyi kovboyun yüklendiği sorumluluğun Amerika’nın üstlendiği sorumluluğu temsil ettiğini söyler. &lt;br /&gt;&lt;table align="center" cellpadding="0" cellspacing="0" class="tr-caption-container" style="margin-left: auto; margin-right: auto; text-align: center;"&gt;&lt;tbody&gt;&lt;tr&gt;&lt;td style="text-align: center;"&gt;&lt;a href="http://3.bp.blogspot.com/_pZuE1ngcei4/TJvkRryPtGI/AAAAAAAAAPk/fphLN5_xGnk/s1600/Gun.png" imageanchor="1" style="margin-left: auto; margin-right: auto;"&gt;&lt;img border="0" src="http://3.bp.blogspot.com/_pZuE1ngcei4/TJvkRryPtGI/AAAAAAAAAPk/fphLN5_xGnk/s320/Gun.png" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;/td&gt;&lt;/tr&gt;&lt;tr&gt;&lt;td class="tr-caption" style="text-align: center;"&gt;Gunsmoke dizisinden bir vuruşma sahnesi&lt;/td&gt;&lt;/tr&gt;&lt;/tbody&gt;&lt;/table&gt;&lt;div class="separator" style="clear: both; text-align: center;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;Strauss’un öğrencileri arasında bugün tanıdığımız bazı meşhur isimler de vardır: Paul Wolfowitz, Francis Fukuyama gibi... Sorun olarak tespit ettikleri ahlaki yozlaşmaya buldukları panzehir herkesi birleştirecek ortak bir düşman yaratmaktır. Buldukları düşman da o zamanın şartları içinde elbette Sovyetler Birliği’dir. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ancak 1970’li yılların başında Nixon Hükümeti’nin dışişleri bakanı Henry Kissinger, Sovyetler Birliği ile işbirliği siyaseti gütmektedir. Yeni-muhafazakarların iyiyle kötünün kadim savaşı şeklinde ortaya attıkları yaklaşıma pragmatist bir çerçeveden bakarak uzak durur. 1972’de Amerika ve Sovyetler Birliği Kissinger'ın girişimleriyle nükleer silahların sayısının azaltılması konusunda karşılıklı olarak mutabakata varırlar. Nixon hemen akabinde halka yaptığı konuşmada artık Amerikalılar’ın korkmaması gerektiğini, korkuya dayanan siyasi iklimin sona ermekte olduğunu söyler. Vietnam Savaşı’na karşı yükselen seslerin ve 1968 hareketinin bunda etkisi büyüktür. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ancak Vietnam’daki hezimetin ve Watergate skandalıyla Nixon’un siyasi hayatının sona ermesinin ardından Yeni-muhafazakarlar yeniden harekete geçerler. Siyasi çevrelerden bugün de tanıdığımız iki önemli müttefik bulurlar: Dönemin savunma bakanı Donald Henry Rumsfeld ve prestijli bir konumdaki Beyaz Saray Personel Müdürü Richard Bruce “Dick” Cheney.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;table cellpadding="0" cellspacing="0" class="tr-caption-container" style="float: left; margin-right: 1em; text-align: left;"&gt;&lt;tbody&gt;&lt;tr&gt;&lt;td style="text-align: center;"&gt;&lt;a href="http://1.bp.blogspot.com/_pZuE1ngcei4/TJvlGGUXIMI/AAAAAAAAAP0/N8O-YLUdTXo/s1600/Screen+shot+2010-09-23+at+15.36.03.png" imageanchor="1" style="clear: left; margin-bottom: 1em; margin-left: auto; margin-right: auto;"&gt;&lt;img border="0" height="125" src="http://1.bp.blogspot.com/_pZuE1ngcei4/TJvlGGUXIMI/AAAAAAAAAP0/N8O-YLUdTXo/s200/Screen+shot+2010-09-23+at+15.36.03.png" width="200" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;/td&gt;&lt;/tr&gt;&lt;tr&gt;&lt;td class="tr-caption" style="text-align: center;"&gt;Donald Rumsfeld&lt;/td&gt;&lt;/tr&gt;&lt;/tbody&gt;&lt;/table&gt;Rumsfeld o dönem etkili bir lobi faaliyetine girişir. Aslında Sovyetler’in Amerika’yı işgal etmek için her an tetikte beklediğini, durmaksızın silah ürettiğini ve Amerika’nın en büyük düşmanı olduğunu iddia eder. Amerikan Başkanı Ford’u ikna ederek CIA’den ayrı bir araştırma komisyonun kurulmasına önayak olur. Komisyonun amacı Sovyet tehdidini belgelemek, Beyaz Saray’ı önlemler alması için ikna etmektir. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Komisyonun başına kendini “Sovyet zihin dünyasını deşifre edebilen bir uzman” olarak lanse eden Richard Pipes getirilir. Pipes, Amerikan siyasetini şekillendiren son derece önemli görevlerde bulunmuş, uzun yıllar Harvard Üniversitesi’nde ders vermiş bir profesör. Polonya’da doğmuş, ailesiyle beraber 1939 yılında Amerika’ya kaçmak zorunda kalmış. Yazılarında 1917 Devrimi’nin bir halk ayaklanması değil halka karşı kurulmuş bir despot rejim olduğu tezini işliyor. Hem Lenin’i hem Soljenitsin’i çeşitli vesilelerle Yahudi düşmanı olmakla suçluyor. (Ufak not: Richard Pipes'ın oğlu Daniel Pipes da Soğuk Savaş'ın ardından kendini başka bir "zihin dünyasını" deşifre etmeye vakfediyor. Kurucusu olduğu muhafazakar "Ortadoğu Forumu" isimli think-tank'in kuruluş bildirgesinde amacın "Amerikan çıkarlarını Ortadoğu'da korumak ve Ortadoğu'dan gelecek tehditlere karşı anayasal düzeni savunmak" olduğu söyleniyor).&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;table cellpadding="0" cellspacing="0" class="tr-caption-container" style="float: right; margin-left: 1em; text-align: right;"&gt;&lt;tbody&gt;&lt;tr&gt;&lt;td style="text-align: center;"&gt;&lt;a href="http://1.bp.blogspot.com/_pZuE1ngcei4/TJvlX-XEdFI/AAAAAAAAAP8/c2VB9gawEfI/s1600/Screen+shot+2010-09-23+at+15.39.21.png" imageanchor="1" style="clear: right; margin-bottom: 1em; margin-left: auto; margin-right: auto;"&gt;&lt;img border="0" height="125" src="http://1.bp.blogspot.com/_pZuE1ngcei4/TJvlX-XEdFI/AAAAAAAAAP8/c2VB9gawEfI/s200/Screen+shot+2010-09-23+at+15.39.21.png" width="200" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;/td&gt;&lt;/tr&gt;&lt;tr&gt;&lt;td class="tr-caption" style="text-align: center;"&gt;Paul Wolfowitz&lt;/td&gt;&lt;/tr&gt;&lt;/tbody&gt;&lt;/table&gt;Komisyonun diğer üyeleri arasında bugün iyi bildiğimiz Paul Wolfowitz gibi isimler de var. Wolfowitz, Bush Hükümeti'nde (2001-2005) savunma bakanı Rumsfeld'in yardımcılığını yapmış. Kendisi, Irak'taki sözde kitle imha silahları bahane edilerek gerçekleştirilen işgalin mimarlarından. Diğer pek çok Amerikan eliti gibi özgeçmişinde saygın bir Amerikan Üniversite'sinde (John Hopkins'te) ders vermişlik var. &amp;nbsp;Ardından Dünya Banka'sının başında icraatlerine devam etmiş. &amp;nbsp;CIA başkanlığı için bir süre ismi düşünülmüş.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;İşte bu komisyon, o yıllarda CIA yetkililerinin “Sovyetler dağılmakta olan bir rejim” saptamasına karşı çıkarak Amerika'nın aslında büyük bir tehdit altında olduğu tezini işliyor. Bu uğurda belgeleri çarpıtmaktan, çeşitli yalanlar üretmekten geri durmuyorlar. Dönemin CIA Sovyet Daire Başkanı Melvin Goodman, Rumsfeld ve Wolfowitz’in başını çektiği grubun hazırladığı raporların tamamen hayal ürünü olduğunu söylüyor. Hazırladıkları raporda radara lazer silahı diyorlar, akustik savunma sistemi olmayan Sovyet denizaltılarının mutlaka daha karmaşık bir savunması olduğunu, her an Amerika’yı vurabileceklerini iddia ediyorlar, Sovyet havacılık elkitaplarına dayanarak Sovyet askeri gücünün mükemmel seviyede olduğunu “kanıtlıyorlar”, gene askeri broşürlerdeki “Savaş Sanatı” gibi sözleri  İngilizce’ye kasıtlı olarak “İstila Sanatı” olarak çeviriyorlar. Kısaca Sovyetler'in büyük bir tehdit olduğunu kanıtlamak için ellerinden geleni yapıyorlar.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;CIA’in tüm itirazlarına rağmen bu komisyonun hazırladığı rapor lobi faaliyetlerinde kullanılıyor. “Amerika’nın Önündeki Tehditler Komisyonu” adı altında CIA’yi atıllıkla ve düşmanın şeytani gücünü küçümsemekle suçluyorlar. Üstelik çevrelerine o dönemin önemli isimlerini toplamayı başarıyorlar; bunlardan belki en önemlisi sonradan Amerikan başkanı olacak Ronald Reagan. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;1981 seçimlerinin kampanyası sırasında  Yeni-muhafazakar hareket o döneme kadar siyasetin dışında kalmış, oy kullanmayı bile dinsizlik olarak addeden radikal-hıristiyan grupları çevresinde toplamayı başarıyor. Seçim kampanyasında sık sık Sovyetler’in Amerika’yı yok etmeye programlanmış bir “şer odağı” olduğu vurgusu yapılıyor. Amerikan değerlerini, Amerikan demokrasisini, Amerikan özgürlüğünü korumak için bu şer odağının kafasının bir an evvel ezilmesi gerektiği mesajı veriliyor. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Reagan’ın seçimlerden zaferle çıkmasıyla beraber Yeni-muhafazakar kanadın yükselen isimleri önemli görevler üstleniyorlar. “Sovyet uzmanı” Richard Pipes, Reagan’ın başdanışmanı, gene aynı komisyondan Paul Wolfowitz ise Dışişleri Bakanlığı Siyaset Müsteşarı oluyor (Çeviri biraz garip oldu: Head of State Department Policy Staff).&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;İktidardayken gene tehdit ve düşman çevresinde siyaset üretmeye devam ediyorlar. Dünyadaki bütün “terör” örgütlerinin, Üçüncü Dünya bağımsızlık hareketlerinin, ve hatta şehir isyanlarının arkasında Sovyetler’in olduğunu, bu anlamda Sovyetler Birliği’nin kolu her tarafa uzanabilen ve hemen her taşın altından çıkan bir canavar olduğunu iddia ediyorlar. İşin tuhaf tarafı bu konuyla ilgili sundukları belgelerin bizzat CIA Sovyet Dairesi Başkanı Goodman tarafından yalanlanması. “The Terror Network” isimli bir kitaba dayandırılarak oluşturan korku hikayelerine istinaden şöyle diyor Goodman:  &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;"Kitabı gözden geçirdiğimizde, kitaptaki bazı bölümlerin bizim Sovyetler’e kara çalmak için Avrupa gazetelerinde yayımlattığımız uydurma haberlerden oluştuğunu fark ettik. Kitaptaki pekçok bölüm uydurmaydı."&lt;br /&gt;&lt;div style="text-align: right;"&gt;&lt;i&gt;Wikipedia, “The Terror Network” başlığı altında.&lt;/i&gt;&lt;/div&gt;&lt;br /&gt;İroniye bakın: Uyduran CIA, ardından kendi uydurduklarına gem vurmaya çalışan gene CIA. Yalanlar bir süre gerçek haline geliyor. Bu uydurma bilgilere dayalı belgeler &amp;nbsp;Amerika’nın dış siyasetini belirlemede etkili oluyor. Bunun sonucunda 1983 yılında Reagan, Amerika’nın sınır ötesinde gizli operasyonlar düzenlemesine müsaade eden yasayı onayladığında kirli operasyonlar ve korku siyaseti yasallık kazanıyor. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Eskiden Amerika’da korku siyaseti yok idi; ne olduysa bu Yeni-muhafazakarlık yüzünden oldu sonucu çıkmasın bu yazıdan. Düşmandan daha azılı düşman yaratan, düşmandan daha beter düşmana dönüşen iktidarların uzun bir tarihi var. İktidar olmak ve korkutmak çoğu zaman elele gitmiş. Amerika’nın 15 senelik bir  zaman dilimine bakmak bile bu işin ne kadar çirkin şekillerde yürüdüğünü göstermesi açısından önemli. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Türkiye'de de bunlara benzer hikayeler çıkıyor. Bu satırların yazıldığı tarihte (23 Eylül 2010) Ajans Haber Türk muhabiri Tülay Şubat'ın yaptığı haberden alıntılıyorum:&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;table cellpadding="0" cellspacing="0" class="tr-caption-container" style="float: left; margin-right: 1em; text-align: left;"&gt;&lt;tbody&gt;&lt;tr&gt;&lt;td style="text-align: center;"&gt;&lt;a href="http://2.bp.blogspot.com/_pZuE1ngcei4/TJykv2HIS2I/AAAAAAAAAQE/r7iqbGIv_YY/s1600/yirmibesoglu.jpg" imageanchor="1" style="clear: left; margin-bottom: 1em; margin-left: auto; margin-right: auto;"&gt;&lt;img border="0" height="160" src="http://2.bp.blogspot.com/_pZuE1ngcei4/TJykv2HIS2I/AAAAAAAAAQE/r7iqbGIv_YY/s200/yirmibesoglu.jpg" width="200" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;/td&gt;&lt;/tr&gt;&lt;tr&gt;&lt;td class="tr-caption" style="text-align: center;"&gt;Emekli Orgeneral Sabri Yirmibeşoğlu&amp;nbsp;&lt;/td&gt;&lt;/tr&gt;&lt;/tbody&gt;&lt;/table&gt;&lt;i&gt;İSTANBUL’da gayrimüslimleri hedef alan 6-7 Eylül Olayları ve 8. Cumhurbaşkanı Turgut Özal’ın suikastına karıştığı iddialarıyla gündeme gelen eski Milli Güvenlik Kurulu Genel Sekreteri Emekli Orgeneral Sabri Yirmibeşoğlu, Özel Harp Dairesi’ni HABERTÜRK’e anlatırken tarihi bir sırrı ağzından kaçırdı: “Halkın mukavemetini artırmak için düşman yapmış gibi Kıbrıs’ta bir cami yaktık.” &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Yirmibeşoğlu şöyle konuştu: “Gazeteci bana ‘Bu olay neden yapıldı?’ diye sorunca ona akademik düzeyde konuştum. Şunun için yapılır dedim; ‘eğer bir yerde halkın galeyana gelmesini bir mukavemet hareketini göstermesini arzu ederseniz sizin saygın değerlerinize düşmanın, karşı tarafın bir şey yaptığını, küçültücü hareket yaptığını gösterirseniz, halkı galeyana getirirsiniz. Özel Harp’te bir kural vardır; halkın mukavemetini artırmak için düşman yapmış gibi bazı değerlere sabotaj yapılır. Bir cami yakılır. Kıbrıs’ta cami yaktık biz. Cami yakılır mesela.” HABERTÜRK muhabirinin “Cami mi yaktınız?” diye sorması üzerine ağzından kaçırdığını fark eden Paşa “Mesela diyorum...” diyerek toparlamaya çalıştı. Seferberlik Tetkik Kurulu’nun 1953’te kurulduğunu belirten Yirmibeşoğlu, “Kurulun üç tane subayı vardı Ankara’da Karanfil Sokak’ta. Yeni bir teşkilattı, Kıbrıs’ta EOKA’ya karşı silah göndermek için” dedi.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;KIBRIS’ta 1955-58 yılları arasında 16, 1963-74 arasında ise 100’den fazla cami, mescit ve türbe Rumlar tarafından tahrip edildi. Baf’taki Cami-i Cedit 1964’te yakılarak yerle bir edildi. Lefkoşa‘daki Ömeriye ve Bayraktar camileri de defalarca bombalandı.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;b&gt;GÜNEYDOĞU ÖRNEĞİ &lt;/b&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Benzer bir itiraf da emekli Korgeneral Altay Tokat’tan gelmişti. Tokat, 2006 yılında verdiği bir röportajda, Güneydoğu’da görev yaptığı yıllarda, bölgeye yeni gelen memur ve hâkimlerin "işlerini ciddiye alıp hizaya girmeleri” için evlerinin yakınına birkaç bomba attırdığını itiraf etmişti.&lt;/i&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Anafikir şu: Düşman diye bellediklerimize düşman demeden evvel bir duralım; çünkü çoğu zaman düşman dediklerimiz aslında yalanlara, çarpıtmalara, propagandaya dayanıyor. Düşman hikayeleri etrafında savaşı, ölümü, kanı kutsayan; içerde-dışarda sürek avları başlatan, paranoyak bir ruh hali içinde yaşayan bir toplum yaratılıyor. Hayatın karmaşası iyiler-kötüler, biz-onlar, kahramanlar-hainler şeklindeki ayrımlarla yok ediliyor, çocuk masalından daha öte bir kurgusu olmayan kamplaşmalar zuhur ediyor. Kimi durumlarda insanlar hayatlarında hiç karşılaşmadıkları insanları öldürmeye koşullanıyor. Hatta bunun kahramanlık olduğu öğütleniyor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Eski, çok eski bir Amerikan Başkanı’nın, James Madison’un (1751-1836) dediğini hatırlamakta fayda var.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“Eğer bu ülkeye tiranlık ve baskı gelirse, bu dış bir düşmanla savaşmamız lazım diyerek kendini gizleyecektir.”&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ben bir adım daha atıyorum ve düşmansız bir hayat isteyenlere sesleniyorum: Devlet düşman yaratma makinesidir.&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/21581557-7691924820777292813?l=ozanoyunbozan.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://ozanoyunbozan.blogspot.com/feeds/7691924820777292813/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=21581557&amp;postID=7691924820777292813&amp;isPopup=true' title='1 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/21581557/posts/default/7691924820777292813'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/21581557/posts/default/7691924820777292813'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://ozanoyunbozan.blogspot.com/2010/09/dusmanmdan-korkmam-devletimden.html' title='Düşmanımdan Korkmam Devletimden Korktuğum Kadar'/><author><name>Sezai Ozan Zeybek</name><uri>http://www.blogger.com/profile/15675814427350750049</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='26' height='32' src='http://bp0.blogger.com/_pZuE1ngcei4/R4TH4yynf8I/AAAAAAAAAAg/wzK72Gtj4Ck/S220/ozana_oto+kontrastla.jpg'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://3.bp.blogspot.com/_pZuE1ngcei4/TJvkpVzQXAI/AAAAAAAAAPs/R1HKZ3_0vm0/s72-c/Screen+shot+2010-09-23+at+15.14.01.png' height='72' width='72'/><thr:total>1</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-21581557.post-3880928023489452220</id><published>2010-09-01T00:35:00.014+03:00</published><updated>2010-09-01T10:00:40.471+03:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='cumhuriyet nasıl kuruldu'/><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='tarih'/><title type='text'>Câh ve Riyâset Üstüne</title><content type='html'>&lt;div style="text-align: left;"&gt;&lt;a onblur="try {parent.deselectBloggerImageGracefully();} catch(e) {}" href="http://3.bp.blogspot.com/_pZuE1ngcei4/TH12KnzZyJI/AAAAAAAAAPM/r4aouP4FeZU/s1600/IMG_0002.jpg"&gt;&lt;img style="display:block; margin:0px auto 10px; text-align:center;cursor:pointer; cursor:hand;width: 300px; height: 400px;" src="http://3.bp.blogspot.com/_pZuE1ngcei4/TH12KnzZyJI/AAAAAAAAAPM/r4aouP4FeZU/s400/IMG_0002.jpg" border="0" alt=""id="BLOGGER_PHOTO_ID_5511691443826706578" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;span style="font-style:italic;"&gt;Bir Ermeni Zeybeği- Sevgili Kardeşim/Sireli Yeğpayrıs: Yüzyıl önce Ermeniler Türkiye’de sergisinden&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Okuduğumuz pekçok tarihi bilgi genelde büyük adamların başrolde olduğu savaş, fetih ve yıkım etrafında anlatılır. Mesela Osmanlı tarihini düşünün: Lisede öğrendiğimiz bütün önemli olaylar savaşlar etrafında şekillenmiştir. O orayı kırmış, bu burayı zaptetmiş, şunlar şuraları top ateşine tutmuştur. Tarih deyince nedense akla evvela bunları belletmek gelir. Okul yılları bu yıkım-yağmalama hikayelerini dinlemekle geçer. Hafızamıza kazınmış yılların hemen hemen tamamı yapılmış savaşların ve akabindeki anlaşmaların yıllarıdır. Sinir geren bir ikiyüzlülük hakimdir bu hikayelere.  Eğer “biz” yaptıysak göğüsler kabarır, ecdadla gurur duyulur; yok onlar bize yaptıysa çeşitli bahaneler etrafında düşmanın kahpeliğinden dem vurulur. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bir de bu hikayelerin çoğu ülkede özenle korunan ortak bir yalanı vardır.&lt;span class="fullpost"&gt; Oraya buraya asker yollayan devletler gittikleri yerlere güya hep barış götürmüşlerdir. Yalandaki küstahlığa bakar mısınız? Üstelik aynı yalanı bugün de sık sık duymaktayız. Her devletin ilk başvurduğu yalan herhalde bu. Mesela Amerika Birleşik Devletleri bile Afganistan’a ya da Irak’a hala hayasızca barış ve demokrasi götürdüğünü söyleyebiliyor. ABD ordusu, tanklarla, uçaklarla, bombalarla, askerlerle oradaki insanların tepesine zulüm yağdırıyor; ama Amerikan hükümeti hala barıştan bahsediyor.  &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ama bana asıl şaşırtıcı gelen bugün pekçok kişinin Irak işgalinin arkaplanındaki ekonomik nedenleri, açgözlülüğü ve riyakarlığı tespit edebilmesi, ama aynı mantığı kendi ecdadının yaptıklarına uygulayamaması. “Osmanlı savaş makinesi gittiği ülkelere sulh götürmüştür, huzuru sağlamıştır, ticareti arttırmıştır” şeklindeki basmakalıp cümleleri tekrarlaması; yan açıklamalar getirmesi; çifte standartlara sığınıp “şanlı fetihler” tarihinden bahsedilmesi.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;İnsan korkuyor. Bir gün Amerika’da aynı martavala inandıracak mı herkesi acaba? Irak’ın ticaret hacmi arttı, diktatörlük sona erdi, şiddet olayları azaldı, bir barış ülkesi oluştu, Irak’a atılan tonlarca bomba yardımıyla müreffeh bir toplum yaratıldı diyebilecek mi? Daha doğrusu, bunları halihazırda diyor zaten; ama kabul ettirebilecek mi?&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Amacım Osmanlı kötüydü, diğerleri iyiydi demek değil. Bir kere bu şekil bir tarafgirlikle derdim var. Bu topraklarda genel kanının aksine yüzyıllar boyunca kılıçlı büyük adamlara ters düşmüş pekçok millet, pekçok grup yaşamış. Osmanlı’nın yahut diğer imparatorlukların boyunduruğuna, vergisine, askerde ölecek beden talep etmesine açık açık isyan etmiş pekçok insan... Neden bunlardan bahsedeceğime padişahların, şahların, imparatorların güç heveslerine taraf olayım ki? Neden onların ali kıran baş kesen politikalarına bakıp yersiz kibirlere kapılayım, onlarla özdeşlik kurayım? &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Osmanlı, dönemin imparatorlukları içinde belki de en zalimi değildir; bunun hükmünü vermek bize düşmez, böyle bir tartışmanın gereği de yoktur. Sonuçta kendi şartları içinde hareket eden, çeşitli dönemlerde farklı uygulamalarla hüküm sürmüş bir imparatorluktan bahsediyoruz. Dönemin diğer imparatorluklarıyla (Babür, Safavi, Avusturya-Roma vb.) benzerlikleri var, ayrıldığı noktalar var. Aynı diğer imparatorluklar gibi bir grup insanın refahını arttırmış, huzurunu korumuş; ama bir başka grup insanın tepesine ise zebellak gibi çökmüş, nefes aldırmamış, gerekirse kılıçtan geçirmekte beis görmemiş. Sadece “düşmanları” değil; kendi topraklarında yaşayan grupları da durmaksızın sindirerek iktidarını sürdürmüş. O anlamda bizim barış dediğimiz hep birilerinin barışı, diğerlerinin ise savaşı olmuş.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Anadolu’da ve diğer yerlerde tarih boyunca küçüklü büyüklü yüzlerce ayaklanma olmuş; bunların önemli bir bölümü çok kanlı şekillerde bastırılmış; hatta kimilerinde on binlerce insanın kılıçtan geçirildiğini okuyoruz. Örneğin yüzyıldan fazla sürmüş Celali İsyanları sırasında olanlar: Kuyucu Murat Paşa’nın lakabı sizce nereden gelmektedir? Yahut kahramanlık destanı diye anlattığımız Köroğlu’nun karşısındaki Bolu Beyi bakın bakalım kimdir? Daha öncesinde Şeyh Bedrettin kime isyan etmiştir?&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Örnekler çoğalır. Burada isyan tarihininden romantik bir adalet hayali devşirmek istemiyorum. Ancak Osmanlı’nın gittiği her yere barış-huzur götürdüğü şeklindeki koca koca cümleleri etmeden evvel bu topraklarda yaşayanların hakkını vermek gerekiyor. En önemlisi, bugün eli kılıçlı adamların iktidar heveslerini sahiplenmek yerine iktidarın kime ne yaptığı üstüne düşünmek gerekiyor.  &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bugün akıllarında tek bir şüphe kırıntısı olmadan Osmanlı fetihlerinden bahsedenlerden, infial halindeki Yeni Osmanlıcı duygulardan rahatsızlık duymaktayım. Bu şekilde anlatılan tarih sadece eksik değil aynı zamanda pekçok açıdan zararlı. Bir kere böylesi bir tarih ister istemez bizi iktidarın gözüyle görmeye zorlar. Hükmü geçmeyenlerin, kellesi kesilenlerin, kadınların, mağlupların bu tarihte esamesi okunmaz. Tarih dediğimiz padişahların, paşaların, o fetihten bu fetihe şehir yağmalayanların tarihi olur.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Yeri gelmişken: Yağmalanan şehirler de anlatılmaz Osmanlı tarihinde elbette. Şehre giren askerlerin çocuklara şeker dağıttığını, fakirleri doyurup döndüğünü mü zannediyoruz nedir? Asıl zoruma giden ise hiçbir şey zannetmemek. Oturup kafa yormamak. Ne diyelim? Osmanlı fetihleri zerafetle yapılmış. Askerler de haza beyefendi olduklarından ellerine-bellerine istisnasız sahip çıkmışlar. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bu tür tarihin asıl büyük sorunu ise bugünün etnik-milliyetçi tezlerinin geçmişe yansıtılması. Yani Osmanlı tarihini Türkleştirmek, o zamanki Türk boylarının bizden olduğunu varsaymak, kısaca tarihin karmaşasını ve kendine has dünyasını eldeki 3-5 etnik grubun ezel-ebet mücadelesi olarak görmek. Bu tür “sadeleştirilmiş” tarih anlatılarında Osmanlı padişahlarının kendilerine Rum İmparatoru demesine, bizim bugün Anadolu diye adlandırdığımız toprakların uzun yüzyıllar boyunca (19. yy’a kadar) Rum ili olarak anılmasına, Yavuz’un Farsça Şah İsmail’in Türkçe şiirler yazmasına rastlanmaz. Çeşitliliği de koparıp alıyoruz. Türkçe konuşan Karamanlı Evangelinos Misailidis de (1829-1890) kayboluyor, Şah İsmail’e Yavuz karşısında Batı Anadolu’dan yardıma koşan dönemin Alevileri de (16 yy.ın ilk yarısı)... &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Kısaca bu topraklarda tarih adı altında (diğer pekçok milli tedrisatta olduğu gibi) ceberrutların iktidar tarihi öğretiliyor. O dönem yaşamışlara hürmet edilmediği gibi farklı düşünceler de devlet düşmanlığı olarak tarihin çöplüğüne tekmeleniyor. İroni bu ya, iktidar sahiplerinin bile hakkı yeniyor; onlar bile temelsiz yargılara kurban gidiyor. Bir kısmı tek kalemde kahraman oluveriyor; diğer kısmı vatan haini. Sonuç olarak, Cemal Kafadar’ın tabiriyle bir “biz” enflasyonu yaşanıyor. Alıntılıyorum: &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-style:italic;"&gt;Günümüz Türkiye’sinde birinci çoğul şahıs enflasyonuna çare bulmak için dilden kaç “biz” atmak gerekir bilmiyorum. Kendisini Osmanlı devletinin yönetici iradesiyle sorunsuz özdeşleştiren bir “biz”den (“almışız, beş yüzyıl elimizde tutmuşuz”, gibisinden), Orta Asya’dan atına atlayıp Anadolu’ya geldiği tahayyül edilen kahramanların çocukları konumundaki “biz”e... ve tabi en büyük seferberlik mekanizmalarından futbolun “biz”ine ...(en mükemmeli, “taç kullanıyoruz”), sıcak bir hamam gibi rahatlatıcı, gevşetici o kadar çok biz var ki gündelik dilde. Çoğu, bir yandan “onlardan farkımız”ın altını çiziyor, bir yandan da “ayağını denk alması gereken sizler”in üstünü.&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;(Cemal Kafadar, Kim Var İmiş Biz Burada Yoğ İken, s. 19)&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bizim bu topraklarda tarih diye anlatılan ne varsa sorgulamamız lazım. Tarihçilerin bize yeni hikayeler anlatması gerekiyor; çünkü dışarda bırakılanların tarihini duymaya her zamankinden daha çok ihtiyacımız var. Bugün bu ülkede her farklı ses çıkaranı vatan hainliğiyle suçlayanlara karşılık, bu topraklarda hep var olmuş farklı sesleri hatırlamaya muhtacız.&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/21581557-3880928023489452220?l=ozanoyunbozan.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://ozanoyunbozan.blogspot.com/feeds/3880928023489452220/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=21581557&amp;postID=3880928023489452220&amp;isPopup=true' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/21581557/posts/default/3880928023489452220'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/21581557/posts/default/3880928023489452220'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://ozanoyunbozan.blogspot.com/2010/09/farkl-sesler-bu-topraklarn-asl.html' title='Câh ve Riyâset Üstüne'/><author><name>Sezai Ozan Zeybek</name><uri>http://www.blogger.com/profile/15675814427350750049</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='26' height='32' src='http://bp0.blogger.com/_pZuE1ngcei4/R4TH4yynf8I/AAAAAAAAAAg/wzK72Gtj4Ck/S220/ozana_oto+kontrastla.jpg'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://3.bp.blogspot.com/_pZuE1ngcei4/TH12KnzZyJI/AAAAAAAAAPM/r4aouP4FeZU/s72-c/IMG_0002.jpg' height='72' width='72'/><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-21581557.post-7971191998209296339</id><published>2010-07-06T13:01:00.007+03:00</published><updated>2010-07-06T21:39:34.622+03:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='itaatsizlik'/><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='savaş'/><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='çingeneler'/><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='kürtler'/><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='milliyetçilik'/><title type='text'>Yeni Yıl Dileği</title><content type='html'>&lt;div style="text-align: left;"&gt;&lt;span style="font-style:italic;"&gt;Samim Akgönül'ün 3 Ocak 2010'da Radikal 2'de çıkmış yazısı...&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Türk, Kürt, Ermeni, Rum, Yahudi, kadın, erkek, başörtülü, çağdaş, asker, sivil, bizden, bizden değil tutturmuşum gidiyorum. Ne güzel. Orta Asyalı mıyım, hem fehteden hem de fethedilen mi? Mermer mi, mozaik mi? Harman mı asil kan mı? Ah bir şu Etiler ve Kızılderililer Türk olsalar. Türkler zaten, orası tartışılmaz da, ah bir herkesi buna inandırabilsem. Ne kadar güzel olacak değil mi her şey? Einstein da Türk olsa Basklar da. Çılgın olsam, beraber dünyayı kasıp kavursak, hükmetsem Türk olmayan herkese. Zaten bir kaşık suda boğulurlar, tükürüklerimle.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;a onblur="try {parent.deselectBloggerImageGracefully();} catch(e) {}" href="http://1.bp.blogspot.com/_pZuE1ngcei4/TDMAFE3vQbI/AAAAAAAAAPE/GHDVSc5MgTA/s1600/iki+adam"&gt;&lt;img style="display:block; margin:0px auto 10px; text-align:center;cursor:pointer; cursor:hand;width: 400px; height: 320px;" src="http://1.bp.blogspot.com/_pZuE1ngcei4/TDMAFE3vQbI/AAAAAAAAAPE/GHDVSc5MgTA/s400/iki+adam" border="0" alt="" id="BLOGGER_PHOTO_ID_5490732457901638066" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;span style="font-style:italic;"&gt;&lt;span class="Apple-style-span"  style="font-size:small;"&gt;Who am I/who are you... Sharon Dowell&lt;/span&gt;&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Üst kimlik olmasa, üstün kimlik olsa, alt kimlik olmasa, alttaki, en alttaki kimlik olsa. Kimlik istiflenen bir şey olsa.&lt;span class="fullpost"&gt; “Kim” soru zamirine -lik ekini oturtsam, odunluk, kömürlük gibi. Ya Türk olsam ya da ölsem. Aradaki fark sadece iki nokta.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Kürtler de Türk olduklarını bir türlü kabul edemediler gitti, halbuki Anayasam bile söylüyor. İnsaf artık, Anayasa! Kalın harflerle: MADDE 66. Türk devletine vatandaşlık bağı ile bağlı olan herkes Türktür. Var mı itirazı olan? Doğruyum, çalışkanım diyorsam doğruyumdur, çalışkanımdır. O kadar. Tartışmaya gerek yok.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Sevdiklerim ve dahi sevmediklerim beni hep sevse. Batılılar hep hayran olsalar bana. Ne kadar modernsiniz, aynı bizim gibisiniz, hatta bizden de zengin kültürünüz var deseler. Beni benim istediğim gibi sevseler, hep sevseler, başkasını sevmeseler, sevmeye yeltenmeseler. Benim altımdakiler, içimdekiler, beni, benim istediğim gibi sevmeyince, cezalandırsam, kötülük yapsam, ezsem, ötelesem. Ama onlar beni sevmeye devam etseler, hayran olsalar gene de mağrur gücüme. Tarihin derinliklerinden gelip bir kısrak başı gibi muasır medeniyetlere uzanan tek dişi kalmış canavarıma. Sakın çekip gitmeye, ayrılmaya yeltenmeseler.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ama ben asla ve kat’a özür dilemesem. Her daim kuyruğu dik tutsam. Özür dilemeye yelteneni derhal hain ilan etsem, hedef göstersem. Sadece benim acılarım olsa, benim travmalarım dikkate alınsa, diğerlerininki yalan olsa, yanlış olsa, yanlış hatırlanıyor olsa, çarpıtılıyor olsa, propaganda olsa, komplo olsa. Yalnız kalsam bu dünyada, mümkünse yalnız ve güzel...&lt;br /&gt;Üç tarz-ı siyasetçi, Osmanlıcı, İslamcı, Türkçü, üçünü beraber olsam, aynı anda. Osmanlıcı olsam, alsam avucumun içine garbı, şarkı, hükmetsem, hükmetsem, hükmetsem. Fransa Cumhurbaşkanı mektup yazsa bana, gel dese Avrupa Birliği’ne yalvarırım gir, gel ne olur beni kurtar Almanlardan dese, ben de “ben ki Hakanlar Hakanı” diye başlasam cevabıma. Pax Ottomana’yı ben yapsam, herkes bayılsa otoriteme. Herkesi barıştırsam. Ben benle barışamasam da.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;İslamcı olsam, değerlerime sahip çıksam, elhamdüllilah olsam, hâşâ olsam. İran’a benzemesem ama. Modern İslam olsam, ılımlı olsam, ama gene de taviz vermesem Sunniliğimden. Alevilik elbette zenginlik olsa, aşure yesem arada sırada, Hacı Bektaş Veli’ye gitsem bayramlarda. Ama onlar da pek bana, bu da bizim dinimizdir demeseler, cemevi de neymiş, cem yapılan ev olur, cemevi olmaz olsa. Alevilik Ali’yi sevmekse, ben de Aleviyim olsa.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Türkçü olsam, milli olsam, ulusal olsam, birlik olsam, bir olsam, bir tek, aynı, tepeden tırnağa safi üniforma olsam, identical olsam. Kimlik demek değil mi bu Frenkçe? Tek olsam iç ve dış düşmanlarımıza karşı. Her Türk asker doğsam. Tek vücut, sırf kas.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Yanıbaşımdaki gayrimüslimleri kedi sever gibi sevsem, uzaktan. Ah desem, keşke gitmeselerdi İstanbul’dan, İzmir’den şu gökkuşağının renkleri. Zaten Beyoğlu’na da kravatsız girilemezdi olsa. Bu Kürtler gelmeden önce desem, ah desem, İstanbul İstanbul’du, şimdi dev bir köy oldu. Neden gittiler, neden geldiler hiç sormasam. Gittiler mi öldürüldüler mi, geldiler mi öldürüldüler mi, aklıma dahi getirmesem, titresem böyle saçmasapan sorular ucunu gösterince, tir tir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ama bu Rum, Ermeni, Yahudi taifesi da haddini bilse, sevildiğini bilse, misafirperverliğimi sû’i istimâl etmese. Onlar için 66. madde geçerli olmasa. Sussalar, otursalar oturdukları yerde, biblo gibi. Arada şarkı söyleseler, meze yapsalar, fotoğraf çekseler, göğsümü kabartsalar yadellerde. Bu Türkler ne kadar hoşgörülü dese cümleâlem.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Hoşgörülü ama modern! Şık. Klas. Çingene mahallesini fıldır fıldır dönüştürsem, orası turistik olsa. Çingeneler de sadece göbek atsalar. Başka bir hayatları olmasa. Hatta yaşamasalar göbek attıkları zamanların dışında. Rehabilite etsem yeri göğü. Her yer Disneyland gibi olsa. Pembe kesme parke taşlı. Erkek olsam sürüne sürüne, yiğit olsam, kadınımı sömürgecilerin sömürdüklerini korudukları gibi korusam, kol kanat gersem bu zayıf cinse. At, avrat, silah olsa. Arada iki tane çaksam, ama onun iyiliği için. Namusuna önem versem. Kimin nerede nasıl başını kıçını örteceğine ben karar versem. Zinhar onun vücudu ona ait olmasa. Zaten kimsenin vücudu kendine ait olmasa. Ne demekmiş o? Hâşâ homoseksüel olmasam. Yok daha neler! Türkçesini bile yazamam, küfür olur. Olanları kovsam sokaklarından, evlerinden, sürüm sürüm süründürsem ellerimde bayraklarla, ağzımda 10. Yıl Marşı. Dağ, taş bayrak olsa, burasının benim olduğuna dair hiçbir şüphem kalmasa.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Şu ben kimim sorusunun yanıtını bulabilsem, ah bir bulabilsem, her şey ne kadar güllük gülistanlık olacak, ben de aya gideceğim, yaya değil, ben de Mersin’e gideceğim tersine değil. Aman eleştiri gibi oldu, lakin biz bizeyiz, sakın yabancıya böyle şeyler söylemeyiniz. Kol kırılır... Değil mi efendim? Zaten her taraf mihrak dolu, içi de var dışı da. Etraf gaflet ve dalâlet içinde olanlara dolu. Ve hatta... Bir izin vermiyorlar ki bulayım kendimi, şöyle bir silkineyim, inleteyim yeri göğü. İşleri güçleri bizi bölmek. Hepsi birleşmiş.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ali Teoman Eşikte romanında yazmış. “O anda birden anlıyorsun bunca zamandır aslında yalnızca kendi izini sürdüğünü ve kendi adresine imzasız mektuplar yollamaktan başka bir şey yapmadığını. Hiç ama hiçbir şey.” Anlamasam. Devam etsem böyle ilelebet. Ne güzel.&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/21581557-7971191998209296339?l=ozanoyunbozan.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://ozanoyunbozan.blogspot.com/feeds/7971191998209296339/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=21581557&amp;postID=7971191998209296339&amp;isPopup=true' title='1 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/21581557/posts/default/7971191998209296339'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/21581557/posts/default/7971191998209296339'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://ozanoyunbozan.blogspot.com/2010/07/yeni-yl-dilegi.html' title='Yeni Yıl Dileği'/><author><name>Sezai Ozan Zeybek</name><uri>http://www.blogger.com/profile/15675814427350750049</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='26' height='32' src='http://bp0.blogger.com/_pZuE1ngcei4/R4TH4yynf8I/AAAAAAAAAAg/wzK72Gtj4Ck/S220/ozana_oto+kontrastla.jpg'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://1.bp.blogspot.com/_pZuE1ngcei4/TDMAFE3vQbI/AAAAAAAAAPE/GHDVSc5MgTA/s72-c/iki+adam' height='72' width='72'/><thr:total>1</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-21581557.post-5537455807633035771</id><published>2010-06-06T18:26:00.007+03:00</published><updated>2010-07-06T13:16:55.312+03:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='itaatsizlik'/><title type='text'>Bu Savaş Bitmeli</title><content type='html'>&lt;div style="text-align: left;"&gt;Bu yazıyı Türk halkını askerlikten soğutmak için yazıyorum. Ama biliyorum ki bu hiç kolay değil; zira her Türk asker doğar bilgisi kafamıza küçük yaştan itibaren kazınmış. Çocuk oyunlarına bile silah, ölüm, suçlu, düşman... sokmayı başarmışız. Askerliğin ise kutsal bir vazife olduğunu...&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;a onblur="try {parent.deselectBloggerImageGracefully();} catch(e) {}" href="http://3.bp.blogspot.com/_pZuE1ngcei4/TAu_QVCoY3I/AAAAAAAAAO8/Mzm5cIQp1Pk/s1600/ozan.JPG"&gt;&lt;img style="display:block; margin:0px auto 10px; text-align:center;cursor:pointer; cursor:hand;width: 400px; height: 278px;" src="http://3.bp.blogspot.com/_pZuE1ngcei4/TAu_QVCoY3I/AAAAAAAAAO8/Mzm5cIQp1Pk/s400/ozan.JPG" border="0" alt=""id="BLOGGER_PHOTO_ID_5479683658873332594" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;Yukarda 23 Nisan kutlamalarındaki “Küçük Asker” benim. Elimde ucu kırık bir makineli tüfek tutuyorum. Asker bir akrabamızın hediyesi. Karşımdaki de “Küçük Ayşe”, beni askere uğurluyor. Eline bir de bebek tutuşturulmuş. Beş yaşındayız. Çocuk Bayramı kapsamında askerlik ve cinsiyet rolleri hakkında ucube bir temsilin içindeyiz. Çevremizi saranlar bizi alkışlıyor, onlar da çocuk, işte doğru-yanlış beynimize böyle kazınıyor. “Erkekler savaşır, kadınlar çocuk bakar.” Hep beraber zihni bozuk- vicdanı çürük nesiller olmaya ilk adımı atıyoruz. Devletlerin kirli savaşlarında ölmeyi ve öldürmeyi işte bu şekilde öğreniyoruz.&lt;span class="fullpost"&gt; &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Arka tarafta küçük bir kasabanın büyük adamları görülüyor: savcı, hakim, kaymakam, görece varlıklı eşraf, jandarma komutanı... Öncelikle onların göz zevkini doyuruyoruz sanırım; 5 yaşındaki çocuklardan asker devşiren, Ayşeler devşiren devlet erkanına teşhir ediliyoruz. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Diyeceğimi kestirmeden diyeyim: Savaşmak istemiyorum! Hele inanmadığım, adil bulmadığım, menşeini bile bilmediğim pis bir sermaye tarafından desteklenen bir savaşta asker olmayı hiç ama hiç istemiyorum. Bu savaş haklı değil, bu savaş Hak değil. Ölüm, kan ve nefret üreten; yanyana yaşayan insanları birbirine düşman eden bir savaş bu. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Savaş dediğim kimi çevrelerde “askeri operasyon” olarak geçer ya da “terörizmle mücadele”. İstediğiniz ismi verin, şu durum değişmez: on binler öldürüldü, eline silah değmemiş çocuklar sakat kaldı, büyük silah şirketleri (Amerikan, İngiliz, Fransız, İsrail ve Türk şirketleri) inanılmaz karlar elde etti. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bu ülkede savaş suçları işlendi, işlenmeye devam ediyor. Sadece son 30 senede de değil üstelik, daha evvelinde defalarca defalarca, defalarca... Milyonlarca insanın katilleri bu Cumhuriyet’in saygın insanları olarak dolaştılar, hazmedemiyorum. Ermeniler’i katledenler yargılandı mı? Dersim’i bombalayanlar yargılandı mı? Darbeciler yargılandı mı? Ülkeyi işkenceden geçirenler yargılandı mı? Bu savaşı devam ettirenler, bu işi rezilleştirenler, gözünü kırpmadan ölümden bahsedenler yargılandı mı?&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ben asker olmak istemiyorum. Beş yaşımdayken asker kıyafeti giydirmişsiniz, ama artık 32 yaşındayım ve asker kıyafeti giymeyi reddediyorum. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Askerliğimi rahat bölgelerde yapmak da istemiyorum: Hayatımdan zorla çalınmış bu dönemi zekama ve varlığıma bir hakaret addedeceğim. Subayların keyfe keder kararlarıyla akşam müzikholde gitar çalmayı, garsonluk yapmayı, subay çocuklarına beleş ders vermeyi, getir-götüre koşulmayı, özel kalem müdürü olmayı, komutanın çizmelerini parlatmayı, bu esnada itilmeyi-kakılmayı, küfür yemeyi ve hakarete uğramayı vatan savunması olarak görmüyorum; aksine askerliği ucuz işgücü sömürüsüne çeviren bu asalak zihniyeti adaletsizliğin bir başka kaynağı olarak telakki ediyorum. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bu savaş bitmeli. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bu savaş bir an evvel bitmeli.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ben, insanların insanları öldürmesiyle gelecek barışı da istemiyorum. Zira savaşla gelen barış değil; her zaman birilerinin iktidarı olmuş.  &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Türk Silahlı Kuvvetleri devlet içinde ayrı bir devlet. Meclisin ve yargının üstünde; kendi özel yasa ve yargı sistemi var. Vergilerle besleniyor; ama harcamaları hakkında kimseye açıklama yapma zorunluluğu yok. Kitapçı önünde yakalanan bombalardan tutun yürütülen kirli savaşlara kadar envai türlü harcama kalemleri var; ama hikmetinden sual olmaz. Her türden eleştiri halkı askerden soğutma diye fişlenir; ardı arkası kesilmeyen davalarla kişilerin hayatı karartılır. Vatan savunması diye dünyanın diğer zalim devletleriyle saf tutulur; Amerikan silahlarıyla; Alman tanklarıyla bu ülkenin insanları katledilir. Gencecik askerler bir yalan peşinde ölmek ve öldürmek zorunda kalır. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Savaş sanayiine yatırılan paralar haramdır. Dünya kaynaklarının bu mide bulandıran sektöre harcanması günahtır. Birileri açken hayali düşmanları kilometrelerce öteden öldürecek füzeler yapmak ahlaksızlıktır. Ben bu savaşta yer almak istemiyorum. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ben kimsenin askeri olmak istemiyorum. Birileri istediği gibi at koşturacak diye bu ülkeyi terk etmek de istemiyorum. Kolay yoldan da olsa askerlik yaparsam vicdanım rahat etmeyecek. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Şu halde, vicdani reddimi buradan açıklıyorum.&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/21581557-5537455807633035771?l=ozanoyunbozan.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://ozanoyunbozan.blogspot.com/feeds/5537455807633035771/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=21581557&amp;postID=5537455807633035771&amp;isPopup=true' title='11 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/21581557/posts/default/5537455807633035771'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/21581557/posts/default/5537455807633035771'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://ozanoyunbozan.blogspot.com/2010/06/bu-savas-b.html' title='Bu Savaş Bitmeli'/><author><name>Sezai Ozan Zeybek</name><uri>http://www.blogger.com/profile/15675814427350750049</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='26' height='32' src='http://bp0.blogger.com/_pZuE1ngcei4/R4TH4yynf8I/AAAAAAAAAAg/wzK72Gtj4Ck/S220/ozana_oto+kontrastla.jpg'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://3.bp.blogspot.com/_pZuE1ngcei4/TAu_QVCoY3I/AAAAAAAAAO8/Mzm5cIQp1Pk/s72-c/ozan.JPG' height='72' width='72'/><thr:total>11</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-21581557.post-1360599522899053267</id><published>2010-06-02T02:32:00.024+03:00</published><updated>2010-06-02T14:07:33.379+03:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='cumhuriyet nasıl kuruldu'/><title type='text'>Cumhuriyeti Kuranlar Cumhura Geçit Vermemişler</title><content type='html'>&lt;div style="text-align: left;"&gt;Kahve muhabbetinde tanıştığım bir adam politikanın çivisinin çıktığından dem vuruyordu: “Atatürk zamanında ne güzelmiş her şey, her kafadan bir ses çıkmıyormuş. Şimdi öyle mi? ... Bizi yeniden tek bir vücut yapacak bir lidere ihtiyaç var.”&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Gerçekten de okullarda öğretilen tarih o dönem insanları “dış ülkelerin kışkırtmasıyla” ortaya çıkmış birkaç “gerici” ayaklanmanın dışında tek yumruk olmuş gibi resmeder. Dişe dokunur bir muhalefetten bahsedilmez. Hatta tarih kitaplarına göre muhalefet bile Atatürk’ün teşvikiyle yapılmış; ama halk güya henüz hazır olmadığından bu denemeler yarım kalmak zorunda kalmıştır. Belki biraz da bu sebeple hala Türkiye’de hakların halk tarafından kazanılmadığı, bilakis Atatürk tarafından bahşedildiği üstüne bilindik laflar edilir durur. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;a onblur="try {parent.deselectBloggerImageGracefully();} catch(e) {}" href="http://1.bp.blogspot.com/_pZuE1ngcei4/TAWas4c6pfI/AAAAAAAAAOs/rOnNg11yAyM/s1600/img-8-small480.jpg"&gt;&lt;img style="display:block; margin:0px auto 10px; text-align:center;cursor:pointer; cursor:hand;width: 400px; height: 272px;" src="http://1.bp.blogspot.com/_pZuE1ngcei4/TAWas4c6pfI/AAAAAAAAAOs/rOnNg11yAyM/s400/img-8-small480.jpg" border="0" alt=""id="BLOGGER_PHOTO_ID_5477954617624667634" /&gt;&lt;/a&gt; &lt;span style="font-style:italic;"&gt;Cumhuriyetin ilk yıllarında seçimlerden bir enstantane&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Oysa ne yazık ki tarih diye bize yutturulan bu manzume başka pekçok konuda olduğu gibi bu konuda da kasıtlı yalan ve saptırmalarla dolu. Birsürü farklı ses varmış: Kuru ve dargörüşlü kafatasçılığa karşı duran; azınlıklara, bilhassa Ermeniler’e yapılanlardan ötürü isyan eden; kendini kanla-düşmanla değil öncelikle insan olarak tanımlayan; toprak reformundan, kadın mücadelesinden söz eden; bir grup asker-bürokratın keyfince yönettiği ülkede katılımdan ve eşitlikten bahseden insanlar o gün de varmış. Ama bizim cumhuriyet diye adlandırdığımız rejim bu sesleri bastırmayı, küstürmeyi, gerekirse yok etmeyi çok güzel başarmış. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Şöyle düşünün: Rejimin ismi cumhuriyet ama 1946’ya kadar gerçek anlamda bir seçim hiç yapılmıyor&lt;span class="fullpost"&gt; (1946’daki de şaibeli ama hadi olsun). İki dereceli seçim sistemi var, kısaca şöyle işliyor: Halk önce mebusları seçecek delegeleri seçiyor; ardından bu delegeler evvelden hazırlanmış ve ilan edilmiş listeye “evet” diyor (sıkıysa demesinler!) ve bunun adı “seçim” oluyor. Tek tük bağımsız adaylar var; ama onlar da Halk Fırkası'nın onayını almak durumunda. Kısaca, aslında 1943’e kadar kimse kimseyi seçmiş değil. Mehmet Ö. Alkan’dan alıntılıyorum:&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;İ&lt;span style="font-style:italic;"&gt;lk kez 1943 seçimlerinde CHP, seçime yine tek parti olarak katılmakla birlikte birçok ildeki mebus adaylarının sayısı arttırılarak, ikinci seçmenlere [delegelere] bunlardan birini tercih etme olanağı sağlamıştır ...  Seçmenle hiç ilişki kurmadan, aday gösterilmekle seçilmeleri garanti olan dönemin milletvekillerinin ve siyasi elitinin buna tepkisi hayli ilginçtir. Bunlardan biri ve 20 yıldır Balıkesir milletvekili olan Osman Niyazi, İsmet İnönü’yü şu cümlelerle eleştirecektir:&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-weight:bold;"&gt;Harekatımda daima inkılâbı ve Şeflerimi düşündüm. Bana şimdi git halktan rey iste demek, beni satılığa çıkarmaktır. Şef eğer beni satacaksa dellâl eline vermeğe lüzum yoktur. &lt;/span&gt;  &lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;(Alkan, sayfa 157)&lt;br /&gt; &lt;br /&gt;Besbelli ülke bize öğretildiği gibi “kulluk” rejiminden sıyrılmış değil; hatta padişaha koşulmuş “şartlı” (meşrutiyet –aynı kökten) yönetimden bile geri adım atılmış; asker-bürokratlara şart koşanın vay haline! &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bu yazıda son zamanlarda okuduğum Ali Eşref Turan’ın “Türkiye’de Yerel Seçimler” kitabından bolca faydalanarak Atatürk’ün isteğiyle kurulmuş Serbest Cumhuriyet Fırkası’nın başına gelenleri anlatacağım. Bu parti o dönemki en radikal örgüt değil; hatta yukarda bahsettiğim “farklı seslere” dahil etmek bile anlamlı olmayabilir. Ancak gene de bu ufak çaptaki muhalefet denemesi bile çok ses getirmiş ve kitlesellik kazanmış.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bu yazıda görülecek ki mesele o dönem seçmenin hazır olmaması değil, aksine seçmenin rızasının bizzat cumhuriyeti kuranlar tarafından ayaklar altına alınıyor olması. İktidara sahip olanlar kendi mevkilerini korumak adına her türlü çirkefliği, rezaleti yapmış. Muhalifleri korkutup sindirerek cumhuriyet diye isim taktıkları rejimi, yani halkın iradesini hiçe saymışlar. Bir başka grubun (üstelik ciddi anlamda muhalif bile olamamış bir grubun) seçilmesine müsade etmedikleri gibi tehdit ve kimi zaman şiddet yoluyla halkın iradesinin önündeki en büyük engel haline gelmişler.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Yani cumhuriyeti kuranlar o dönemde cumhura geçit vermemişler.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-weight:bold;"&gt;&lt;br /&gt;Serbest Cumhuriyet Fırkası’nın 97 günü&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Serbest Cumhuriyet Fırkası, Atatürk’ün talebiyle 12 Ağustos 1930’da kuruluyor ve 3 ay içinde kapatılıyor. Atatürk’ün neden ikinci bir parti kurmak istediği konusunda çeşitli fikirler yürütülebilir. Akla gelen ilk olasılık, içerde ve dışarda Türkiye’nin cumhuriyet değil diktatörlükle yönetildiğine dair eleştirilerden duyulan rahatsızlık. Gerçekten de o dönem baştan aşağı tüm kadrolar; yani yasama, yürütme ve yargı küçük bir grubun kontrolündeydi. Seçimler göstermelikti.  &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Öte yandan halk (birinci seçmenler) muhtemelen seçimlerin anlamsız olduğunun bilincinde olduğundan sandık başına gitmiyor ve bu da rejimin meşruiyetine gölge düşürüyordu. Cemil Koçak’a göre birinci seçmenlerin 1927 genel seçimlerine katılım oranı sadece %25 civarında (İnkılâp ve Seçim, Radikal, 20/05/2007). Bunun o dönemki erkek nüfusun %25’i olduğunun; yani aslında toplam nüfusun çok daha azını temsil ettiğinin altını çizeyim. Ortada seçim olmayınca kim niye sandığa gitsin? &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Sonuç olarak şunu söylemek mümkün: Serbest Cumhuriyet Fırkası’nın kurulma amacı  muhtemelen içerde ve dışarda göstermelik de olsa meşru bir rejim izlenimi uyandırmaktı. Göstermelik diyorum; zira amacın iktidarı paylaşmak olduğunu iddia etmek veya Atatürk’ün nihai amacının demokrasi olduğunu söylemek, partinin 1930 yerel seçimlerinde maruz kaldıklarına bakınca akla yakın gözükmüyor. 3 aylık dönemde yaşananlar demokrasinin; daha doğrusu siyasette etkin olabilecek bir muhalefetin zaten hiç hedeflenmemiş olduğunu gösteriyor.  &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;İşin aslı, Serbest Cumhuriyet Fırkası, daha evvel kurulmuş olan Terakkiperver Cumhuriyet Fırkası’nın aksine kendi ivmesiyle ortaya çıkmış bir muhalefet bile değil. Atatürk’ün direktifiyle kurucular arasında yer alan Ahmet Ağaoğlu, daha en başından Serbest Cumhuriyet Fırkası’nın Cumhuriyet Halk Fırkası’ından bir farkı olmayacağını, “iki partinin de yüksek idare ve nezaretinin Gazi’nin elinde olacağını, seçimlerde iki partinin de adaylarını Gazi’nin tayin edeceğini” beyan ediyor (Ağaoğlu’ndan aktaran Ali Eşref Turan, s.37).&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Partinin başına geçen Fethi Bey (Okyar) böyle bir iş için en münasip aday olarak görülüyor. Fethi Bey o dönem Paris Büyükelçisi. Daha evvel başbakanlık ve meclis başkanlığı da yapmış, Cumhuriyet’in önemli isimlerinden, liberal fikirli, sertlik yanlısı olmayan biri. Kendisi Şeyh Sait isyanı sırasında Takrir-i Sükun kanununun geçmesine ayak diremiş; bu sebeple istifa edip başbakanlığı İsmet Paşa’ya bırakmak zorunda kalmış (1925). Hatta o dönem sertlik yanlılarına şöyle diyebilmiş:&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-style:italic;"&gt;“Siz ordular gönderip halkı kesmek, bu vesile ile İstanbul’a da şamil olmak üzere idare-i örfiye yapıp muarızları mahvetmek, terör yapıp, halkı ürkütüp keyfe mâyeşâ hüküm sürmek istiyorsunuz. Ordulara, Takrir-i Sükun’a lüzum yoktur. Bunu yapamam.”&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;(Rıza Nur’dan aktaran İpek Çalışlar s. 317)  &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Gene de 1930’da kurulan Serbest Cumhuriyet Fırkası’nın ciddi anlamda bir muhalefet amacı güttüğünü söylemek zor. Mesela, Fethi Bey’in 7 Eylül’deki İzmir mitingine engellemelere rağmen elli bin kişi kişi geliyor. Elli bin insan bugün için bile çok yüksek bir rakam. Ama Fethi Bey bu kalabalığa hitaben yaptığı konuşmada “yeni demiryolu hatlarının yüksek maliyetine değiniyor; bunun neden olduğu yüksek vergileri ele alıyor; liman, gaz, şeker tekellerini eleştiriyor; buna mukabil PTT ve tuz tekellerine olumlu yaklaşıyor; tütün tekelinin ise incelenmesi gerektiğini söylüyor” (Emrence’den aktaran Ali Eşref Turan s. 41). Kısaca Fethi Bey, yönetimin içeriğine değil uygulamalarına dair birtakım eleştiriler yapmaktan öteye gitmiyor. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bu anlamda şunu ileri sürmek mümkün:  Serbest Cumhuriyet Fırkası, toplumda ters giden ne varsa karşısında durmanın bir aracı haline geliyor; yani CHF olmasın da ne olursa olsun! &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Fethi Bey’in yurt gezisi, daha doğrusu Ege gezisi olaylı bir şekilde başlıyor. İlk durağı olan İzmir’de kendisini coşkun bir halk seli karşılıyor.  &lt;br /&gt;&lt;br /&gt; &lt;br /&gt;&lt;a onblur="try {parent.deselectBloggerImageGracefully();} catch(e) {}" href="http://1.bp.blogspot.com/_pZuE1ngcei4/TAYH72UNY7I/AAAAAAAAAO0/t0lontiF-YA/s1600/SCF-%C4%B0zmir.jpg"&gt;&lt;img style="display:block; margin:0px auto 10px; text-align:center;cursor:pointer; cursor:hand;width: 350px; height: 227px;" src="http://1.bp.blogspot.com/_pZuE1ngcei4/TAYH72UNY7I/AAAAAAAAAO0/t0lontiF-YA/s400/SCF-%C4%B0zmir.jpg" border="0" alt=""id="BLOGGER_PHOTO_ID_5478074721516741554" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;span style="font-style:italic;"&gt;Fethi Bey’i İzmir limanında karşılamaya gelenler&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Zamanın İzmir valisi mitinge izin vermek istemiyor, Ankara ile telgraf trafiği sonucunda izin çıkıyor; ancak halihazırda halka konuşmanın iptal edildiği duyurulduğu için Fethi Bey konuşmak istemediğini söylüyor. Bunun üzerine Cumhuriyet Halk Fırkası bir karşı miting düzenlemek istiyor; buna katılımın az olacağı anlaşılınca Fethi Bey’in konuşacağı dedikodusu ortaya atılıyor, ancak onun yerine halk kürsüde bir başkasını görünce “kahrolsun mutemetler!” (CHF görevlileri) diyerek gösteri yapmaya başlıyor. İktidarı destekleyen “Anadolu” gazetesinin önündeki gösteride polisin kalabalığa ateş açması sonucu 14 yaşında bir çocuk öldürülüyor. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“Kalabalık, içlerinde vurulan çocuğunu kucağında taşıyan baba olmak üzere Fethi Bey’in kaldığı otele gidiyor, babası çocuğunu Fethi Bey’in ayaklarının dibine bırakarak: ‘İste size bir kurban! Başkalarını da veriririz! Yalnız sen bizi kurtar!’ diyor, çocuk orada ölüyor” (Ağaoğlu’ndan aktaran Ali Eşref Turan, 41). Akabinde  liman ve incir işçileri greve başlıyor. Sonuçta iki günün sonunda elli bin insanın katıldığı İzmir mitingi yapılıyor. Partinin kurulmasından sadece 25 gün sonra. Bunu Aydın, Akhisar ve Balıkesir mitingleri izliyor. Mitingler, o dönemki kaynaklara göre oldukça canlı geçiyor. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;1930 seçimlerinde, kadınlar ilk kez seçme ve seçilme hakkına sahipler. O sebeple, aynen bugün olduğu gibi partinin ileri gelen erkekleri özellikle büyük kentlerde olanak derecesine göre “üçer beşer kadın üye seçilmesinin” önemine işaret ediyor (CHF genelgesini aktaran Ali Eşref Turan, s 44). Kadınlardan gene aynen bugün olduğu gibi erkek siyasetini takip etmeleri, “üçer beşer” doldurdukları sıralarda dizlerini kırıp oturmaları bekleniyor. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bütün kadınlar mı? Elbette hayır! O gün de geleneksel rollerin dışında konuşan/ davranan kadınlar var elbette. Mesela İstanbul bağımsız adayı Sabiha Sertel, adaylığını Resimli Ay dergisinde şöyle ilan ediyor: &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-style:italic;"&gt;“Ben adaylığımı ne Cumhuriyet Halk Fırkası ne Serbest Cumhuriyet Fırkası adına koyuyorum. Bağımsız olarak İstanbul şehrinin nüfusunun çoğunluğunu oluşturan amele, şehir sınırları içindeki fakir köylü, küçük esnaf, küçük memuru temsilen halk adına koyuyorum.&lt;/span&gt;” &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;(Çavdar’dan aktaran Ali Eşref Turan s. 45). &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Sabiha Sertel ve çıkardığı Resimli Ay dergisi başka bir yazının konusu. Biz gene Serbest Cumhuriyet Fırkası’na dönelim. Yeni kurulan parti büyük şehirlerin belediye meclislerine azınlıklardan da aday gösteriyor ( Örneğin İstanbul’da 6 Rum, 4 Ermeni, 3 Yahudi).  CHF’nin azınlık mensubu adayı yok. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Seçimler çeşitli karalama kampanyaları, tehditler, yıldırma taktikleri ve usulsüzlükler eşliğinde Ekim 1930’da yapılıyor [O dönem seçimler birkaç hafta sürmekteydi.] Bu süreçte Serbest Cumhuriyet Fırkası’nın tabanı komünistlik, gavurluk ve gericilik ile suçlanıyor. (Türkiye’nin sonraki demokrasi deneyimlerinde de aynı temaların tekrar tekrar işlendiğini, muhalefetin küfür telakki edilen sıfatlarla fişlendiğini görüyoruz). Ali Eşref Turan’ın kitabından uzun alıntılarla 1930 yerel seçimlerinde yaşananlara örnekler veriyorum:&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-style:italic;"&gt;“CHF’li Aydın Belediye Başkanı Ahmet Emin Efendi... Lozan Nüfus Mübadelesi ile gelenlerle İstanbul’dan gelenlere, SCF’ye oy verdikleri için kentte yaşama şansları kalmadığını söylemiştir. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Aydın’da seçimin sonuna doğru SCF Ocak Heyeti tutuklanmıştır.... Sandıklar belediye binasından özel idare binasına götürülmüştür. SCF, burada sandıkların kırılıp kendi oy pusulalarının yerine CHF’ninkerin konduğunu ileri sürerek 5000 imzalı telgrafla seçimin iptalini istemiştir. Seçim, SCF kapandıktan sonra 1931 yılı Şubat ayında... iptal edilmiştir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Antalya’da seçimin ilk günü sandıklar açıldığında kullanılan oyların %85’inin SCF’ye verilmiş olduğu görülmüştür. Bunun üstüne ikinci günden itibaren zorluklar çıkarılmaya başlanmıştır. Zabıta kuvveti takviye edilerek SCF’nin temsilcileri seçim yerinden uzaklaştırılmıştır. Halk seçim yerinden 200 metre uzakta bekletilirken, Halk Fırkası’nın kiraladığı arabalarla getirilenler rahatça oy kullanmışlardır. SCF yöneticilerinden bazıları tutuklanmıştır. Seçimin üçüncü günü vali iki SCF yöneticisiyle ayrı ayrı görüşerek ne pahasına olursa olsun seçimi Halk Fırkası lehine sonuçlanması için hükümetin her şeyi yapacağını söyleyerek SCF’den ayrılmalarını istemiştir. ... Gerekirse SCF’li yöneticileri 52. Alay’a süngületeceğini söylemiştir.... Tek oy verilmeyen Şarampol mahallesinden yüzlerce Halk Fırkası pusulası çıkmıştır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Antalya Serik’te açıkça SCF’li olduklarını söyleyenlerin oturduğu iki mahalle seçim zamanı güvenlik güçlerince sarılmıştır. ... &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Adapazarı seçimleri, SCF’ye verilen destek büyük olunca vali tarafından iptal edilmiştir. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Alaşehir’de SCF’ye oy verenlerin vergi borcu olup olmadığı araştırılmıştır. [Turgutlu’da –O dönem Manisa’ya bağlı kasaba)] Tarım Kredi Kooperatifi’nden kredi almak isteyenlerin kaymakamdan almak zorunda oldukları vize verecekleri oya bağlanmıştır. Alaçatı Tekel temsilcisi Tekel’e tütün satmak isteyenlerin yeni partiyle hiçbir ilişki kurmamaları kuralını getirmiştir. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ereğli de jandarmalar seçmenlere tek tek hangi partiye oy vereceklerini sormuştur. SCF yanlıları seçim listelerine yazılmamıştır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;... Büyük kentlerde SCF’nin kazanacağı fark edildiğinde sandık sayısı azaltılmış ya da günlük oy veren sayısı düşürülmüştür. Seçim sandıklarının kaybolduğuna, çalındığına da rastlanmıştır. Bütün bunlar yeterli olmayınca da seçimler ertelenmiş veya iptal edilmiştir. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;... Çöp, mezbaha gibi belediyeye bağlı işlerde; Tekel’de, denizcilikte çalışan işçilerin topluca Halk Fırkası’na oy vermesi için organizasyonlar yapılmış, direnen işçiler işten çıkarılmıştır. &lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;(Ali Eşref Turan s. 47-53)&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Liste daha da uzun; ama bu kadarının bile 1930 seçimlerinin nasıl yapıldığı konusunda bir fikir oluşturduğunu tahmin ediyorum. Ali Eşref Turan’a göre “karalama ve yıldırma politikalarının uygulandığı; hile ve usulsüzlüklerin yapıldığı seçimleri CHF’nin gerçekten kazanmış olması düşük bir olasılıktır” (s.62). Ancak sonuçta belediye seçimlerinin onda dokuzunu Halk Fırkası alıyor. Seçimden sonra da SCF’nin kazandığı yerlerin “cezalandırılması” devam ediyor. Mesela Silifke’nin il iken bir ilçe haline getirilmesinin sebebi işte bu 1930 seçimleridir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Seçimlerin akabinde Atatürk, Halk Fırkası’nı ve dolayısıyla olanları destekliyor; meclise verilen gensoru önergesi düşüyor. Bunun sonucunda Fethi Bey 97 günün sonunda SCF’yi feshetme kararını açıklamak zorunda kalıyor. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Daha evvel dediğim gibi, Serbest Cumhuriyet Fırkası’nın Türkiye’de tabandan bir dönüşüm hedeflediğini, radikal bir parti olduğunu söylemek zor. Ancak gene de bir kitle örgütü olarak o dönemki memnuniyetsizliği yansıtması açısından önemli bir tecrübe. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Türkiye’de öğretim sistemi ne yazık ki o dönemin mücadelelerini, her türlü direnişi ve farklı toplumsal tahayülleri unutturmayı hedefliyor. Oysa bugüne kadar süregelen hoşnutsuzlukların, çekişmelerin, mücadelelerin hakkını vermek istiyorsak bize öğretilen tarihi sorgulamamız lazım. Yeni bir tarih yazabilmek için, güçlünün haklı olarak anlatılmadığı bir tarihi hayal etmek için gerekiyor bu. Parça parça, adım adım! Amaç düşmanlıktan beslenmeyen bir tarih anlatabilmek. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ermeniler’in başsağlığına gitmek için, bu ülkenin yok sayılmış vatandaşlarıyla barışabilmek için, zalimin yanında saf tutmamak için yeni hikayelere ihtiyacımız var. Yeni hikayeler... ve eski hikayelerin tümünün acımasız bir eleştirisi.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;En baştaki kahve muhabbetine dönersek: Doğrudur, gerçekten de Atatürk zamanında her kafadan bir ses çıkmasın diye inzibat hep tetikteymiş.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;* Ali Eşref Turan, Türkiye'de Yerel Seçimler, İstanbul Bilgi Üniversitesi Yayınları, 2008&lt;br /&gt;* İpek Çalışlar, Halide Edip: biyografisine sığmayan kadın, Everest 2010&lt;br /&gt;* Mehmet Ö. Alkan, "Türkiye'de Seçim Sistemi Tercihinin Misyon Boyutu ve Demokratik Gelişime Etkileri, Anayasa Yargısı (Süreli Yayın-23), 2006&lt;br /&gt;*Cemil Koçak, İnkılâp ve Seçim, Radikal, 20/05/2007&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/21581557-1360599522899053267?l=ozanoyunbozan.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://ozanoyunbozan.blogspot.com/feeds/1360599522899053267/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=21581557&amp;postID=1360599522899053267&amp;isPopup=true' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/21581557/posts/default/1360599522899053267'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/21581557/posts/default/1360599522899053267'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://ozanoyunbozan.blogspot.com/2010/06/cumhuriyeti-kuranlar-cumhura-gecit.html' title='Cumhuriyeti Kuranlar Cumhura Geçit Vermemişler'/><author><name>Sezai Ozan Zeybek</name><uri>http://www.blogger.com/profile/15675814427350750049</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='26' height='32' src='http://bp0.blogger.com/_pZuE1ngcei4/R4TH4yynf8I/AAAAAAAAAAg/wzK72Gtj4Ck/S220/ozana_oto+kontrastla.jpg'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://1.bp.blogspot.com/_pZuE1ngcei4/TAWas4c6pfI/AAAAAAAAAOs/rOnNg11yAyM/s72-c/img-8-small480.jpg' height='72' width='72'/><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-21581557.post-5112134376184955372</id><published>2010-04-07T02:05:00.010+03:00</published><updated>2010-04-08T14:51:31.371+03:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='modern olmak'/><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='cumhuriyet nasıl kuruldu'/><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='laiklik'/><title type='text'>Türk Devleti Laik Değildir, Yakınından Geçmiştir</title><content type='html'>&lt;div style="text-align: left;"&gt;Türk siyasi yaşamında “dini siyasete alet etmek” en çok zikredilen günahlardan biridir. Öyle bir suçlamadır ki nereye atsan yapışır. Durmaksızın birilerinin, bilhassa sağ partilerin, dini kendi çıkarları için eğip büktüğünü işitiriz. Vicdan siyaseti denir,  geri kalmışlıkla ilişkilendirilir, Türkiye’de laikliğinin zarar görmesinden endişe edilir, İran’la yerli yersiz kıyaslamalar yapılır, “Atatürk olsaydı...” diye başlayarak iç çekilir. Bütün bu meselenin ele alınış tarzında ciddi bir sakatlık var. Hem dünyadan bihaber olmak hem Türkiye tarihinden kopuk olmak hem de laikliğin tarihsel gelişimine yabancı olmak yüzünden Türkiye’de bilhassa bir kesim ciddi bir düşünce bariyerini uzun süredir aşamıyor. Zaten pekçok politik tartışmada olduğu gibi meselenin tartışılma şekli birtakım önyargılara, kuruntulara ve karşıdakine duyulan temelsiz husumete dayanıyor. “Ben seni tanımadan hükmümü vermişim” tavrı, düşünmeyi, sorgulamayı, paylaşmayı değil yobazlığı, aptallığı, cahilliği getiriyor beraberinde. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;a onblur="try {parent.deselectBloggerImageGracefully();} catch(e) {}" href="http://1.bp.blogspot.com/_pZuE1ngcei4/S7xPUFruGKI/AAAAAAAAAOE/TPbmzo0LIqw/s1600/kiyafetiniduzelt+copy.jpg"&gt;&lt;img style="display:block; margin:0px auto 10px; text-align:center;cursor:pointer; cursor:hand;width: 400px; height: 400px;" src="http://1.bp.blogspot.com/_pZuE1ngcei4/S7xPUFruGKI/AAAAAAAAAOE/TPbmzo0LIqw/s400/kiyafetiniduzelt+copy.jpg" border="0" alt=""id="BLOGGER_PHOTO_ID_5457324055007729826" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;İki noktanın üstünde duracağım bu yazıda: 1- İlla dini siyasete alet eden birilerini arıyorsak lafa Atatürk’le başlamak gerekecek; zira kendisi bunu en bir kabiliyetle başaran ilk devlet adamımız. Daha önemlisi (Atatürk’ün şahsının ötesinde) Türkiye’de din ve devletin birbirinden ayrılmış olduğunu iddia etmek en başından itibaren pek de doğru değil. Aksine belli bir dini yapılanmanın diğerleri pahasına daha en başından itibaren devletçe desteklendiğini, devletin dine dayalı politikalar ürettiğini görüyoruz. Bu anlamda dinin siyasete alet edilmesi yeni bir olgu değil, Türkiye Cumhuriyeti’nin kuruluşundan itibaren uyguladığı temel politikalardan biri  2- Dünyanın “gelişmiş” ülkeleri bizim zannettiğimiz gibi laik değil; hatta birkaç temel noktada Türkiye’de laik kesimin kafasını karıştıracak kadar “anti-laik” örgütlenmelere, hukuki düzenlemelere sahipler. Ya bu ülkeler laikliği yanlış anlamış ve bizim onlara acilen öğretmemiz gerekiyor yahut bizim Batı diye bildiğimiz daha ziyade bizim hayal mahsûlümüz.&lt;span class="fullpost"&gt; Diğer bir deyişle, birkaç yüzyıllık mihenk noktamız aslında kafamızda oluşturulmuş birtakım basmakalıp yargılara dayanıyor. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;İki durumda da işimiz var.   &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-weight:bold;"&gt;Devlet güdümünde din&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Türkiye’de laiklik ilkesi 1937’ye kadar anayasaya girmemiştir. Daha ötesi Cumhuriyet’in ilk yıllarında (1928’e kadar) geniş halk kitlelerini rejimin karşısına almamak için anayasada “devletin resmi dini İslam’dır” ibaresi bulunur. Atatürk de bu yıllarda din hakkında çelişkili mesajlar vermiştir. Örneğin ilk meclisin (1920) açılışından önce Kocatepe camiinde namaz kılmış, ardından meclis dualar eşliğinde açılmıştır. Kendisi bir yerde şöyle der: &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-style:italic;"&gt;“Bizim dinimiz en tabi ve makul dindir ve ancak bundan dolayıdır ki son din olmuştur. Bir dinin tabii olmasi için akla, fenne, ilme ve mantığa uygun olması lazımdır. Bizim dinimiz bunlara tamamen uygundur”. &lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ama bir başka yerde ise şu şekilde konuşur: &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-style:italic;"&gt;“Bizim devlet idaresindeki ana programımız, CHP programıdır. Bunun kapsadığı prensipler, idarede ve siyasette bizi aydınlatıcı ana hatlardır. Fakat bu prensipleri, gökten indiği sanılan kitapların dogmalarıyla asla bir tutmamalıdır. Biz, ilhamlarımızı gökten ve gaipten değil, doğrudan doğruya hayattan almış bulunuyoruz.”&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Kendi görüntüsü ve sesiyle dinlemek için: http://www.youtube.com/watch?v=CJwLT0PUMms&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bu anlamda Atatürk, o dönemin şartları içinde din meselesini gerektiği şekilde kullanmıştır. Kimi zaman halkın duyarlılıklarını hareketlendirmek için dini desteklemiş, hatta dindar gözükmüş, diğer zamanlardaysa dine karşı tavır almış, Türk milletinin bu “Arap hurafelerinden” kurtulup kendi özüne dönmesinin önemine işaret etmiştir. Bu anlamda en kaba tabirle dini siyasete alet etmiştir. Üstelik kendisi din sözcüğünü bir dindar olarak hayatının doğal seyri içinde ağzına almamış, sadece gerektiği zaman gerektiği yerde kullanmıştır. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Elbette Türkiye’de siyaset mevzubahis olduğunda bir tarafa “her şey mübah”, karşı tarafa “her şey günah” ilkesi geçerli olur. O sebeple burada anlattığım kafa karıştırmayacak, bilakis bir kesim insanın “Atatürk ne kadar öngörülü imiş, o dönem öyle yapması gerekiyormuş” yargısını güçlendirecek, farkındayım. Hüküm peşin peşin verilmiş ne de olsa. Atatürk ne yaptıysa memleketin iyiliği için yapmıştır, bugün bunu yapanlarsa siyasi emellerinin peşindedir.  O yüzden bu meseleyi Atatürk’ün şahsıyla sınırlı tutmayıp daha geniş bir tarih diliminde Türkiye’nin ne derece laik olduğu üstünde duralım. Zaten meselenin özü de Atatürk’ün dinsiz mi dindar mı olduğu değil, dinin Türkiye Cumhuriyeti’nde nasıl teşekkül ettiği, nasıl kullanıldığı ve nasıl kontrol altına alındığıdır.  &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;1924’te Hilafet ve Şeriat kaldırılırken devlet tarafından Diyanet İşleri kurulur. Kurumun amacı zaman içinde çeşitlilik gösterse de temel olarak “İslâm dininin inançları, ibadet ve ahlâk esasları ile ilgili işleri yürütmek, din konusunda toplumu aydınlatmak ve ibadet yerlerini yönetmek” olarak sıralanabilir. Türkiye ile bağı olan herkesin malumu, bu kurum bütün dinlerin ya da bütün İslami mezheplerin din işleriyle değil ancak ve ancak Sünni İslam’ın işleriyle uğraşır.  Temel olarak bütçesi devlet tarafından karşılanır. Diğer mezhepler ve diğer dinler için bu şekilde ve bu ebatta bir yardım söz konusu değildir. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Andrew Davison, Türkiye’de laikliği tartıştığı makalesinde İslam’ın hiçbir zaman tasfiye edilmediğini, aksine Sünni İslam’ın birleştirici bir amalgam olarak devlet tarafından desteklendiğini savunur (Davison 2003). Başka bir deyişle, Türkiye’de din devletten ayrılmamıştır, yahut devlet hiçbir zaman din dışı bir kurum haline gelmemiştir. Din (Sünni İslam) devlet otoritesinin güdümünde kontrol edilmeye çalışılmış, diğer dinler/mezhepler ise temel olarak yok sayılmıştır. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bugün hala Diyanet’in bütçesi devletteki diğer pekçok kurumdan daha fazladır. Çarpıcı bir örnek vermek gerekirse, 1995 gibi yakın bir tarihte Diyanet’in bütçesi 4.8 trilyon lirayla 37 devlet üniversitesinin toplam bütçesini geçmekteydi (Helvacıoğlu 1996, s 588). On binlerce orta ve alt kademe din görevlisi bugün devletten maaş almaktadır. Diyanet, bir devlet kurumu olarak devlet politikalarının güdümünde varlığını sürdürmektedir.  Cuma hutbeleri bir merkezden yazılmakta ve dağıtılmakta; halka vergi vermenin, askere gitmenin, devlete itaat etmenin önemi vaaz edilmekte; bazı politik olaylarda (Bosna Savaşı sırasında mesela) diyanet başkanı tarafından televizyonda halka telkinler verilmektedir. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Türkiye’de din-devlet birlikteliği Diyanet ile sınırlı değil. Zorunlu din dersleri uygulaması devlet-din ilişkisinin en bariz göstergesi. Sünni İslam dışında diğer mezheplerin okullarda öğretilmesi yasak. Bu konuda uzun uzun tartışıldı, tekrar etmiyorum.  Başka bir örnek TC nüfus cüzdanlarındaki din ibaresi. Laik bir devlette kimin hangi dine inandığı devleti niye ilgilendirsin? Gerçekten dinin devlet işlerinden ayrılmasından bahsedeceksek şunu dememiz lazım: “Devlet hiç bir vatandaşını dinini açıklamaya ya da açıklamamaya zorlayamaz” ya da “devlet dini veya tüm dinleri destekleyen veya bir dini başka dinlere karşı koruyan kanunlar çıkaramaz”. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Türkiye’de uygulanan bu değil. Türk devleti dini inancın her alanına müdahale ediyor. Daha ötesi, nüfus cüzdanlarına herhangi bir dinin yazılmasını da kabul etmiyor. “Türk vatandaşları örneğin hukuken Budist, Bahai veya Yezidi olamazlar... TC nüfus kütüklerine İslam, Hıristiyan ve Musevi dinlerinden başkasının kaydedilmesi imkanı yoktur” (Nişanyan 2008 s. 288).  Bu anlamda dinin devlet işlerinden ayrı tutulmasından ya da bugün yaygın olarak kullanılan anlamıyla “din-vicdan” özgürlüğünden bahsetmek mümkün değil. “Selendi’nin Misafirleri” yazısında gayrimüslimlere uygulanan çifte standartları ve haksız uygulamaları yazmıştım, burada tekrar etmiyorum. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Türkiye’de mülk rejiminden (vakıflar kanunu) memuriyet alımlarına, okulların müfredatından kamusal kaynaklarının kullanılmasına kadar pekçok konuda devlet-din ayrışmasına değil; aksine dinin ve devlet politikalarının yakın ilişkisine tanık oluyoruz. Otoritesini büyük oranda tek bir mezhebe dayandırmış bir devlet var karşımızda. Bu Cumhuriyet’in ilk yıllarında da böyleydi (ve hatta belki daha fazlaydı), şimdi de durum değişmiş değil. &lt;span style="font-style:italic;"&gt;Özetlemek gerekirse, devlet dine ve dolayısıyla insanların dini özgürlüklerine müdahale etmekte, belli bir mezhebin finansmanını sağlamakta, vatandaşları arasında dine dayalı ayrımlar gözetmektedir. O halde dini siyasete alet etmek sadece Atatürk’ün şahsi uygulaması değil, Türkiye Cumhuriyeti’nin kuruluşundan itibaren uygulanan temel politikalardan biridir.   &lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bütün bunları yazmamın amacı dinin ve devletin ayrışmış olduğu ideal bir seküler toplum hayali kurmak değil.  Dinlerin tarihsel/kültürel mirasını gerçekten ciddiye alıp konuşacaksak, daha geniş perspektifler içinde hayatımızın ortasında duran dini yapılar üstüne  düşünmeye başlayacaksak böyle bir ayrışmanın imkanının zaten ne kadar kısıtlı olduğunu fark ederiz. Kullandığımız dil, imgeler, semboller, çevremizi kuşatan somut gerçeklik, politik araçlar,  gün be gün yaşanan hayat... dini diyebileceğimiz yapılarla yakından ilişkili. Hayatımızdaki en temel unsurların çoğunun dini kökenleri var. İslam inancı da değil sadece. Mesela en basitinden şu an kullandığımız takvim İsa’nın doğumuyla başlıyor; Allah’ın dünyayı 6 günde yaratıp bir gün dinlendiği inancına dayanarak takvim haftalara bölünüyor,  pazar günleri tatil oluyor. Dünyevileşmekten bahsedeceksek o zaman belki Fransa’da Fransız Devrimi'nden sonra olduğu gibi bunları kaldırıp Devrim takvimi kullanmaya başlamamız gerekiyor. Giydiğimiz kıyafetlerden evlilik ritüellerine, yaptığımız tatillerden ahlaki tutumlara uzanan hayatın pekçok alanı dini tonlar taşıyor, dini geleneklerden esinleniyor. O sebeple geniş anlamda din ve dünya işleri birbirinden ayrılmıştır/ayrılmalıdır şeklinde bir iddia duyduğumda karşımdakinin ne dediğinin, ne yaşadığının farkında olmadığını düşünüyorum. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ancak daha dar bir anlamda devletin dini referanslarının olmaması anlatılmaya çalışılıyorsa bunda da büyük ve iddialı cümleler kurmadan önce  bunu başardığını düşündüğümüz ülkelere daha yakından bakmayı tavsiye ediyorum.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-weight:bold;"&gt;Orada bir Batı var, gitmesek de görmesek de...&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Türkiye’nin geçmişle olduğu kadar Batı ile de travmatik bir ilişkisi var. Tuhaf hayaller, kanaatler, temelsiz yargılar hem geçmişin hem Batı’nın somutluğuna bakmayı zorlaştırıyor. Türk eğitim tornasından geçmiş nesiller uzun yıllar birkaç beylik cümle etrafında düşünmeye alıştığı için kanaatler de basmakalıp olmanın ötesine gidemiyor. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Aslında bazı şüphe uyandıracak izlenimleri Türkiye’de de edinmek mümkün. Örneğin her Amerikan parasının üstünde kocaman “In God we trust” (Tanrı’ya inanırız) yazması... TL’nin üstünde düşünemiyorum nasıl olurdu? Yahut Amerikan mahkemelerinde tanıkların İncil’e el basarak “doğruyu, tüm doğruyu ve sadece doğruyu” söyleyeceklerine dair yemin etmeleri...  Amerikan başkanı küçük Bush’un Evangelist tarikatına mensup olması, konuşmalarında Allah’ı, melekleri, iyi ile kötünün kadim savaşını sık sık zikretmesi, İncil’e bol bol referans vererek konuşması, Müslümanlar’a yeni bir Haçlı Seferi ilan edebilmesi, yaptıkları savaşların Allah’ın isteği olduğunu söylemesi vb. Türkiye’de savcılar bunlardan çok daha azı için politikacıları hapse atar. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“İngiltere’de Anglikan mezhebi resmi devlet dini (established church) sıfatına sahiptir. İngiliz hükümdarı, (Kraliçe) aynı zamanda Anglikan kilisesinin başıdır” ( Nişanyan 2008 s. 276) Ancak diğer mezhepler ve dinler Türkiye’deki gibi özel alana sıkıştırılmış değildir, örgütlenme, fikirlerini yayma ve görünür olma hakları vardır. Bilhassa pazarları çeşitli mezheplere/tarikatlara mensup insanlar ev ev dolaşarak dinlerini yaymaya çalışırlar. Türkiye’de bir tarikat mensubunun bir pazar sabahı kapınızı çaldığını ve dinini tanıtmak istediğini düşünsenize. Dayak yeme, küfür işitme ihtimali, hatta yanlış mahallede yanlış dini tanıtmaya kalkarsa canından olma ihtimali bile var. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;İngiltere'de havalanı girişlerinde pasaportunuzu kontrol eden başörtülü kadınlar görebilirsiniz. Türkiye’de bu kamusal alan tanımına uymayacağı gibi aynı zamanda bir kesim insanda tuhaf bir utanç yaratacaktır. Ne de olsa Türkiye’nin dışa açılan yüzüne “Avrupai” görünümlü insanlar koymak münasip olacaktır: Bizi dışarda modern bilsinler saplantısı.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bu elbette İngiltere’nin çok hoşgörülü olduğu sonucuna götürmüyor bizi. En basit örnek olarak Londra’da hemen evimin karşısındaki üniversitede birkaç ay önce iki müslüman öğrenci okuldaki mescitten çıkarken bıçaklandı. (Üniversitede ibadethane var, evet!) Okul yönetimi öğrencilerin can güvenliğini bahane ederek ibadethaneyi geçici olarak kapadı. Öğrenciler haftalar süren protesto gösterileri yaptı. Yanık sesli bir çocuk her gün okulun önünde öğle ezanını okudu, okulun önünde topluca namaz kılındı. Okulun girişinde namaz kılan öğrenciler yüzünden polis gelmedi, üniversiteyi basmadı, öğrencileri götürüp sorguya çekmedi. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Diğer ülkelerde durum bildiğimizden daha da farklı: Mesela İtalya’da Katoliklik devletin resmi tek dinidir. Ancak “başka dinler, kamu düzeni ve genel ahlaka aykırı olmamak koşuluyla serbesttir” (Nişanyan, s. 277). Kilise nikahı (birkaç istisna dışında) bütün Avrupa ülkelerinde tanınır.  “İsveç, Norveç ve Danimarka’da Evangelik (Lutherci) Protestan mezhebi resmi devlet dinidir. Her üç ülkede hükümdarın devlet dinine mensup olması anayasa gereğidir.” (s. 278) “Ortodoks Yunan mezhebi, Yunan devletinin resmi dinidir” (s. 278).  “Alman toplumunda tarihi kökleri olan üç din –Katolik, Evangelik (Lutherci) ve Reforme (Kalvinist) mezhepleri- ‘kamu hukukunca tanınan dini cemiyetler’ (öffentlich-rechtlich anerkannten Religiongesellschaften) statüsüne sahiptir. Bu dinlerin, devlet hastaneleri, hapishaneler, silahlı kuvvetler, kamu radyo-televizyon  kurumları gibi kamu kuruluşlarında temsil edilme hakları vardır... Ayrıca kendi mensuplarından devlet eliyle kilise vergisi toplamak yetki ve ayrıcalığı da bu dinlere tanınmıştır.” (s. 279)&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Sevan Nişanyan’ın altını çizdiği nokta şudur: “ Bu ülkelerin hiçbirinde (Fransa ve Amerika dahil), dinin siyasi amaçlarla kullanılamayacağı ya da siyasi örgütlenmelere konu olmayacağına ilişkin bir hüküm yoktur. (s. 286). Bu iyi midir kötü müdür ayrı bir tartışma konusu. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Türkiye’nin AB’ye giriş sürecinde Avrupalı liderlerden sık sık dini motifli yorumlar duymamız da Avrupa’da dinin devlet işlerinden bizim zannettiğimiz kadar ayrı yürümediğinin bir diğer göstergesi. Örneğin Avrupa Birliği’nin anayasasında "Hıristiyan" ibaresinin bulunup bulunmayacağı uzun süre tartışıldıktan sonra bir ortayol bulunmuş, taslak metinde, “dini, kültürel, hümanist” mirasa göndermede bulunulmuştur (Kösebalaban, 2007 s. 104).  Yahut Almanya başbakanı Angela Merkel, demokrasinin Hıristiyan değerleri olmadan düşünülemeyeceğini söylediğinde gene bu tarzda bir din-devlet-yönetim birlikteliği gündeme gelmiştir (Kösebalaban 2007 s. 102).  &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Sonuca gelelim. En başta söylediğim gibi Türkiye’de dini siyasete alet edenlerden yakınanlar ve bunu fırsatçı sağ partilerin ve taşralılığın alameti sayanlar aslında hem tarihsel olarak Türkiye’nin bugüne nasıl geldiğini hem de örnek aldığımızı zannettiğimiz Batı’yı ıskalamış olur. Tarih bize öğretilen tarih değil; Batı bizim zannettiğimiz Batı değil. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Din ve devlet işleri beraber yürümeli sonucu çıkmasın bu yazıdan. Derdim dinin ve devletin daha fazla ayrışmasını ya da tümden katışmasını önermek değil. Öncelikle tarihsel olarak bizim ayrı zannettiğimiz iki kategorinin hiç de zannedildiği gibi ayrışmamış olduğunu teslim etmemiz gerekiyor, ne Batı’da ne Türkiye’de.  Birtakım hülyaların ve yanlış kanaatlerin üzerinden birilerine despotluk yapmadan önce bunu akılda tutmak gerekiyor.  Din ve vicdan özgürlüğünün mümkünatı bir fikri despotça dayamak, bir kıstasın peşinde uyduruk ayrımlar yapmak olamaz. Basmakalıp cevaplar vermeden evvel sorularımız üstünde tekrar düşünmeliyiz: &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Başörtüsü kamusal alanı bozar mı? &lt;br /&gt;Yanlış soru. &lt;br /&gt;Başörtüsü laikliği bozar mı?&lt;br /&gt; Yanlış soru. &lt;br /&gt;Türkiye’de laiklik tehlikede mi?&lt;br /&gt; Yanlış soru.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Soruların gerisini okuyucuya bırakıyorum, derdimin anlaşıldığını umuyorum.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;  &lt;br /&gt;&lt;span style="font-weight:bold;"&gt;Kaynaklar:&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Kösebalaban, Hasan (2007). The Permanent “Other”? Turkey and the Question European Identity &lt;span style="font-weight:bold;"&gt;Mediterranean Quarterly 18:4&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Nişanyan, Sevan (2008). Yanlış Cumhuriyet: Atatürk ve Kemalizm üzerine 51 soru, &lt;span style="font-weight:bold;"&gt;Kırmızı Yayınları&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Davison, Andrew (2003). Turkey, a “Secular” State? The Challenge of Description, &lt;span style="font-weight:bold;"&gt;The Southatlantic Quarterly 102: 2/3&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Helvacıoğlu, Banu (1996). ‘Allahu Ekber’, We are Turks: yearning for a different homecoming at the periphery of Europe, &lt;span style="font-weight:bold;"&gt;Third World Quartely, 17:3&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Black, Amy (2004). With God on Our Side: Religion in George W. Bush’s Foreign Policy Speeches, &lt;span style="font-weight:bold;"&gt;prepared for presentation at the annual meeting of the American Political Science Association; Chicago, Illinois, September 2-5&lt;/span&gt;&lt;/span&gt; &lt;/div&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/21581557-5112134376184955372?l=ozanoyunbozan.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://ozanoyunbozan.blogspot.com/feeds/5112134376184955372/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=21581557&amp;postID=5112134376184955372&amp;isPopup=true' title='2 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/21581557/posts/default/5112134376184955372'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/21581557/posts/default/5112134376184955372'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://ozanoyunbozan.blogspot.com/2010/04/dini-politikaya-alet-etmek-ustune.html' title='Türk Devleti Laik Değildir, Yakınından Geçmiştir'/><author><name>Sezai Ozan Zeybek</name><uri>http://www.blogger.com/profile/15675814427350750049</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='26' height='32' src='http://bp0.blogger.com/_pZuE1ngcei4/R4TH4yynf8I/AAAAAAAAAAg/wzK72Gtj4Ck/S220/ozana_oto+kontrastla.jpg'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://1.bp.blogspot.com/_pZuE1ngcei4/S7xPUFruGKI/AAAAAAAAAOE/TPbmzo0LIqw/s72-c/kiyafetiniduzelt+copy.jpg' height='72' width='72'/><thr:total>2</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-21581557.post-1517439002993359966</id><published>2010-04-06T00:09:00.004+03:00</published><updated>2012-02-04T08:02:42.963+02:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='çingeneler'/><title type='text'>Selendi'nin Misafirleri</title><content type='html'>&lt;div style="text-align: left;"&gt;2010 yılının başında Manisa’nın Selendi ilçesinde yaşayan çingeneler şehri terk etmek zorunda kaldılar. Evlerini taşlayan, arabalarını yakan bin kadar insan, “Selendi bizimdir bizim kalacak”, sloganlarıyla şehri “düşmanlardan” kurtarmış oldular. Kaçan 74 kişi jandarmaların koruması altında geçici olarak Gördes’e yerleştirildi. Büyük kısmı bir daha Selendi’ye dönmedi,  şu an itibariyle Salihli, Gördes, Akhisar ve İzmir’de yeni hayatlar kurmaya çalışıyorlar.&lt;span class="fullpost"&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bu olayları neyin tetiklediğine dair gazetelerden birbiriyle çelişen bilgiler ediniyoruz. Kısaca toparlayayım: Burhan Uçkun isimli genç kahveye giriyor. Kahveci Musa Yıldız ile aralarında tartışma çıkıyor. Kahve sahibine göre Burhan Uçkun içerde sigara içmek istiyor, Musa Yıldız izin vermiyor, olaylar büyüyor. Burhan Uçkun’a göre ise kahvede kendisine çingene olmasından ötürü çay verilmiyor, tartışma çıkıyor, Burhan Uçkun dövülüyor. Ardından karakolda devam eden tartışmaya Burhan Uçkun’un babası müdahale ediyor, bu esnada kalp krizi geçiriyor, vefat ediyor. Emniyet bundan ötürü olaylar çıkacağını tahmin ediyor, Musa Yıldız’a kahvesini bir süre açmamasını tavsiye ediyor. Musa Yıldız beş günün sonunda kahvesini açtığında Burhan Uçkun ve bir grup arkadaşı kahveyi tahrip ediyor. Bunun üzerine karşı atak başlıyor, bin kişi toplanıyor, olayla alakalı alakasız bütün çingenelere toplu bir saldırı başlıyor, çingeneler şehri terk etmek durumunda kalıyor. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;İşin aslı olayları tam neyin tetiklediği çok önemli değil. Burada önemli olan adi bir vakanın bir anda belli bir gruba karşı toplu bir şiddet eylemine dönüşmesi. Bunun üstüne çok yazıldı-çizildi, ben tekrar etmeyeceğim. Ancak Youtube’tan belediye başkanının konuşmasını dinlerken ettiği bir cümleye takıldım, ona değinmek istiyorum.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Selendi belediye başkanı Nurullah Savaş televizyonda olayların ardından söylenebilecek beylik ve bir o kadar çiğ lafları sıralıyordu. Bu münferit bir olaymış, bu ilçe halkı kimseye ayrımcılık yapmazmış, kendisinin bizzat tanıdığı Roman vatandaşlar varmış, Selendi küçük bir ilçeymiş, bu şekilde gündeme gelmiş olmaktan çok üzgünlermiş vs.  Sorumluluk almak yok, özür dilemek yok, yapılanlardan duyulan üzüntüye dair bir laf yok, sadece bu vesileyle gündeme gelmekten duyulan bir üzüntünün bahsi geçiyor, o da her zamanki “dışarıda bizi iyi bilsinler” kaygısından mütevellit. Bu esnada arkada birikmiş (çingeneden münezzeh) birtakım erkekler "büyük" cümlelerden sonra bir alkış tufanı kopartıyorlar, kameraları süze süze. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bir noktada belediye başkanı  ilçesinin iyi özelliklerinden bahsederken kendilerinin ne kadar misafirperver olduğunu anlatmaya başladı. Ders kitaplarından fışkırmış gibi... Bir an kalakaldım. Ne misafirperverliği? Çingeneler Selendi’de misafir miydi zaten? Gelmişler; ama gitmeleri mi bekleniyordu? Biraz uzun kalınca (35 senedir Selendi’de yaşıyorlarmış) insanları sıkıntı basmış, misafire kapı mı gösterilmişti?&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Misafirperverlik bize yıllarca Türk milletinin önemli özelliklerinden biri olarak belletildi. Hayat bilgisi kitaplarında, din ahlak kültürü derslerinde bunu tekrarlayıp durduk. Hatta hayal meyal de olsa, Türkler’in misafirperverliğiyle ilgili sınavlarda kompozisyonlar yazdığımı hatırlıyorum. Ancak "biz misafirperversek misafir kim" diye hiç düşünmemiştim.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bu ülkenin politikalarında, uzun süre, azınlık telakki edilen gruplar misafir muamelesi görmüş. O sebeple biri misafirperverlikten bahsetmeye başladı mı şöyle bir ürperiyorum. Daha geçen sene İspanya'dan 500 sene önce gelen Yahudiler'den bahsederken Türk misafirperverliğinden dem vuran Recep Tayyip Erdoğan geliyor aklıma. Malum, hiçbir misafirlik uzun sürmemeli.  Baskın Oran’dan bu ülkede yaşayan azınlıklara neler yapıldığına dair uzun bir alıntı koyuyorum aşağıya. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-style:italic;"&gt;1920’lerden 60’lara kadar devletçe desteklenen “Vatandaş Türkçe Konuş” kampanyaları yürütüldü. 1930’lar boyunca “Türk Malı Kullan” kampanyaları açıldı; bu ancak 1950’lerde “Yerli Malı Kullan”a dönüşecektir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;1923’te Lozan’da Yunanistan’la anlaştık. Oradan Müslümanlar zorla buraya, buradan Rum Ortodokslar zorla oraya yollandı. Tam bir “ikili etno-dinsel temizlik”tir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;1925-30 arasında İstanbul’un gayrimüslimlerine il dışına izinsiz çıkmak yasaklandı.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;1924’te çıkarılan Avukatlık Kanunu, Rum avukatların yüzde 75’ini, Ermeni avukatların yüzde 73’ünü tasfiye etti.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;1929’da borsa çalışanlarına “Türk olmak” zorunluluğu getirildi.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;1926’da yabancı şirketlerin yüzde 75 oranında “Türk” istihdam etmeleri fiilen zorunlu oldu. Aynı yıl memuriyet için “Türk olmak” şartı getirildi; “Türk vatandaşı olmak” ancak 1965’te getirilecektir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Yine aynı yıl gayrimüslimlerin Lozan md. 42/1’deki hakkı (“aile hukuklarının kendi örf ve adetlerine göre düzenlenmesi”) yani kilise nikahı yasaklandı.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Lozan’ı durmadan ihlal ettik. 1927’de Lozan’ın 14. ve 40. maddelerine rağmen İmroz ve Bozcaada’da Rumca tedrisat yasaklandı.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;1934’te CHP il örgütünün eşgüdümünde yapılan saldırılar sonucu Yahudiler ev ve işyerlerini terk ederek Trakya’dan İstanbul’a kaçtılar.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;1941-42’de 18-45 yaş arası bütün gayrimüslim erkekler toplu olarak askere alındı (“Yirmi Kura İhtiyatlar” olayı). 1915’te yapıldığı gibi, silahtan arındırılmış Amele Taburları’nda yol inşaatına sevk edildiler.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;1940’lara kadar gayrimüslim vatandaşlar normal nüfus kütüğüne değil, “Ecanip [Yabancılar] Defteri”ne kaydedildiler. Biz gayrimüslim vatandaşları hep “yabancı” sayagelmişizdir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;1940’larsın sonuna kadar askerî okullara kayıt olmak, düz memuriyete girmek ve hatta Avrupa’ya öğrenci gidebilmek için “Türk olmak”, “Türk soyundan olmak”, “Türk ırkından olmak” gerekiyordu.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;1942’deki Varlık Vergisi sonucu bu insanlar evlerindeki mobilyalara dek sattılar. Yine de ödeyemeyenler Aşkale’ye taş kırmaya yollandılar.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;1955’in 6-7 Eylülünde, Selanik’teki Atatürk Evi’ne bir MİT ajanı marifetiyle attırılan ses bombasının ardından İstanbul ve İzmir’de gayrimüslim ev, işyerleri ve ibadet yerleri tamamen yağma ve tahrip edildi. Irzına geçilen ve öldürülenler oldu. Bu, çoğunluğun devlet desteğinde azınlığa saldırısı, yani tipik bir “pogrom”dur.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;1964’te Türkiye, şu anda Erdoğan’ın Ermenistan’ı tehdit için kullandığı şeyi Yunanistan’a fiilen yaptı: Yunan pasaportlu İstanbullu 12 bin Rum, 1930 Antlaşması tek taraflı feshedilerek sınır dışı edildi. Bu insanların elkonulan mülkleri ancak 1988’de iade edilecektir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Yine 1964’te Lozan md. 40’a rağmen Rum azınlık okullarında sabah duası yasaklandı. Bütün bunların acısını Yunanistan Batı Trakya Türklerinden çıkaracaktır. Her iki ulus-devlet de, “Mütekabiliyet vatandaşa uygulanmaz!” temel kuralını birbirlerinden kuvvet alarak ihlal edecekler, soydaş-dindaş uğruna vatandaş’ı kurban edeceklerdir. Al birini, vur ötekine.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Yargımız çok orijinal kavramlar buldu. 1971’de Heybeliada Ruhban Okulu, bütün özel yüksek okullarla birlikte kapatıldı. Bunların hepsi 1980’lerde yeniden açıldığı halde bu okul bugün hâlâ kapalı.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Yargıtay’ın 1971, 74 ve 75 tarihli kararlarında bu vatandaşlar “Türk olmayan” ilan edildiler. İstanbul 2 Numaralı İdare Mahkemesi 1996’da bir Rum vatandaşı, ne demekse, “Yabancı uyruklu TC vatandaşı” ilan etmek orijinalliğini gösterdi.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;625 sayılı Özel Okullar Kanunu’nun Şubat 2007’ye kadar yürürlükte olan 24/2 maddesi gayrimüslim azınlık okullarına MEB tarafından atanacak müdür başyardımcısının “Türk asıllı ve TC uyruklu” olmasını öngörüyordu. Demek ki itimat edilir olmak için TC uyruklu olmak yetmiyor, bir de Türk asıllı olmak gerekiyor. Sonra da kalkıp “Türk terimi bir ırkı ifade etmez!” diyenler çıkıyor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;1988-93 arası uygulanan “Sabotajlara Karşı Korunma Yönetmeliği”nde gayrimüslim vatandaşlar “Yerli Yabancılar (Türk Tebalı)” biçiminde kayda geçti.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;2000’lerde, Hıristiyanlığa geçenlere baskılar başladı. Bunların bir kısmı öldürüldü, bir kısmına “Türklüğe hakaret”ten davalar açıldı. 2000’lerde Fener’e baskılar arttı. Patrik gayrimeşru çocuk sahibi olmakla bile suçlandı. Faşizm midir, siz karar verin...Bütün bunlar tam bir etno-dinsel temizlik değilse nedir, söyleyiniz bana. 1960’ların ortalarından beri devam eden 1936 Beyannamesi rezaleti Şubat 2008’de çıkarılan yeni Vakıflar Kanunu’na rağmen bugün de sürüyor. Artık gayrimüslim vakıf mallarına elkonamıyor ama, ne tescilsiz mülkler tapuya tescil ediliyor ne elkonmuş mallar geri veriliyor. Bu insanlar bunları ancak AİHM kararlarıyla alabiliyor.&lt;br /&gt;&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;Baskın Oran’ın İletişim’den çıkan Türkiye’de Azınlıklar kitabı konuyla ilgili daha detaylı bilgi veriyor. Ben bu uzun alıntıyı www. rojamedya.org’dan aldım.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Selendi’ye geri dönelim. Olayların ardından devlet adamları kendilerinden bekleneceği şekilde durumun etnik bir sorundan kaynaklanmadığını beyan ettiler. Burada ince bir çizgi var. Bir tarafıyla buna “etnik ayrılık” ismini takmamak, olayları o gözle okumamaya çalışmak bütünleştirici bir politik manevra olarak hala anlamlı olabilir. Politikacıların ağızlarından düşürmedikleri tabirle “sağduyulu olmak” diyebiliriz buna. Ancak diğer taraftan durumu reddetmek, yokmuş gibi yapmak, var olan bir problemi görmezden gelmek sorumluluk almamak anlamına da gelebilir. Örneğin TBMM İnsan Hakları Komisyonu Başkanvekili ve MHP Genel Başkan Yardımcısı Mehmet Ekici olayların ardından yaptığı incelemede şöyle diyor:&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-style:italic;"&gt;"Selendi, Gördes ve Manisa'da yaptığımız incelemelerde bu olayın etnik ayrımcılık nedeniyle meydana gelmediğini tespit ettik, bundan sevinç duyuyorum. Adli boyutunu asla atlamamak lazımdır ama devlet, valilik ve belediye birimleri şefkat boyutunu, koruma boyutunu ve hak koruma boyutunu büyük oranda yerine getirmiştir."&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ekici'nin vardığı nokta şu oluyor: "İki taraf da mağdur olmuştur, devlet durumu çözmeye muktedirdir". Yerinden edilenlerin hasarı karşılanmış mıdır, mesela yakılan arabaların parası ödenmiş midir? Hayır. Şehirden kaçmak zorunda olanlar korunmuş sayılabilirler mi? Hayır, sadece kaçarlarken jandarma eşlik edebilmiştir. Selendi'de yaşayan çingenelere uygulanan ayrımcılığa dair bir politika geliştirilmiş midir? Hayır, ayrımcılığın var olduğu teslim bile edilmemiştir. Kısaca devletin "şefkati" geç gelmiştir, koruması yetersiz kalmıştır, hak meselesinde ise mağdur gene kovulan olmuştur.  &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Sonuç olarak Ekici, “Roman vatandaşların kendi istekleriyle” Selendi dışına yerleşmek istediğini söylüyor, yaraların sarılacağını beyan ediyor, bütün herkesi sağduyuya çağırıyor. Manisa Valisi Celalettin Güvenç ise durumun “kesinlikle sürgün olmadığınının” altını çiziyor. İnsan merak ediyor: Ya ne?&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Kendi ilçesinde yaşayan insana misafir gözüyle bakmak, ardından toplu bir eylemin sonunda o insanları şehirden kovmak sürgün değilse ne?&lt;/span&gt; &lt;/div&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/21581557-1517439002993359966?l=ozanoyunbozan.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://ozanoyunbozan.blogspot.com/feeds/1517439002993359966/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=21581557&amp;postID=1517439002993359966&amp;isPopup=true' title='1 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/21581557/posts/default/1517439002993359966'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/21581557/posts/default/1517439002993359966'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://ozanoyunbozan.blogspot.com/2010/04/selendinin-misafirleri.html' title='Selendi&apos;nin Misafirleri'/><author><name>Sezai Ozan Zeybek</name><uri>http://www.blogger.com/profile/15675814427350750049</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='26' height='32' src='http://bp0.blogger.com/_pZuE1ngcei4/R4TH4yynf8I/AAAAAAAAAAg/wzK72Gtj4Ck/S220/ozana_oto+kontrastla.jpg'/></author><thr:total>1</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-21581557.post-2877495690574745189</id><published>2010-02-26T18:12:00.029+02:00</published><updated>2010-02-26T19:52:23.937+02:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Filistin'/><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='savaş'/><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='adalet'/><title type='text'>Joe Sacco ve Filistin</title><content type='html'>&lt;div style="text-align: left;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;a href="http://3.bp.blogspot.com/_pZuE1ngcei4/S4gAJq0eV4I/AAAAAAAAANo/weDlwacDiRc/s1600-h/2.jpg"&gt;&lt;img style="cursor:pointer; cursor:hand;width: 319px; height: 400px;" src="http://3.bp.blogspot.com/_pZuE1ngcei4/S4gAJq0eV4I/AAAAAAAAANo/weDlwacDiRc/s400/2.jpg" border="0" alt=""id="BLOGGER_PHOTO_ID_5442600315790448514" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;------ &lt;br /&gt;Joe Sacco’nun dünyasında ne anlattıklarını cafcaflı sözlerle yumuşatan sunucular ne durmadan İsrail’in başarılarından ve demokrasisinden bahseden riyakar anlatılar ne de tüm tarihsel ve sosyal gerçeklerden kopuk bir şekilde zavallı barışsever İsraillilere dünyayı dar etmek için devamlı taş atan, kıymet bilmez, köktendinci canavarlar olarak gösterilen Filistinliler var.  Bunun yerine, askeri işgalin, rastgele tutuklamaların, yıkılan evlerin ve el koyulan arazilerin, işkencenin (‘ölçülü fiziksel şiddet’) ve cömertçe ve umarsızca uygulanan basbayağı kaba kuvvetin insafına kalmış hayatlar süren Filistinlilerin mukimi olduğu acımasız ve yabancı bir dünyayı, asker traşlı, sıradan bir Amerikalı’nın gözünden görüyoruz.&lt;span class="fullpost"&gt;  &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;a href="http://4.bp.blogspot.com/_pZuE1ngcei4/S4gAgqJ7YjI/AAAAAAAAANw/ovL1TyqCFWg/s1600-h/3.jpg"&gt;&lt;img style="cursor:pointer; cursor:hand;width: 400px; height: 338px;" src="http://4.bp.blogspot.com/_pZuE1ngcei4/S4gAgqJ7YjI/AAAAAAAAANw/ovL1TyqCFWg/s400/3.jpg" border="0" alt=""id="BLOGGER_PHOTO_ID_5442600710748987954" /&gt;&lt;/a&gt; &lt;em&gt;Askerler bir bir saçağın altında yağmurdan korunurken, çocuğun kefiyesini çıkarttırıp nerede duracağını işaret ettiler: yağmurun altında/ belki çocuk için bu maruz kaldığı aşağılamalardan sadece biriydi, kötü ama daha öncekilerden kötü olmayan bir olaydı, bilmiyorum /ben işgali görmeye gelmiştim,aradığımı da bulmuştum ama başka şeyler de buldum&lt;/em&gt;&lt;br /&gt;---------------&lt;br /&gt;Joe Sacco’nun eserinde Filistinlilerle yaşadığı gayet ironik karşılaşmaların altından sırıtan bir doktrin yok; özellikle Gazze hikayelerinde anlattığı düşman bir dünyanın sınırları içinde anlamsızca dolaşarak ve bekleyerek, bekleyerek, hep bekleyerek geçen yavan ve kaygı dolu hayatların, paylaşılan mutsuzluğun ve yoksunluğun etkilerini  hafifleten, yumuşatan birşeyler de yok. Bir iki şair ve romancı hariç, bu dehşet verici hali Joe Sacco’dan daha iyi anlatan birine rastlamak mümkün değil. Üstelik Sacco’nun imgeleri, okuyacağınız ya da televizyonda göreceğiniz herşeyden daha canlı ve net. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;a href="http://2.bp.blogspot.com/_pZuE1ngcei4/S4f_d_xBssI/AAAAAAAAANg/LGJev9r_B_k/s1600-h/deneme2.jpg"&gt;&lt;img style="cursor:pointer; cursor:hand;width: 400px; height: 222px;" src="http://2.bp.blogspot.com/_pZuE1ngcei4/S4f_d_xBssI/AAAAAAAAANg/LGJev9r_B_k/s400/deneme2.jpg" border="0" alt=""id="BLOGGER_PHOTO_ID_5442599565498888898" /&gt;&lt;/a&gt; &lt;em&gt;Çocuk orada durup askerlerin sorularını cevapladı. Başka şansı var mıydı ki?&lt;/em&gt;&lt;br /&gt;-----------&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ortalıkta dolaşırkenki yavaşlığı ve acelesizliği ile hikaye peşinde koşan bir gazeteciden ya da gerçekleri yakalayıp politikalar üretmeye çalışan bir uzmandan kendini ayırıyor. Joe sadece orada olmak için, Filistinlilerin yaşamaya mahkum olduğu hayatı yaşamak değilse bile en azından paylaşmak için Filistin’de bulunuyor. Güç dengeleri öyle gerektirdiğinden ve Sacco da özellikle ezilenlerin yanında yer aldığından, kitap boyunca genellikle adaletsiz bir iktidarı ve karanlık bir kuvveti çağrıştıran İsraillilere güvensizlik değilse bile şüphe ile yaklaşıyoruz. Sadece bilinçli olarak Filistinlilerin hayatını zorlaştırmaya çalışan ve her sayfada karşımıza çıkıveren askerler ya da yerleşimciler gibi bariz bir şekilde itici olan karakterlerden bahsetmiyorum; Sacco’nun çizimlerinde, Filistinlilerin hakları için verdikleri mücadelenin ne kadar sınırlı, korkak ve yetersiz olduğunu gördüğümüz barış aktivistleri bile hayalkırıklığından beslenen bir alaycılıkla yer alıyorlar.&lt;br /&gt;(...)&lt;br /&gt;Sacco, televizyonlarda pek yer bulamayan, bulduklarında da marjinal, önemsiz hatta Filistinliler gibi baştan atılamıyor olmalarının verdiği rahatsızlık da olmasa görmezden gelinebilecek şekilde resmedilen, bu dünyanın unutulmuş insanlarına ve olaylarına Joseph Conrad’ın Marlow’u misali mıknatıs gibi çekiliyor. Çizgi roman tekniğinin sağladığı gerçeküstü bir dünyayı hayal dolu ama ancak bir şairin yapabileceği ölçüde cezbedici bir şiddetle anlatabilme imkanlarını kaybetmeden, barış sürecine ve ikiyüzlü liderlerin, siyasetçilerin ve gazete yorumcularının havalı açıklamalarına rağmen Filistinlilerin şu anda içinde bulundukları atalet ve güçsüzlüğün nedeni olan tarihi olayları ve bağlamı gösterişsiz bir şekilde anlatıyor.    &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;a href="http://2.bp.blogspot.com/_pZuE1ngcei4/S4gAunN1_8I/AAAAAAAAAN4/5ip4jY_LFS4/s1600-h/5.jpg"&gt;&lt;img style="cursor:pointer; cursor:hand;width: 400px; height: 247px;" src="http://2.bp.blogspot.com/_pZuE1ngcei4/S4gAunN1_8I/AAAAAAAAAN4/5ip4jY_LFS4/s400/5.jpg" border="0" alt=""id="BLOGGER_PHOTO_ID_5442600950478274498" /&gt;&lt;/a&gt; &lt;em&gt;Peki aklından neler geçiyordu? /Birgün dünya daha iyi bir yer olacak ve biz bu askerlerle birbirimize komşu olacağız gibi bir şey mi? /Yoksa sadece birgün mü?/ Birgün?/ Bugün burada yaşadığı tacizin, birgün bir barış olacaksa tartışılması gereken o kocaman soruların -Kudüs'ün statüsü, yerleşimlere ne olacağı,mültecilerin dönüş hakkı- ötesinde.../Yağmurun altında bekleyen bu çocuğun aklından neler geçiyor?&lt;/em&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;------------&lt;br /&gt;Hatırlayın, bütün çizgi romanlar birinin zaferiyle sonuçlanır: ya iyiler kötüleri yener ya adalet tesis edilir ya da iki aşık evlenir. Süpermen’deki kötüler fırlatılıp atıldıktan sonra bir daha sesleri solukları çıkmaz. Tarzan beyaz adamın planlarını bozar ve gemilerine doluşup Afrika’dan gitmelerini sağlar. Sacco’nun Filistin’in de ise hiç böyle şeyler yok. Onun yanlarında yaşadığı insanlar tarihin kaybedenleri, umutsuzca aylaklık ettikleri kıyılara köşelere mahkum olanlar, katıksız inatçılıklarından, ille de hayatta kalma iradelerinden ve hikayelerine tutunma, onları anlatma ve hepten yok olmalarına neden olacak tasarılara karşı direnme güçlerinden başka ellerinde hiçbir şey olmayanlar. Sacco, sağduyulu bir şekilde, militanlığa, özellikle de sloganlarla topluca sergilenen militanlığa prim vermiyor. Oslo sürecinin ardından artık parodiye dönüşmüş çözüm önerilerine de yanaşmıyor.  Ama onun çizgileri okuyucuyu çektikleri ve uğradıkları haksızlıklar çok uzun zamandır hafife alınmış ve pek az siyasi ve insani çabaya neden olmuş bir halkın arasında uzunca bir süre misafir ediyor. Sacco’nun sanatı bizi orada alıkoyuyor; çok moda lafların ve mutlu sonların peşinde heyecanla koşmamıza mani oluyor. İşte belki de, Sacco’nun en büyük başarısı budur. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Kitabın önsözünden parçalar. Yazan &lt;strong&gt;EDWARD SAID&lt;/strong&gt;. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;a href="http://2.bp.blogspot.com/_pZuE1ngcei4/S4f-p9elf3I/AAAAAAAAANY/4SusynwySL8/s1600-h/denem1.jpg"&gt;&lt;img style="cursor:pointer; cursor:hand;width: 400px; height: 155px;" src="http://2.bp.blogspot.com/_pZuE1ngcei4/S4f-p9elf3I/AAAAAAAAANY/4SusynwySL8/s400/denem1.jpg" border="0" alt=""id="BLOGGER_PHOTO_ID_5442598671531474802" /&gt;&lt;/a&gt; &lt;em&gt;Buraya gelmeden önce, tüm gücü elinde tuttuğunu zannedenlerin neye dönüşeceğini tahmin ederdim... gördüklerime şaşırmadım./ Peki ya hiç gücü olmadığına inananlar sonra neye dönüşür?&lt;/em&gt;&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/21581557-2877495690574745189?l=ozanoyunbozan.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://ozanoyunbozan.blogspot.com/feeds/2877495690574745189/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=21581557&amp;postID=2877495690574745189&amp;isPopup=true' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/21581557/posts/default/2877495690574745189'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/21581557/posts/default/2877495690574745189'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://ozanoyunbozan.blogspot.com/2010/02/blog-post_26.html' title='Joe Sacco ve Filistin'/><author><name>Sezai Ozan Zeybek</name><uri>http://www.blogger.com/profile/15675814427350750049</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='26' height='32' src='http://bp0.blogger.com/_pZuE1ngcei4/R4TH4yynf8I/AAAAAAAAAAg/wzK72Gtj4Ck/S220/ozana_oto+kontrastla.jpg'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://3.bp.blogspot.com/_pZuE1ngcei4/S4gAJq0eV4I/AAAAAAAAANo/weDlwacDiRc/s72-c/2.jpg' height='72' width='72'/><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-21581557.post-3508272053267288822</id><published>2010-02-07T01:53:00.004+02:00</published><updated>2010-02-07T03:13:37.383+02:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='çingeneler'/><title type='text'>Yanlış Zamanlara Yanlış Yerlere...</title><content type='html'>&lt;div style="text-align: left;"&gt;Kasaba hayatını anlatan romanlar okuyorum. Kasaba hikayeleri topluyorum. Ama asıl olarak anlatılan hikayelerin kenarında dolaşanlara, hikayelere dahil olamayanlara, daha doğrusu bir görünüp bir kaybolanlara bakıyorum.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;En son okuduğum Reşat Nuri’nin Kavak Yelleri romanındaki (1961 basımı, İnkılâp) çingeneler mesela...&lt;span class="fullpost"&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Çingenenin romanda geçtiği ilk yer bir ölüm vesilesiyledir. Kasabanın yoksul bir mahallesinde büyük bir yangın çıkar. Sonradan burası kasabanın zengin bir muhitine dönüşecek, orada yaşayan fakirler arsalarını belediyenin oyunlarıyla satmak zorunda kalacak, ismi belirsiz başka fakir mahallelerinde kaybolup gideceklerdir. Ancak en azından yangın esnasındaki can kaybı azdır, ölenler önemli de değildir. Şöyle geçer bu bahis romanda:   &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;em&gt;“ O gece çok şükür ki, bir hamamın külhanında yatıp kalkan bir sarhoş çingene ile telaşla evde unutulan bir yatalak kocakarıdan başka kimse ölmedi”.&lt;/em&gt; (s. 67) &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bir başka yerde çingene “vur abalıya” türünden bir hikayeye konu olur. Serbest Fırka ve Halk Fırkası üyeleri bağıra çağıra propaganda yapmaktadır: davullar, zurnalar, omuzlara kaldırılan politikacılar, bayraklar, göstermelik temel atma törenleri, mangalda kül bırakmayan nutuklar… Gidilen bir köyde, Halk Fırkası mensupları Serbestçileri konuşturmazlar. Biri çıkıp nutuk atmaya başladığında yolladıkları davulcu- zurnacılarla konuşanın sesini bastırırlar. Serbest Fırka’dan nutuk atan da kasabanın önemli bir ailesindendir, Karayamuklar ailesinden. Sesini duyuramaz, bu duruma kızar. Bunun acısını bir zavallı çingeneden çıkarır. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;em&gt;“Zurnacıların arasında kara sakallı, bodur ve kılıksız bir çingene vardı ki mintanının ötesine berisine çiçekler takmış olduğundan hepsinden daha ziyade göze çarpıyordu. &lt;em&gt;[Yanından zurnasını öttürerek geçerken nutuk atmaya çalışan]&lt;/em&gt; Karayamuk her türlü küfür ve tehditten korkunç bir sırıtışla “Görüşürüz ulan” dedi. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Akşam dönüşünde bu zurnacıyı da kasabaya inen kalabalık arasında gördüm. Sırtında bir ufak çuval, elinde bir bakraç vardı. Yanımdakilerden biri:&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;-Nereye? diye sordu. Çingene acı acı gülerek cevap verdi:&lt;br /&gt;-Ne bilirim nereye? … Kaçıyoruz işte… Başımı belaya soktunuz, gidersiniz… Zurnayı ne yapacağım dedi bana, duymadınız mı? Yapar mı yapar. Sen ne bakıyorsun bana “Hadi ülen… dayan!” diyenlere… Karayamuk beni bastırdı mı hepsi sıçan deliği bir paraya…&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Yanımdakiler “Yok canım… Yok canım, dağ başında mıyız?” diye güldüler ve fazla bir şey söylemeden yürüdüler. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Çingene, beni yumuşak yüzlü gördüğü için arkamdan yürüyor ve dert yanıyordu:&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;-Türlü kahırlarını çekeriz… Adımız çingene… &lt;/em&gt;(s. 157-158)&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Çingeneler romanlarda bile gelip geçici… Yanlış zamanda yanlış yerde bulunmak suçundan mahkum olmuşlar bir kere. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;em&gt;Filmin bir sahnesinde, Rusya’da bozkırın ve savaşın ortasında karlara gömülmüş  bir handa, kanlı bir baskının öncesinde Çingeneler ortaya çıkıvermişti. Keman çalıyor, dans ediyor, gönül çelerek para kazanmaya çalışıyorlardı. Biraz sonra han basılacak, hepsi öldürülecekti. Pekâlâ hayal edilebilecek hırslarına, kıskançlıklarına, kötülüklerine, yalancılıklarına rağmen varoluşsal olarak öylesine masumdular, yapılmakta olan toprak ve güç kavgasının öylesine tuhaf biçimde dışındaydılar ki ancak hayal mahsulü olabilirlerdi. Sanki o zamanlar pek moda olan zaman makinesine binmiş, yanlışlıkla oraya gelivermişlerdi. Onların yalanı büyük yalanın içinde insanı ağlatacak kadar çocuksu kalıyordu. Film hiç amaçlamadığı halde başka bir gerçeği de sergiliyordu: Çingeneler hep başkalarının savaşlarında ölmüşlerdi.&lt;/em&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bu son alıntı Ayşegül Devecioğlu’nun Ağlayan Dağ Susan Nehir romanından.&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/21581557-3508272053267288822?l=ozanoyunbozan.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://ozanoyunbozan.blogspot.com/feeds/3508272053267288822/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=21581557&amp;postID=3508272053267288822&amp;isPopup=true' title='1 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/21581557/posts/default/3508272053267288822'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/21581557/posts/default/3508272053267288822'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://ozanoyunbozan.blogspot.com/2010/02/yanls-zamanlara-yanls-yerlere.html' title='Yanlış Zamanlara Yanlış Yerlere...'/><author><name>Sezai Ozan Zeybek</name><uri>http://www.blogger.com/profile/15675814427350750049</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='26' height='32' src='http://bp0.blogger.com/_pZuE1ngcei4/R4TH4yynf8I/AAAAAAAAAAg/wzK72Gtj4Ck/S220/ozana_oto+kontrastla.jpg'/></author><thr:total>1</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-21581557.post-7175093696934252867</id><published>2010-01-08T05:03:00.004+02:00</published><updated>2010-01-08T14:25:38.305+02:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='sömürgecilik'/><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='yeşil mücadele'/><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='ahlak'/><title type='text'>Hayvanat Bahçesi Değil Hayvan Hapishanesi</title><content type='html'>&lt;DIV style="TEXT-ALIGN: left"&gt;“Çağdaş” yaşamın en şaşırtıcı deneyimlerinden biri hayvanat bahçesine gitmek. Aslanlar, kaplanlar, filler, hele o zürafalar... Ankara’nın soğuğunda tropik hayvanlar, Antalya’nın sıcağında penguenler. Çocuklara hayvanları tanımayı ve sevmeyi öğretmenin daha çirkin bir yolu olabilir mi? &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Diğer memleketlerden hayvanlar/insanlar getirmek, onları kudretli (beyaz) adamların iradesinde eğip bükmek, şaklabanlıklar yaptırmak, ahlaksız bir gücü sergilemek sömürgeci zihniyetin bir uzantısı. Kendinden bilmediğini hakir görmenin alameti.&lt;SPAN class=fullpost&gt; &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Şimdi İstanbul’da bilhassa çocuklarla yaşanacak harika bir hayvan deneyimi daha var: yunuslarla yüzmek! Belki duymamışsınızdır: İstanbul Dolphinarium yunusları, balinaları, fokları ve morslarıyla hizmetimize açılmış. Haydi cesareti olanlar havuza, olmayanlar ise renkli topları atıp tutan, burunlarıyla halka çeviren sevimli yunusları izlemek için tribünlere! Mekanın internet sitesinden öğrendiğimize göre yunuslar alkışlandıkça mutlu oluyor, sonra da, yine gelin yine gelin, diyerek bize burun sallıyorlarmış. Hep gülümseyen ifadeleriyle burunlarını sallayan yunusların mutluluğu sizin de yüzünüze bir gülümseme yayılmasına neden olmuyor mu? &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Olmasın! Zira yunuslar gülmüyor. Suratlarının şekli öyle sadece. Yaşadıkları şartları araştırın, delilik çıkacak karşınıza. Günde 70 kilometre yüzebilen, yüzmeye ihtiyaç duyan bu hayvanlar 20 metre çapında iki metre derinliğinde bir havuzda dönüp duruyorlar. En büyük akvaryumlar bile yunusun doğal hayatta sahip olduğu alanın milyonda biri (0.000001) (Kaynak: World Society for the Protection of Animals'ın [WSPA] sitesi). Bu hayvanlar uzun mesafeler üstünden sesle iletişim kuruyorlar, bu şekilde sosyalleşiyorlar. Gösteri hayvanı olarak kapatıldıkları havuzlarda ise açlıkla terbiye ediliyorlar. Bu esnada yaşam süreleri kısalıyor; sürekli maruz kaldıkları kimyasallar (havuzun "hijyeni") hastalıklara yol açıyor, hatta bu son derece akıllı hayvanların bazıları intihar ediyor. İntihar! Sebep? Modern şehir insanı yunus görsün, stresinden kurtulsun, kısaca “eğlence” olsun. Böyle eğlence batsın. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“Gelişmiş ülke” Japonya dünya üzerindeki gösteri yunuslarının ve yunus etinin önemli bir ihracatçısı. Aşağıdaki video hayvan hapishaneleri tarafından satın alınmamış yunusların Taiji’de (Japonya) nasıl öldürüldüğünü gösteriyor. Yunus etindeki civa oranı insan sağlığını tehdit eden sınırların 200 ila 500 kat üstündeymiş. Bu da dert mi? Yunus eti “balina eti” diye etiketlenip satılıyor, sorun çözülmüş oluyor. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;object width="320" height="266" class="BLOG_video_class" id="BLOG_video-159be2b2c9dfa61f" classid="clsid:D27CDB6E-AE6D-11cf-96B8-444553540000" codebase="http://download.macromedia.com/pub/shockwave/cabs/flash/swflash.cab#version=6,0,40,0"&gt;&lt;param name="movie" value="http://www.youtube.com/get_player"&gt;&lt;param name="bgcolor" value="#FFFFFF"&gt;&lt;param name="allowfullscreen" value="true"&gt;&lt;param name="flashvars" value="flvurl=http://v4.nonxt1.googlevideo.com/videoplayback?id%3D159be2b2c9dfa61f%26itag%3D5%26app%3Dblogger%26ip%3D0.0.0.0%26ipbits%3D0%26expire%3D1331187997%26sparams%3Did,itag,ip,ipbits,expire%26signature%3D3D74C25E3D56F49BCAD7574832A6D4AD0A4FFE1.23158CF502D12358D027E320EDE7415326DC102C%26key%3Dck1&amp;amp;iurl=http://video.google.com/ThumbnailServer2?app%3Dblogger%26contentid%3D159be2b2c9dfa61f%26offsetms%3D5000%26itag%3Dw160%26sigh%3DnAzhIcBkMVYKIk2D2QZ-KfnP4ps&amp;amp;autoplay=0&amp;amp;ps=blogger"&gt;&lt;embed src="http://www.youtube.com/get_player" type="application/x-shockwave-flash"width="320" height="266" bgcolor="#FFFFFF"flashvars="flvurl=http://v4.nonxt1.googlevideo.com/videoplayback?id%3D159be2b2c9dfa61f%26itag%3D5%26app%3Dblogger%26ip%3D0.0.0.0%26ipbits%3D0%26expire%3D1331187997%26sparams%3Did,itag,ip,ipbits,expire%26signature%3D3D74C25E3D56F49BCAD7574832A6D4AD0A4FFE1.23158CF502D12358D027E320EDE7415326DC102C%26key%3Dck1&amp;iurl=http://video.google.com/ThumbnailServer2?app%3Dblogger%26contentid%3D159be2b2c9dfa61f%26offsetms%3D5000%26itag%3Dw160%26sigh%3DnAzhIcBkMVYKIk2D2QZ-KfnP4ps&amp;autoplay=0&amp;ps=blogger"allowFullScreen="true" /&gt;&lt;/object&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Video "The Cove" belgeselinden.&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/21581557-7175093696934252867?l=ozanoyunbozan.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://ozanoyunbozan.blogspot.com/feeds/7175093696934252867/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=21581557&amp;postID=7175093696934252867&amp;isPopup=true' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/21581557/posts/default/7175093696934252867'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/21581557/posts/default/7175093696934252867'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://ozanoyunbozan.blogspot.com/2010/01/blog-post.html' title='Hayvanat Bahçesi Değil Hayvan Hapishanesi'/><author><name>Sezai Ozan Zeybek</name><uri>http://www.blogger.com/profile/15675814427350750049</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='26' height='32' src='http://bp0.blogger.com/_pZuE1ngcei4/R4TH4yynf8I/AAAAAAAAAAg/wzK72Gtj4Ck/S220/ozana_oto+kontrastla.jpg'/></author><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-21581557.post-5507418101681523323</id><published>2009-12-26T00:02:00.039+02:00</published><updated>2011-05-05T23:46:09.522+03:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='kapitalizm'/><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='sağlık'/><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='yeşil mücadele'/><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='ahlak'/><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='yabancılaşma'/><title type='text'>Bu Devirde Yemek Yemek Mide İster</title><content type='html'>&lt;div style="TEXT-ALIGN: left"&gt;&lt;object width="320" height="266" class="BLOG_video_class" id="BLOG_video-f963397d708ad21c" classid="clsid:D27CDB6E-AE6D-11cf-96B8-444553540000" codebase="http://download.macromedia.com/pub/shockwave/cabs/flash/swflash.cab#version=6,0,40,0"&gt;&lt;param name="movie" value="http://www.youtube.com/get_player"&gt;&lt;param name="bgcolor" value="#FFFFFF"&gt;&lt;param name="allowfullscreen" value="true"&gt;&lt;param name="flashvars" value="flvurl=http://v2.nonxt6.googlevideo.com/videoplayback?id%3Df963397d708ad21c%26itag%3D5%26app%3Dblogger%26ip%3D0.0.0.0%26ipbits%3D0%26expire%3D1331187997%26sparams%3Did,itag,ip,ipbits,expire%26signature%3DA00121EE5DA2DA0BC85792BD0A76797B86E6D98.5560F24CEB6E905B1830DACC64FCE4E76B1B5207%26key%3Dck1&amp;amp;iurl=http://video.google.com/ThumbnailServer2?app%3Dblogger%26contentid%3Df963397d708ad21c%26offsetms%3D5000%26itag%3Dw160%26sigh%3DwXd8_ECwmuylqmcvp7ZCFhvJYRg&amp;amp;autoplay=0&amp;amp;ps=blogger"&gt;&lt;embed src="http://www.youtube.com/get_player" type="application/x-shockwave-flash"width="320" height="266" bgcolor="#FFFFFF"flashvars="flvurl=http://v2.nonxt6.googlevideo.com/videoplayback?id%3Df963397d708ad21c%26itag%3D5%26app%3Dblogger%26ip%3D0.0.0.0%26ipbits%3D0%26expire%3D1331187997%26sparams%3Did,itag,ip,ipbits,expire%26signature%3DA00121EE5DA2DA0BC85792BD0A76797B86E6D98.5560F24CEB6E905B1830DACC64FCE4E76B1B5207%26key%3Dck1&amp;iurl=http://video.google.com/ThumbnailServer2?app%3Dblogger%26contentid%3Df963397d708ad21c%26offsetms%3D5000%26itag%3Dw160%26sigh%3DwXd8_ECwmuylqmcvp7ZCFhvJYRg&amp;autoplay=0&amp;ps=blogger"allowFullScreen="true" /&gt;&lt;/object&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Yemek yemek bir ahlak meseledir. Yemek yemek politiktir. Yemek yemek bizi bu dünyaya, başkalarına, suya, toprağa, başka canlılara bağlar. Bizim belki de çevremizle kurmuş olduğumuz en samimi, en yakın, en içten, en vazgeçilmez ilişkidir bu, “içimizden geçenler”. Oysa pek çoğumuz (ben dahil) yediklerimize ölesiye yabancılaşmış durumdayız. Yabancılaşmak: İnsanın yozlaşmasının temel sebebi. İnsanın bir başkasına bağlı olduğunu, bir başkasına borçlu olduğunu unutması; ancak bir başkası sayesinde var olabildiğini yok sayması. Çeşitli din ve düşünce sistemlerinin temel prensibi de bunun üstüne kuruludur. Borçlu hissetmek, minnet duymak, tam bu sebeple aşırılığa kaçmaktan imtina etmek, karşıdakini gözetmek. Bizi birbirimize bağlayan bu ilişkilerden uzağa düştüysek o zaman başka bir dünyaya dair nasıl hayal kurabiliriz? Midemizden geçenleri, bizi dünyaya bağlayan canlıları/nesneleri gözetmediğimiz bir hayatın içinde neyi ne kadar değiştirebiliriz?&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bugün yiyecek sektöründe çalışan şirketler, yediklerimizin ne şartlar altında üretildiğini bizden gizlemek için yoğun uğraş veriyor. Tohumdan gübreye, sütten yumurtaya yediklerimizin masaya gelene kadar neler yaşadığı konusunda çoğu insan neredeyse tamamen umursamaz. Oysa herkes biliyor hormonları, kimyasal atıkları, berbat üretim koşullarını, bu esnada iliğine kadar sömürülen insanları, toprağı, suyu, herkese ama herkese işkence edildiğini, büyük şirketlerin büyük karlar peşinde koşarken tüketici dahil hiç kimseyi umursamadığını… Ama şölen devam ediyor.&lt;span class="fullpost"&gt;Aile toplantıları, buluşmalar, en mahrem anlar yemek üstüne kurulu; hatta eşitlik ve özgürlük hakkında konuşurken, siyasetten ve ahlaktan bahsederken bile inanılmaz bir soğukkanlılıkla hemen dibimizdekini, ağzımızın ucundakini görmezden gelebiliyoruz. Bu kadar yakındaki bir meseleye dair ne yapacağımız konusunda hemen hiçbirimizin bir fikri yok.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Belki de sebep sorunun çok dibimizde olması, etimizle kanımızla bağlıyız bu sisteme. Her gün onlarca endüstriyel şekilde işlenmiş ürün yiyoruz: hilkat garibesine döndürülmüş canlılar, toprağı sefil eden üretim şekilleri, kimyasal gübre üretmek için harcanan petrol, petrol için yapılan savaş, üreticinin sömürülmesi, soyu hızla tükenen canlılar, yok olan ormanlar, haksızlık, ahlaksızlık… hepsi birbirine bağlı. Her gün yiyoruz biz bu naneyi.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bunlardan bahsedince bir çaresizlik manzumesi terennüm ediliyor: “Fakir ülke Türkiye, insanlar aç, en ucuz ne varsa onu yiyorlar mecburen. Biz istemez miyiz sağlıklı beslenmeyi? Ama eldeki bu! Üstelik dünyadaki onca insan başka türlü nasıl doyurulacak?” Bütün bu savunmalar, baştan söyleyeyim, kafama yatmıyor. Ya yanlış bilgiye dayanıyorlar ya bir tespitten yola çıkıp yanlış sonuca varıyorlar ya da bazen kısaca atıllığa kılıf uyduruyorlar. Yazının ilerleyen kısmında neden böyle düşündüğümü anlatacağım. Ancak şimdilik en azından şunu söyleyeyim: Endüstriyel gıda ürünlerinin büyük çoğunluğunun, mesela bir üretim çiftliğinde üretilen sütün ve sütlü ürünlerin en büyük tüketicisi dünya üzerindeki açlar değil, gelişmiş ülkelerin varsıl vatandaşları. Dünya gıda piyasasının büyük bölümünü üç-beş şirket kontrol ediyor. Bu şirketlerin amaçları fakirlere ucuz yiyecek üretmek değil, karlılıklarını arttırmak. Yani tüketimi arttırmak, bilhassa varlıklı kesimin tıka basa yemesini sağlamak. Bugün dünyada “aşırı kilolu” insanların sayısı açlık sınırının altında yaşayanlardan çok, düşünebiliyor musunuz? “Fakirler mecbur kalıyor” şerhini düşmeden evvel üstüne düşünmemiz, şüphelenmemiz gereken birtakım piyasa mekanizmaları var. Eğer fakirlerden bahsedeceksek önce bu endüstriyel tarım ve hayvancılık belasının yol açtığı fakirlikten, açlıktan, dayadığı piyasa ekonomisinden, temas ettiklerinin tamamını yok edişinden başlamamız lazım. Dünyada çoğunluk için et almanın giderek zorlaşmasına, buna mukabil bilhassa Amerika ve Avrupa’da yıllık ortalama et tüketiminin 60’lardan bu yana katlanarak artmasına bakarak sorular sormamız lazım. Kısaca fakirlik bu hikayede sebep değil sonuç. Üstelik fakirlik deyince akan sular durmamalı. Fakirlik illa ki çaresizlik, sessizlik, güçsüzlük anlamına gelmek zorunda değil.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;a onblur="try {parent.deselectBloggerImageGracefully();} catch(e) {}" href="http://1.bp.blogspot.com/_pZuE1ngcei4/SzU7szJqtaI/AAAAAAAAALM/EPg3pkRTF4U/s1600-h/article-1120190-0004410400000258-389_468x320.jpg"&gt;&lt;img style="MARGIN: 0px 5px 5px 0px; WIDTH: 290px; FLOAT: left; HEIGHT: 210px; CURSOR: hand" id="BLOGGER_PHOTO_ID_5419303367441298850" border="0" alt="" src="http://1.bp.blogspot.com/_pZuE1ngcei4/SzU7szJqtaI/AAAAAAAAALM/EPg3pkRTF4U/s320/article-1120190-0004410400000258-389_468x320.jpg" /&gt;&lt;/a&gt;Ne yiyoruz? Çok temel, çok önemli, bir o kadar da rahatsız edici bir soru bu. Belki şöyle başlamak lazım: Birileri bize ne uygun görürse onu yiyoruz. Zaten yediğimiz hiçbir canlıyı (bitki+hayvan) günlük hayatımızda görmüyoruz. Tabağımıza konanların büyük bir çoğunluğunun ne yaşamından ne ölümünden haberdarız. Nasıl üretildiklerini, kimlerin emeğiyle oraya geldiklerini, içlerine ne katılmış olduğunu, bu canlılara nasıl eziyet edildiğini bilmeden yiyoruz. A4 kağıdından daha küçük, elektrikli tellerle çevrili bir kafeste ömür geçiren bir tavuğun yumurtasını yemekten utanç duymuyoruz.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Yemekle ilgili en temel meselemiz “hijyen”. Ispanakları iyi yıkayınca kafamız rahat ediyor. Oysa çevremizde yaşayan/yaşamayan her varlığa utanılacak şekilde muamele ediyoruz. Vicdansız bir akıl, milyonlarca canlıyı azami karlılık adına mahvediyor. Üstelik bunu hepimizden gizlemeyi başarıyor. Biz de yemeklerin lezzetinden başka tek laf etmeden sofradan kalkarak görevimizi ifa ediyoruz. Görmüyoruz, çünkü görmemeyi seçiyoruz. Lezzetli yemeklerin menşeini; şekerin, unun, domatesin, çikolatanın, kahvenin menşeini sormamayı seçiyoruz. Yediklerimizin nerede üretildiğini bile bilmiyoruz. Yediklerimizle ilgili iki tane zavallı soruya odaklanmış yaşıyoruz: Lezzetli mi, temiz mi?&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Yediğimiz birkaç canlının ahvalinden yola çıkarak yemek yemenin ahlaklı olmakla ilişkisini anlatmaya çalışacağım. Yakın zamanda okuduğum bir kitaptan esinlendim, yazıda da bu kitaba bol bol atıfta bulunuyorum. Kitabın adı: “The ethics of what we eat” (“Yediklerimizin Etik Boyutu” diye çevirebilirim sanırım). Peter Singer ve Jim Mason yazmış. Kitap çoğunlukla Amerika ve Avustralya’yı anlatıyor. Tam olarak aynı olmasa da anlatılan sorunların büyük bir kısmının Türkiye’de de bulunduğunu düşünebiliriz.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="FONT-WEIGHT: bold"&gt;Tavuklar/Hindiler:&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;Herhalde en kötü şartlarda yaşayan canlılar bunlar, bilhassa tavuklar. Artık yürüyemeyen, eklemleri tutmayan, görünce insanın canını yakan canlılara dönüşmüş durumdalar.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;a onblur="try {parent.deselectBloggerImageGracefully();} catch(e) {}" href="http://3.bp.blogspot.com/_pZuE1ngcei4/SzU8uHXr47I/AAAAAAAAALU/sErMC6QNEmA/s1600-h/bscap003.jpg"&gt;&lt;img style="MARGIN: 0px 5px 5px 0px; WIDTH: 195px; FLOAT: left; HEIGHT: 159px; CURSOR: hand" id="BLOGGER_PHOTO_ID_5419304489560302514" border="0" alt="" src="http://3.bp.blogspot.com/_pZuE1ngcei4/SzU8uHXr47I/AAAAAAAAALU/sErMC6QNEmA/s320/bscap003.jpg" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;a onblur="try {parent.deselectBloggerImageGracefully();} catch(e) {}" href="http://1.bp.blogspot.com/_pZuE1ngcei4/SzU8_j0Dr2I/AAAAAAAAALc/iHmGELhHhco/s1600-h/chickens-in-cages.jpg"&gt;&lt;img style="MARGIN: 0px 0px 5px 5px; WIDTH: 195px; FLOAT: right; HEIGHT: 159px; CURSOR: hand" id="BLOGGER_PHOTO_ID_5419304789253271394" border="0" alt="" src="http://1.bp.blogspot.com/_pZuE1ngcei4/SzU8_j0Dr2I/AAAAAAAAALc/iHmGELhHhco/s320/chickens-in-cages.jpg" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-size:85%;"&gt;"İyi" şartlarda" yetişen tavuklar...........Diğer fotoğrafın ne olduğu belli&lt;br /&gt;&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;a onblur="try {parent.deselectBloggerImageGracefully();} catch(e) {}" href="http://1.bp.blogspot.com/_pZuE1ngcei4/SzU_t-cunoI/AAAAAAAAALk/LQI8lUUEtgs/s1600-h/mu%C5%9F.jpg"&gt;&lt;img style="MARGIN: 0px 5px 5px 0px; WIDTH: 195px; FLOAT: left; HEIGHT: 159px; CURSOR: hand" id="BLOGGER_PHOTO_ID_5419307785700417154" border="0" alt="" src="http://1.bp.blogspot.com/_pZuE1ngcei4/SzU_t-cunoI/AAAAAAAAALk/LQI8lUUEtgs/s320/mu%C5%9F.jpg" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;a onblur="try {parent.deselectBloggerImageGracefully();} catch(e) {}" href="http://3.bp.blogspot.com/_pZuE1ngcei4/SzVAQ-N8r1I/AAAAAAAAALs/7GYw5UaW22s/s1600-h/caged2.jpg"&gt;&lt;img style="MARGIN: 0px 0px 5px 5px; WIDTH: 195px; FLOAT: right; HEIGHT: 159px; CURSOR: hand" id="BLOGGER_PHOTO_ID_5419308386933845842" border="0" alt="" src="http://3.bp.blogspot.com/_pZuE1ngcei4/SzVAQ-N8r1I/AAAAAAAAALs/7GYw5UaW22s/s320/caged2.jpg" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-size:85%;"&gt;Muş'tan bir tavuk çiftliği............................... Standart zayiat&lt;br /&gt;&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;1950’lerdeki hemcinslerinden üç kat hızlı büyüyor; ama onların sadece üçte biri kadar yemek yiyorlar. Bunun sebebi hormonlar ve yedikleri bol şekerli besinler. Kimileri hayatları boyunca gün ışığı görmüyor. Bilhassa yumurta veren tavukların bir kısmı kafeslerde yaşıyor, kafeslerde ölüyor, hiç dışarı çıkmadan. Çiftleşemiyor, çıkıp dolaşamıyor, sağı solu eşeleyemiyorlar. Kafes dediğim bir karışlık bir mekan. Kafeste olmayanlar ise üst üste yaşıyor. Birbirlerini gagalamasınlar diye gagalarının kesilmesi yaygın bir uygulama. Berbat koşullar altında çalıştırılan (ama kafasına bone takmış) insanlar hindileri/tavukları yakalıyor, ellerindeki şırıngayla çiftleşme işlemini gerçekleştiriyor. Bu şekilde her on iki saniyede, bir hindinin rahmine sperm zerk edilebiliyor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Yoğun şekilde üretilen bu kanatlı canlıların dışkıları hiçbir işlemden geçmeden toprağa bırakılıyor. İçinde bolca bulunan azot ve fosfor toprağın kalitesini düşürüyor, bir süre sonra bu arazilerde tarım yapılamıyor. Tavuk dışkısının denizlere, nehirlere karışması ayrı bir felaket. Bu dışkıdaki kimyasallarla beslenen deniz yosunları aşırı çoğalıyor, sudaki oksijeni emiyor, bu şekilde başka hiçbir canlının yaşayamadığı binlerce kilometrekarelik ölü denizler oluşuyor. İçinde yosundan başka hayat barındırmayan dev su kütleleri. İçme suları da kirleniyor, Amerika’da tavuk üretim çiftliklerinin olduğu çok geniş bölgelerde yer altı suları artık içilemez halde. Bu çiftliklerin yakınında yaşayanlarda mide ağrısı, kusma, kapanmayan yaralar, ishal gibi sorunlar görülüyor. Çalışanların durumu daha fena. Amerika’da bu işlerde çoğunlukla Latin Amerikalı göçmenler sigortası olmadan çalıştırılıyor. Yeni Dünya’nın yeni köleleri onlar. Büyük çoğunluğu sağlık sebepleriyle bu işi bir senenin sonunda bırakmak durumunda kalıyor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="FONT-WEIGHT: bold"&gt;İnekler:&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;Daha çok süt ve et vermesi için hayvanların her yerine müdahale edilmiş. Bugün, elli sene öncesine göre Amerika’daki inekler üç kat fazla süt veriyor. Bu başarının altında yatan sır genetiği değiştirilmiş bir büyüme hormonu, BST (bovine somatotrophin). Bu hormon Türkiye’de de koyunlara ve ineklere üç sene öncesine kadar tatbik ediliyormuş. BST Kanada’da ve Avrupa Birliği’nde yasak. (Şu an itibariyle Türkiye’de durum ne bilmiyorum). Bunun dışında kesimlik hayvanlara verilen kas geliştirici sentetik hormonlar ve envai çeşit antibiyotik onlardan bize geçiyor. İneklerde kullanılan kas geliştirici bu hormonların insanlarda kullanımı hemen hemen bütün ülkelerde ya yasak ya ciddi şekilde sınırlandırılmış.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;a onblur="try {parent.deselectBloggerImageGracefully();} catch(e) {}" href="http://2.bp.blogspot.com/_pZuE1ngcei4/SzVBmrCEZMI/AAAAAAAAAL0/01_uozeoMBo/s1600-h/bscap012.jpg"&gt;&lt;img style="MARGIN: 0px 5px 5px 0px; WIDTH: 195px; FLOAT: left; HEIGHT: 159px; CURSOR: hand" id="BLOGGER_PHOTO_ID_5419309859252495554" border="0" alt="" src="http://2.bp.blogspot.com/_pZuE1ngcei4/SzVBmrCEZMI/AAAAAAAAAL0/01_uozeoMBo/s320/bscap012.jpg" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;a onblur="try {parent.deselectBloggerImageGracefully();} catch(e) {}" href="http://4.bp.blogspot.com/_pZuE1ngcei4/SzVB1zxJmXI/AAAAAAAAAL8/sVcKIoW3IQw/s1600-h/bscap015.jpg"&gt;&lt;img style="MARGIN: 0px 0px 5px 5px; WIDTH: 195px; FLOAT: right; HEIGHT: 159px; CURSOR: hand" id="BLOGGER_PHOTO_ID_5419310119295490418" border="0" alt="" src="http://4.bp.blogspot.com/_pZuE1ngcei4/SzVB1zxJmXI/AAAAAAAAAL8/sVcKIoW3IQw/s320/bscap015.jpg" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;İneğin sütü öncelikle bir meta olarak düşünüldüğünden doğumdan kısa bir süre sonra yavrusundan ayrılıyor. Buzağı, anne sütünün yerine kurutulmuş süt mamûlleri, nişasta, çeşitli yağlar, şeker, bolca antibiyotik ve diğer katkı maddelerinden oluşan bir sıvı ile besleniyor. Bir kısmına bilhassa demir verilmiyor, hayvanın etinin kansızlığından (anemia) mütevellit pembeliği, en pahalı lokantalara “gurme et” olarak pazarlanmasını sağlıyor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Büyükbaş hayvanların geğirmesiyle oluşan metan gazı küresel ısınmanın önemli sebeplerinden biri olarak sayılıyor. Dışkıları, aynı tavuk dışkısı gibi, işlenmeden toprağa bırakılıyor, suları-toprağı kullanılmaz hale getiriyor. Verimlilik asla söz konusu değil. Bir kg. et üretmek için hayvanlara yirmi bir kg. tahıl yediriliyor (Lappé’nin “Diet for a Small Planet” kitabından aktaran Singer ve Mason, s. 210). Hesap basit: Bir kilo etle üç kişi doyar; yirmi bir kilo tahılla otuz kişi. Harcanan su miktarı daha vahim. UNESCO-IHE’nin raporlarına göre bir kilo sığır eti üretmek için on beş bin litre su harcanıyor. Temiz, içilebilir su (aktaran Singer ve Mason s. 213). Bu hesaba göre dünyada herkesin varlıklı tüketiciler kadar et yemesi zaten mümkün değil. Dünyanın bu bollukta bir kaynağı yok. Daha en başından eşitsizlik üstüne kurulu bir taahhüt ile yola çıkıyoruz. Dünya nüfusunun tamamını doyurmak hiçbir zaman amaçlanmamış zaten.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bu kadar et bağımlısı bir toplumda yaşamak tarımı da etkiliyor haliyle, zira hayvan yemi pazarı başlı başına bir sektör. Amerika’daki inekler çoğunlukla genetiği değiştirilmiş mısır ile besleniyor. Amerikan hükümeti mısır üretimine yoğun şekilde para desteği veriyor; çünkü bu sektör sadece hayvancılığı değil başka pek çok sektörü, mesela gübre endüstrisini ayakta tutuyor. Kimyasal gübre ise petrol endüstrisine göbeğinden bağlı. Cornell Üniversitesi’nden çevre bilimleri uzmanı David Pimentel, altı yüz kiloluk bir dana yetiştirmek için bir tondan daha fazla petrol tüketildiğini hesaplamış (aktaran Singer ve Mason, s. 58).&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Benim kafam bu sayıları almıyor. Irak’taki savaş hepimizi yakarken nasıl olur da bu şekilde yetiştirilen bir hayvanla kendime ziyafet çekerim, nasıl olur da önümdeki bu bağlantıları görmezden gelirim? Üstelik hikaye burada bitmiyor, dallanıp budaklanıyor. Amerikan hükümetinin dev teşvikleri sayesinde çok ucuza üretilmiş mısır bugün artık hemen her üründe kullanılıyor: sakız, meşrubat, ketçap, gofret, peynir, salata sosu, pil, mangal kömürü, meyve suyu, et, çocuk bezi, ilaç, reçel… liste uzar (kaynak: Food Inc. filmi). Bu ürünler, yabancı sermaye yatırımlarıyla Türkiye’deki fabrikalarda üretilmeye başlandıkça mısır ve mısır türevleri giderek daha fazla ihtiyaç haline geliyor. Amerikan mısırı piyasaları istila ediyor, yerli üreticiyi, bilhassa şeker pancarı üretimini yok ediyor. Bugün Türkiye’de yaşanan da bu. Dev Amerikan şirketi Cargill’in Türkiye’ye girişinden sonra Trakyalı şeker pancarı üreticisinin nasıl inim inim inlediğini internette ufak bir araştırmayla kendiniz bulabilirsiniz. Kısaca yabancı yatırım geldi diye düğün-dernek yapmak yerine bu yatırımla başka nelerin geldiğine, üreticilerin bundan nasıl etkilendiğine, ihtiyaçların nasıl dönüştüğüne bakmak gerekiyor. Bize “kalkınıyoruz” diye reklamı yapılan bu yatırımlar aslında çoğu durumda bir Truva atı olarak iş görüyor, belli başka ürünlere bağımlılığı arttırıyor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="FONT-WEIGHT: bold"&gt;Balık:&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;a onblur="try {parent.deselectBloggerImageGracefully();} catch(e) {}" href="http://4.bp.blogspot.com/_pZuE1ngcei4/SzVCLW0D5EI/AAAAAAAAAME/KgWSv_u5QlU/s1600-h/china-pollution-prob-001.jpg"&gt;&lt;img style="MARGIN: 0px 10px 10px 0px; WIDTH: 270px; FLOAT: left; HEIGHT: 210px; CURSOR: hand" id="BLOGGER_PHOTO_ID_5419310489480193090" border="0" alt="" src="http://4.bp.blogspot.com/_pZuE1ngcei4/SzVCLW0D5EI/AAAAAAAAAME/KgWSv_u5QlU/s320/china-pollution-prob-001.jpg" /&gt;&lt;/a&gt;Benim, üstünde en az bilgi sahibi olduğum besin balık idi. Nedense balık sağlıktır, diğer canlıların endüstriyel üretiminde oluşan sorunlar balıkçılıkta yoktur şeklinde bir inanca sahiptim. Durum öyle değilmiş. Greenpeace-Türkiye’nin hazırladığı raporlara göre Akdeniz’de yaşayan balık sayısı azalıyor, bazı türler ise (mesela mavi yüzgeçli orkinos) tamamen yok oluyor. Trolle yapılan balıkçılıktan yavru balıkların avlanmasına kadar pek çok soruna henüz çözüm üretilmiş değil.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Zenginlerin sadece et, süt, yumurta, tavuk tüketimleri değil balık tüketimleri de son birkaç on yıl içinde katlanarak artmış olduğu için artık bazı balıklar balık üretme çiftliklerinde yetiştiriliyor. İlk başta çözüm gibi görünen bu icat aslında başka pek çok soruna yol açıyor. Bunlardan belki de en önemlisi, çiftlikteki balıkların beslenmesi. Üretim çiftliklerinde yetiştirilen balıkların büyük çoğunluğu etobur oldukları için (alabalık, levrek, çupra, orkinos), bunlar bir başka yerden getirilmiş “ıskarta” tabir edilen küçük balıklarla besleniyor. Bu hem masraflı hem de son derece zararlı bir uygulama; çünkü bizim ıskarta dediğimiz balıklar aslında bulundukları doğal ortamdaki besin zincirinin önemli bir halkası. Gelişmekte olan bu endüstriyi beslemek için giderek daha fazla küçük balık avlanıyor. Üstelik üretilen etten daha fazla (kiloda) küçük balığa ihtiyaç duyuluyor. Somon balığı için kabaca hesap şu: bir ton somon eti üretmek için dört ton et harcanıyor (Singer ve Mason s. 110). Bu da denizlerde yaşayan balıklara daha fazla zarar vermek anlamına geliyor. Üstelik doğal kaynaklar anlamsız bir şekilde yok edilmiş, harcanmış oluyor. İnsan pekala küçük balıkla da beslenebilecekken, biz bunları daha başka bir canlıyı beslemek için kullanıyoruz.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;a onblur="try {parent.deselectBloggerImageGracefully();} catch(e) {}" href="http://1.bp.blogspot.com/_pZuE1ngcei4/SzVCf95-IgI/AAAAAAAAAMM/uA-tggTH1XM/s1600-h/fishfarm-ornamental.jpg"&gt;&lt;img style="MARGIN: 0px 0px 10px 10px; WIDTH: 270px; FLOAT: right; HEIGHT: 210px; CURSOR: hand" id="BLOGGER_PHOTO_ID_5419310843571347970" border="0" alt="" src="http://1.bp.blogspot.com/_pZuE1ngcei4/SzVCf95-IgI/AAAAAAAAAMM/uA-tggTH1XM/s320/fishfarm-ornamental.jpg" /&gt;&lt;/a&gt;Diğer yaygın bir balık besleme yöntemi ise pelet; yani sıkıştırılmış kapsül şeklindeki balık yemi. Birtakım sentetik katkı maddelerinden, ıskarta balıklardan ve nereden geldiğini kesinlikle öğrenemediğim diğer et parçalarından, bol yağlı ve proteinli besin ürünlerinden yapılıyor. İçine antibiyotik de konuyor. Çiftlikte yetişen somon balıklarının rengi kırmızıya dönüşmediği için (bunun için somonun denizde doğal bir şekilde beslenmesi gerekiyor) karışıma renk verici kimyasallar ilave ediliyor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Greenpeace raporuna göre bu şekilde “ilaçlanarak” yetiştirilen balıklar sadece insan sağlığını değil, denizde yaşayan diğer türleri de bulaştırdıkları hastalıklarla tehdit ediyor. Konsantre şekilde denize atılan balık dışkısı ve yemek artıkları denizdeki dengeyi bozuyor. Raporda orkinos çiftlikleri (orkinosu ton balığı diye biliyoruz) “felaketin tarifi” olarak isimlendiriliyor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Diğer endüstriyel ürünlerde olduğu gibi balık çiftlikleri de petrole bağımlı bir sektör. Kanada’daki Dalhousie Üniversitesi’nden Peter Tyedmers’in yaptığı araştırmaya göre Kanada’da üretilen bir kilogram somon eti için iki buçuk ila beş litre arası mazot yakılıyor (aktaran Singer ve Mason 110).&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Sanıyorum bu noktada bütün endüstriyel gıda çiftliklerinin muzdarip olduğu temel meseleyi şu şekilde özetleyebiliriz. Kendi kendine beslenen, doğayla organik bağı olan canlıları alıp bir yere hapsediyoruz. Bu kadar çok sayıda hayvanın yaşadığı/pislettiği yerde tarım/balıkçılık yapılamıyor haliyle, hem de uzun süre. O yüzden bu iş için yeni ve dev alanlar açmak gerekiyor. Ormanlar kesiliyor. Yağmur ormanlarının büyük bir hızla yok ediliyor oluşunun en büyük sorumlusu büyük gıda şirketleri (ve tüketicilerin daha çok tüketme hevesi). Bu esnada bütün bu canlılara eşya muamelesi yapılıyor. İğrenç koşullarda esir hayatı geçiriyorlar. Bu zavallı canlılar, uzaklardan getirilmiş, çoğunlukla getirildikleri yerlerin doğal yaşamını berbat eden yiyeceklerle besleniyor. Dünyanın emeği, zamanı, petrolü harcanıyor. Bilhassa et çiftliklerinde her zaman ama her zaman verilenden daha azı geri alınıyor. Kendinizden hesap edin; bir senede kendi kilonuzun kaç katını yiyorsunuz?&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Kısaca bir hayvanı sadece eti için bu şekilde beslemek aslında dünyadaki en aptalca iş. Hayvanların kendi kendilerine yaptıkları işleri (beslenmek, çiftleşmek, yavrulamak, gübrelemek) “ileri” teknoloji kullanmak suretiyle biz yapmaya çalışıyoruz. Bunun için gerekenden çok daha fazla enerji harcıyoruz, üstüne dünyayı rezil ediyoruz, kendimize yabancılaşıyoruz. Ancak nankör ve hoyrat bir zihniyetin ürünü olabilir bu. Kendi ufak dünyasından ötesini göremeyen, ürettiği teknolojiye tapan, paraya tapan, vicdanı olmayan bir zihniyetin ürünü.... Bir hayvana bu zulmü yapabilen, para kazanmak için bu kadar iğrençleşebilen aynı muameleyi insana da yapabilir, yapıyor zaten. “Bir toplumun yüceliği ve ahlaki gelişmişliğini hayvanlara nasıl davrandığına bakarak anlayabiliriz”, demiş Mahatma Gandi, selam olsun kendisine.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Şu sonuca varıyoruz: Bugün dünya geneline hakim olan gıda üretim şekilleri ne açlığa ne fakirliğe çare. Dünya üstündeki insanların açlıktan kurtuluşunun yolu bu değil; aksine topraksız, işsiz, susuz kalanların, üstüne bomba yağanların müsebbibi bu anlattığım şekillerde yapılan üretim ve tüketim. Üstüne üstlük, yediklerimizden elde edilen bu akıl almaz karlar üreticiye de ulaşmıyor. Paranın çok büyük bölümü büyük şirketler, aracılar, taşıma şirketi sahipleri vs. arasında bölüşülüyor. Örneğin Afrika’dan İngiltere’ye malını satabilmiş bir çiftçinin eline, ödenen paranın ancak yüzde ikisi ulaşabiliyor. Tüketicinin verdiği paranın yüzde doksan sekizi tohumun patentini tutandan hormon satana, ürünün üstüne kendi markasını koyandan perakendecilere uzanan birtakım kişiler/kurumlar arasında bölüşülüyor. Ağzımıza attığımız her lokmada düşünmemiz gereken bir nokta bu: Bunu üreten hakkını alabildi mi? Yediğimize, kendimize, çevremize yabancılaşmamak için sormamız gereken bir soru bu.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Her yerinden saçmalık akan bir gıda sistemi var karşımızda. Yeni nesil şehirliler (ben dahil), artık sebzelerin hangi mevsimde yetiştiğini bile bilmiyoruz. Domates, biber, marul: Bunlar artık marketlerde her mevsim satılıyor. Bu gayeyle yiyecekler devamlı dünyanın bir ucundan diğerine taşınıyor. İngiltere’de yapılan bir araştırmaya göre çok da egzotik olmayan bir yemeğin (tavuk, birkaç çeşit fasulye, havuç, patatesten ibaret) malzemeleri toplam kırk bin kilometreye ulaşan mesafeler kat etmiş olabiliyor (aktaran Singer ve Mason s. 122-123). Büyük alışveriş merkezlerindeki birsürü gıda dünyanın diğer ucundan getiriliyor, hem de bazıları uçakla. Bugün hava taşımacılığının üçte birini gıda ürünleri oluşturuyor. Karbondioksit emisyonu fosil yakıt sarfiyatı… Sebep? Tüketiciler tüketim alışkanlıklarından vazgeçmesin, canları ne isterse hemen yiyebilsinler. Elbette bu ölçekte üretilen besinlerin bir kısmı da ziyan oluyor; zaten amaç insan beslemek değil üretim ve tüketim sarmalını devam ettirmek. Arizona Üniversitesi’nden Timothy Jones’un yaptığı araştırma, Amerika’da üretilen yiyeceğin yüzde kırkının bir safhada kullanılamayıp çöpe atıldığını gösteriyor (aktaran Singer ve Mason s. 244). Kimi üretim aşamasında heba oluyor, kimi evde yenmeyerek çöpe gidiyor. Dünyanın köküne kibrit suyu dökmek bu olsa gerek.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Artık başta kısaca değindiğim ucuzluk meselesine geri dönebiliriz. Endüstriyel şekilde üretilen gıda ürünleri ne daha ucuz ne daha verimli. Gerçek maliyetleri fiyat etiketlerindekinden çok daha fazla. Maliyetlerin fiyata yansımamış olması o ürünü “ucuz” yapmıyor. Ekonomide buna başkasının sırtına yüklenen maliyetler deniyor (external costs anlamında). Peki kim ödüyor gerçek maliyeti? Temel olarak hepimiz; ama bilhassa toprağını kaybedenler, ormanları kesilenler, sigortası ödenmeden berbat koşullarda çalıştırılanlar, bahçelerindeki kuyudan su içemeyenler, yakınlarındaki nehirden balık tutamayanlar, fast food yemekten ötürü sağlık problemi yaşayanlar, çok ağır zulüm altında doğan, büyüyen, öldürülen hayvanlar, tüm canlılar… Bütün bunları fiyat etiketinde görmüyoruz; çünkü şirketler bu bedeli ödemek istemiyor. Kazandıkları paralarda bunların hesabı tutulmuyor. Bu bedelleri başkalarının sırtına yükleyip tüketiciye “ucuz ve güvenilir” gıda temin etmekten bahsedebiliyorlar. Utanmadan sattıkları etin 1669 kere kontrolden geçtiğini anlatabiliyorlar. (24 Aralık 2009 tarihinde Milliyet gazetesinin internet sitesinde McDonald’s reklamı yapılıyordu bu bilgi kullanılarak. Mc Donalds’ın etleri, Pınar’dan geliyormuş. Pınar, Türkiye’ye bu tarz et üretimini başarıyla getirdiğini anlatarak reklam yapıyor).&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bu şekilde gıda üretmek daha “verimli” de değil. Bol kimyasallı tarımın/hayvancılığın, bunca insanın beslenmesi adına “mecburen” yapıldığı bilgisi tümüyle yalan. Rodale Enstitüsünün 22 yıllık bir süreçte farklı yerleri kıyaslayarak yaptığı araştırmaya göre kimyasal gübreyle yapılan tarım ilk birkaç sene daha çok ürün verse de uzun vadede organik tarımla geleneksel (endüstriyel-konvansiyonel) tarımın üretimleri yaklaşık aynı (David Pimentel’in makalesinden aktaran Singer ve Mason s. 186). Ancak biri üreticiyi böcek ilacı ve kimyasal gübre şirketlerine giderek daha fazla bağımlı kılarken organik tarım, toprağı ve topraktaki doğal hayatı muhafaza ediyor. Geleneksel (endüstriyel) tarım verimli toprağın yok olmasına sebep oluyor, toprak tuzlanıyor, haşereler artıyor, her sene bir evvelkinden daha fazla gübre, daha fazla ilaç dökmek gerekiyor. Aksi takdirde verim düşüyor. Mono-kültür tarımcılık (geniş bir toprak parçasına tek bir ürün ekmek) sulamayı, gübrelemeyi ve ilaçlamayı kolaylaştırıyor belki ama bu esnada biyolojik çeşitlilik yok oluyor. Çiftçiler büyük gıda tekellerine bağımlı, ne ektiği ve nasıl ekeceği konusunda söz sahibi olmayan figüranlara dönüşmüş oluyor. Üretim tesisinin/toprağın borçları çiftçinin, söz hakkı büyük şirketlerin oluyor. Özetle, üretim bandı zihniyeti verimlilik sağlamıyor, tükenişe sebep oluyor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Peki biz ne yapabiliriz? Son zamanlarda bunun üstünde düşünüyorum ve bu konuda her tür yorumu, yaklaşımı duymak isterim. Şu ana kadar kafamdan geçenleri birkaç farklı başlıkta ve düzeyde ele almaya çalışayım:&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="FONT-WEIGHT: bold"&gt;&lt;span style="FONT-STYLE: italic"&gt;A) Müdahale edecek alanları saptamak, bilgi talep etmek, örgütlenmek&lt;/span&gt;&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Avrupa Birliği uyum sürecinde Türkiye, tarımda ve hayvancılıkta büyük değişimler yaşıyor. Köy nüfusunun yüzde otuz dörtten yüzde sekize inmesi öngörülüyor, büyük toprak sahipleri ve büyük üretici destekleniyor, küçük üreticiler ise aşama aşama diyemeyeceğimiz bir hızda tasfiye ediliyor. Kısaca Avrupa Birliği standartları geliyor. Basın-yayın organları “yiyecek” ve “Avrupa birliği standartları” denildiğinde sadece “hijyen” meselesini gündeme getiriyor. Binlerce sayfalık raporların teknik dili Türkiye’de hemen herkes için anlaşılmaz, bilinmez olarak kalıyor. Karşımızda hepimizi ilgilendiren çok önemli bir mesele var, yediğimizi içtiğimizi doğrudan ilgilendiren bir mesele. Fakat bir şekilde “açıkta yiyecek satmak hijyenik midir” dışındaki meseleler gündeme ya nadiren getiriliyor ya da hiç getirilmiyor. Türkiye’de bu değişimleri bize tercüme edecek politik örgütler/siyasi partiler mutlaka olmalı. Tarım ve Çevre/Orman Bakanlıklarının yayımladığı raporları takip edecek, işçilerin, canlıların ve doğanın hakkını savunacak, kamuoyuna bilgi verecek örgütler…&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bir taraftan bu standartların tek tek içeriğini geçtik diyelim, bunların temel gayesi olan “daha fazla üretim daha fazla tüketim” ilkesini nasıl sorgulayabiliriz? Aşırı üretimin/tüketimin hepimize nasıl zarar verdiğini, çevremizi ve içimizi nasıl kirlettiğini nasıl tartışabiliriz? Şu anki “tüketici derneklerinin” gündeminde olmayan bir siyasi örgütlenme geçiyor aklımdan. Bu mesele tüketici haklarıyla sınırlı değil sadece. Gıda üretimi sömürüye, ahlaksızlığa karşı durabileceğimiz bir nokta; çok önemli herkesi ilgilendiren bir mesele. Solcu, sağcı, dindar, ateist, Kürt, Ermeni, Rum… hepimizin ortaklaşabileceği bir mesele. Savaş karşıtı hareket gibi ortak bir politik zemin açmanın, farklı sesleri siyasete dahil etmenin yolu olabilecek bir hareket.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="FONT-WEIGHT: bold"&gt;&lt;span style="FONT-STYLE: italic"&gt;B) Yaşam tarzımızı değiştirmek, günde üç öğünle başlayarak…&lt;/span&gt;&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;En kişisel düzlemde yapılacak olan bu; ama aslında yaşam tarzı dediğimiz her ne ise asla kişisel değil. Aslında her zaman başkalarıyla beraber hareket ediyoruz. O sebeple bir kişinin başlatacağı değişim bile bir örnek sunması açısından hayli önemli. Çatlak sesler olmadan nasıl yaşanır bu dünyada? Bir yandan eylemlerimizi değiştirmek, bir yandan bunları anlatmak, paylaşmak lazım. Yani hem kişisel olarak değişmek hem de bunu bizden başka kişilere taşımak, eylemlerimizi kişiselliğin ötesine taşımak gerekiyor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bu hususta henüz yolumu tam olarak bulmuş değilim; ama kendi alışkanlıklarıma dair şu değişiklikleri yapmaya başladım:&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="FONT-WEIGHT: bold"&gt;1)&lt;/span&gt; Satın alınan besin maddelerinin menşeini araştırmak. Çevreye, çalışanlara, hayvana zarar veren ürünlerden uzak durmak.&lt;br /&gt;&lt;span style="FONT-WEIGHT: bold"&gt;2)&lt;/span&gt; İşlenmiş gıdaları, bol bol plastiğe sarılmış ürünleri almamak, zira bunların muhteviyatı hakkında hemen hiç bilgimiz yok. Amerika’da işlenmiş gıdaların yüzde yetmişinde genetiği değiştirilmiş maddeler/canlılar kullanılıyor, üstelik şirketler bunu belirtmek durumunda değil. Türkiye’deki mevzuatı bilmiyorum.&lt;br /&gt;&lt;span style="FONT-WEIGHT: bold"&gt;3)&lt;/span&gt; Et tüketimini azaltmak, mümkünse hiç yememek.&lt;br /&gt;&lt;span style="FONT-WEIGHT: bold"&gt;4)&lt;/span&gt; Dışarıda (lokantada) yemek yememek. İlla yenilecekse vejetaryen yemekler seçmek. Yediğimiz yerde garsonlara yiyeceklerin nereden geldiğini sormak. Burada amaç soruyu cevaplamaları değil (muhtemelen malzemelerin nereden geldiği konusunda hiçbir fikirleri yok), bu meseleyi gündeme getirmek. Talep etmek.&lt;br /&gt;&lt;span style="FONT-WEIGHT: bold"&gt;5)&lt;/span&gt; Yerel ve sezonluk gıdalarla beslenmek. Dünyanın öbür ucundan gelen gıdalar almamak, kışın domates, yazın portakal yememek.&lt;br /&gt;&lt;span style="FONT-WEIGHT: bold"&gt;6)&lt;/span&gt; Organik şekilde yetiştirilmiş gıdalar almak. Bu Avrupa ve Amerika’da yaşayanlar için daha basit. Türkiye’de organik gıda bütün şehirlerde yok. Ama aslında Türkiye’de organik gıdaya ulaşmak daha kolay olabilir. Avrupa ve Amerika dışındaki üreticilerin büyük çoğunluğu organik gıda sertifikası almak için üretim tekniklerini hiç değiştirmiyorlar; yani zaten organik üretim yapıyorlar, sadece sertifikaları yok. Ne mutlu ki endüstriyel üretim mantığı hala her yeri istila etmiş değil. Bu tarz üreticileri bulmak, illa et yenecekse kendi doğal ortamlarında büyüyen ilave katkılar almamış hayvanları tercih etmek. Eğer bulunamıyorsa yememek. Şart mıdır?&lt;br /&gt;&lt;span style="FONT-WEIGHT: bold"&gt;7)&lt;/span&gt; Daha az tüketmek. Daha az tüketmek. Daha az satın almak, daha az yemek. Sofrada yemekleri yavaş yemek (tok olduğumuzu hissetmemiz 20 dakikayı buluyor), patlayıncaya kadar yememek, açgözlülüğe yenilmemek.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="FONT-WEIGHT: bold"&gt;&lt;span style="FONT-STYLE: italic"&gt;C)Düşüncelerimizi ve bu mesele hakkında konuşurken kullandığımız dili değiştirmek&lt;/span&gt;&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Önce kendi yaptığım işten başlayayım. Sosyal bilimler, insan olmayan varlıkları artık her zaman bir kategori olarak analize eklemeli. Sınıf gibi, cinsiyet gibi… Şunu kastediyorum: Günümüzde tarihçiler tarihi yeniden yazmanın önemine işaret ediyorlar. Bugün “dünya tarihi” olarak anlatılan hikayelerin başka insanların gözünden anlatıldığında ne kadar farklı olacağını vurguluyorlar. Kadınların, kölelerin, madunların, siyahların gözünden tarihi bir daha yazmak… Ezilenlerin gözünden anlatıldığında bizim bildiklerimizin hemen hepsinin galiplerin tarihi olduğunu fark ediyoruz, taraflı ve yanıltıcı olduklarını. Avrupalı beyaz erkeklerin gelişme dedikleri, aydınlanma dedikleri hemen yanlarındaki insan için sömürü, baskı, sefalet anlamına gelmiş çoğu zaman.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Aynı şekilde herhangi bir yerin tarihini anlatacaksak buna başka canlıları da eklemek gerekiyor, insan olmayan canlıları. Nasıl ki bugün sosyal bilimlerde kadınlardan hiç bahsetmeden “genel tarih” anlattım demek önemli bir kusur olarak görülüyor, aynı şekilde hayvanlar ve bitkiler olmadan tarih anlatmak, sosyolojik analiz yapmak da sorunsallaştırılmalı. Bitkiler ve hayvanlar kültürün, sosyal hayatın, ritüellerin, savaşların, gündelik pratiklerin önemli unsurları; ancak biz onları sosyolojik/tarihsel bir kategori olarak düşünmeden, hatta isimlerini bile anmadan sömürü ilişkilerinden, toprak rejiminden, göçlerden, kültürel yapılardan vs. bahsedebiliyoruz.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Tabi bütün bu süreçte temel gaye yemek yemenin sadece karın doyurmak olmadığını, politik süreçlerle ilişkili olduğunu fark etmek, anlatmak, aynı zamanda sorumluluk almak. Bunun gündelik hayattaki karşılığı çaresizlik, atıllık, boşvermişlikten bir an evvel sıyrılmak oluyor. Ahlaklı yaşamak yediklerimize ahlaklı davranmakla mümkün.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="FONT-WEIGHT: bold"&gt;Kaynaklar:&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Singer ve Mason (2004)"The Ethics of What We Eat", The Text Publishing Company&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;http://www.greenpeace.org/raw/content/turkey/press/reports/raporakdeniz.pdf&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;"Food Inc." Belgesel.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="FONT-WEIGHT: bold"&gt;Konuyla ilgili diğer belgeseller, videolar:&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;"Spread the word" isimli siteden çevre ve hayvan haklarıyla ilgili belgeseller parasız seyredilebiliyor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;http://www.sprword.com/environmental.html&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Yirmi dakikada hikayeyi toparlayan çok başarılı bir video, "the story of stuff".&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;http://www.storyofstuff.com/&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bir hamburger şirketi yönettiğiniz ufak flaş oyunu. Eğlendirirken düşündüren cinsten.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;http://www.addictinggames.com/burgertycoon.html&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="FONT-WEIGHT: bold"&gt;&lt;/span&gt;&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;span class="fullpost"&gt;&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/21581557-5507418101681523323?l=ozanoyunbozan.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://ozanoyunbozan.blogspot.com/feeds/5507418101681523323/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=21581557&amp;postID=5507418101681523323&amp;isPopup=true' title='2 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/21581557/posts/default/5507418101681523323'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/21581557/posts/default/5507418101681523323'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://ozanoyunbozan.blogspot.com/2009/12/bu-devirde-yemek-yemek-mide-ister.html' title='Bu Devirde Yemek Yemek Mide İster'/><author><name>Sezai Ozan Zeybek</name><uri>http://www.blogger.com/profile/15675814427350750049</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='26' height='32' src='http://bp0.blogger.com/_pZuE1ngcei4/R4TH4yynf8I/AAAAAAAAAAg/wzK72Gtj4Ck/S220/ozana_oto+kontrastla.jpg'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://1.bp.blogspot.com/_pZuE1ngcei4/SzU7szJqtaI/AAAAAAAAALM/EPg3pkRTF4U/s72-c/article-1120190-0004410400000258-389_468x320.jpg' height='72' width='72'/><thr:total>2</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-21581557.post-7240085194981920415</id><published>2009-11-21T16:52:00.008+02:00</published><updated>2010-01-08T13:35:46.450+02:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='savaş'/><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='cumhuriyet nasıl kuruldu'/><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Ermenistan'/><title type='text'>İki Ninni</title><content type='html'>&lt;DIV style="TEXT-ALIGN: left"&gt;Bu topraklarda ninniler çok acı. Bir daha olmasın, kimseye olmasın.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ninniler Fatmanur’un güzel sesinden.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;object width="320" height="266" class="BLOG_video_class" id="BLOG_video-34ced86ae3ce14d1" classid="clsid:D27CDB6E-AE6D-11cf-96B8-444553540000" codebase="http://download.macromedia.com/pub/shockwave/cabs/flash/swflash.cab#version=6,0,40,0"&gt;&lt;param name="movie" value="http://www.youtube.com/get_player"&gt;&lt;param name="bgcolor" value="#FFFFFF"&gt;&lt;param name="allowfullscreen" value="true"&gt;&lt;param name="flashvars" value="flvurl=http://v5.nonxt8.googlevideo.com/videoplayback?id%3D34ced86ae3ce14d1%26itag%3D5%26app%3Dblogger%26ip%3D0.0.0.0%26ipbits%3D0%26expire%3D1331187997%26sparams%3Did,itag,ip,ipbits,expire%26signature%3D3ABC3EB789721223BA37BF87EC2E84498BEA875.2C05BC2681769D04E6DAF88B76ED26A0824B09A6%26key%3Dck1&amp;amp;iurl=http://video.google.com/ThumbnailServer2?app%3Dblogger%26contentid%3D34ced86ae3ce14d1%26offsetms%3D5000%26itag%3Dw160%26sigh%3DqiEB4R80y7KUwgvwyh0khuvE2_g&amp;amp;autoplay=0&amp;amp;ps=blogger"&gt;&lt;embed src="http://www.youtube.com/get_player" type="application/x-shockwave-flash"width="320" height="266" bgcolor="#FFFFFF"flashvars="flvurl=http://v5.nonxt8.googlevideo.com/videoplayback?id%3D34ced86ae3ce14d1%26itag%3D5%26app%3Dblogger%26ip%3D0.0.0.0%26ipbits%3D0%26expire%3D1331187997%26sparams%3Did,itag,ip,ipbits,expire%26signature%3D3ABC3EB789721223BA37BF87EC2E84498BEA875.2C05BC2681769D04E6DAF88B76ED26A0824B09A6%26key%3Dck1&amp;iurl=http://video.google.com/ThumbnailServer2?app%3Dblogger%26contentid%3D34ced86ae3ce14d1%26offsetms%3D5000%26itag%3Dw160%26sigh%3DqiEB4R80y7KUwgvwyh0khuvE2_g&amp;autoplay=0&amp;ps=blogger"allowFullScreen="true" /&gt;&lt;/object&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;object width="320" height="266" class="BLOG_video_class" id="BLOG_video-85f9c638a9c548e5" classid="clsid:D27CDB6E-AE6D-11cf-96B8-444553540000" codebase="http://download.macromedia.com/pub/shockwave/cabs/flash/swflash.cab#version=6,0,40,0"&gt;&lt;param name="movie" value="http://www.youtube.com/get_player"&gt;&lt;param name="bgcolor" value="#FFFFFF"&gt;&lt;param name="allowfullscreen" value="true"&gt;&lt;param name="flashvars" value="flvurl=http://v21.nonxt6.googlevideo.com/videoplayback?id%3D85f9c638a9c548e5%26itag%3D5%26app%3Dblogger%26ip%3D0.0.0.0%26ipbits%3D0%26expire%3D1331187997%26sparams%3Did,itag,ip,ipbits,expire%26signature%3D189B9958DA98F59EABEF29140693CEC70DA8E147.33D3A802D27611BB8B112E4A9984A5A14038B1B4%26key%3Dck1&amp;amp;iurl=http://video.google.com/ThumbnailServer2?app%3Dblogger%26contentid%3D85f9c638a9c548e5%26offsetms%3D5000%26itag%3Dw160%26sigh%3DOHuJQKPPfoJbPdQUhqx_8-zPA1g&amp;amp;autoplay=0&amp;amp;ps=blogger"&gt;&lt;embed src="http://www.youtube.com/get_player" type="application/x-shockwave-flash"width="320" height="266" bgcolor="#FFFFFF"flashvars="flvurl=http://v21.nonxt6.googlevideo.com/videoplayback?id%3D85f9c638a9c548e5%26itag%3D5%26app%3Dblogger%26ip%3D0.0.0.0%26ipbits%3D0%26expire%3D1331187997%26sparams%3Did,itag,ip,ipbits,expire%26signature%3D189B9958DA98F59EABEF29140693CEC70DA8E147.33D3A802D27611BB8B112E4A9984A5A14038B1B4%26key%3Dck1&amp;iurl=http://video.google.com/ThumbnailServer2?app%3Dblogger%26contentid%3D85f9c638a9c548e5%26offsetms%3D5000%26itag%3Dw160%26sigh%3DOHuJQKPPfoJbPdQUhqx_8-zPA1g&amp;autoplay=0&amp;ps=blogger"allowFullScreen="true" /&gt;&lt;/object&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Sözlerini okumak için: &lt;SPAN class=fullpost&gt;&lt;br /&gt;1 &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Elmalı’dan çıktım yayan&lt;br /&gt;Emmim atlı dayım yayan&lt;br /&gt;Dayan ey dizlerim dayan&lt;br /&gt;Bebek beni del'eyledi, &lt;br /&gt;Yaktı yıktı kül eyledi&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Nenni nenni, nenni nenni, &lt;br /&gt;nenni nenni, nenni nenni, &lt;br /&gt;bebek oy&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Keder deveden yüce&lt;br /&gt;Deveyi yüklettim gece&lt;br /&gt;Nice deyim anam nice&lt;br /&gt;Bebek beni del'eyledi&lt;br /&gt;Yaktı, yıktı, kül eyledi, oy&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Nenni nenni, nenni nenni, &lt;br /&gt;nenni nenni, nenni nenni, &lt;br /&gt;bebek oy&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bir taş attım yuvam yandı&lt;br /&gt;Gitti beşiğe dayandı, &lt;br /&gt;Yavrum uykudan uyandı&lt;br /&gt;Bebek beni del'eyledi&lt;br /&gt;Yaktı, yıktı, kül eyledi, oy&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Nenni nenni, nenni nenni, &lt;br /&gt;nenni nenni, nenni nenni, &lt;br /&gt;bebek oy…&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;2&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ah yine o menekşe gözler aralı&lt;br /&gt;Oya kirpiklerde yaşlar sıralı&lt;br /&gt;Uyu ey gönlümün nazlı maralı&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Susun garib kuşlar ötmeyin, susun&lt;br /&gt;Yetimler güzeli yavrum uyusun&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Uyu yavrum ninni diyeyim sana&lt;br /&gt;Şu mahzun gönlümü salma hicrana&lt;br /&gt;Sen kaldın gidenden hatıra bana&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Susun garib kuşlar ötmeyin, susun&lt;br /&gt;Yetimler güzeli yavrum uyusun.&lt;/SPAN&gt;&lt;/DIV&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/21581557-7240085194981920415?l=ozanoyunbozan.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://ozanoyunbozan.blogspot.com/feeds/7240085194981920415/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=21581557&amp;postID=7240085194981920415&amp;isPopup=true' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/21581557/posts/default/7240085194981920415'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/21581557/posts/default/7240085194981920415'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://ozanoyunbozan.blogspot.com/2009/11/iki-ninni.html' title='İki Ninni'/><author><name>Sezai Ozan Zeybek</name><uri>http://www.blogger.com/profile/15675814427350750049</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='26' height='32' src='http://bp0.blogger.com/_pZuE1ngcei4/R4TH4yynf8I/AAAAAAAAAAg/wzK72Gtj4Ck/S220/ozana_oto+kontrastla.jpg'/></author><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-21581557.post-6854915948420823986</id><published>2009-09-28T22:57:00.016+03:00</published><updated>2010-01-08T13:28:16.349+02:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='cumhuriyet nasıl kuruldu'/><title type='text'>Efendiler Nereye?</title><content type='html'>&lt;div style="TEXT-ALIGN: left"&gt;&lt;em&gt;Şu ara Refik Halid Karay'ın Memleket Hikayeleri'ni büyük bir keyifle okuyorum. Daha evvel sanırım ortaokuldayken okumuştum, ama Yatık Emine dışında aklımda hiçbir şey kalmamış. Refik Halid, hem İttihad ve Terakki tarafından hem Cumhuriyet rejimi tarafından sürgüne gönderilmiş. Kendisi 155'liklerden. İki kitap çıkmış bu iki sürgünden: Memleket Hikayeleri ve Gurbet Hikayeleri.&lt;br /&gt;Aşağıdaki yazısı, İttihat ve Terakki liderleri Kuruçeşme açıklarında bir Alman denizaltısına binerek kaçtıktan 3 gün sonra, 5 Kasım 1918 günü Zaman gazetesinde yayınlanmış. &lt;br /&gt;Yazıyı thegrandturk.blogspot.com adresinden aldım; fotoğraf, Fritz Fischer'in "Germany's Aims in the First World War" kitabından.&lt;/em&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;a href="http://4.bp.blogspot.com/_pZuE1ngcei4/SsEeEDz8xaI/AAAAAAAAALE/FK4Z9W-QtDs/s1600-h/enver+edit.JPG"&gt;&lt;img style="TEXT-ALIGN: center; MARGIN: 0px auto 10px; WIDTH: 219px; DISPLAY: block; HEIGHT: 320px; CURSOR: hand" id="BLOGGER_PHOTO_ID_5386619684403332514" border="0" alt="" src="http://4.bp.blogspot.com/_pZuE1ngcei4/SsEeEDz8xaI/AAAAAAAAALE/FK4Z9W-QtDs/s320/enver+edit.JPG" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;em&gt;&lt;span style="font-size:78%;"&gt;Hazırolda bekleyen bir Alman subayı değil, Enver paşa. Alman Kayzeri ile Goben, pardon, Yavuz zırhlısının üstünde mütalaa etmekte -Ekim 1917. Resmin üstüne tıklandığında görülen Enver'in sol göğsündeki sanıyorum bir Alman nişanı http://en.wikipedia.org/wiki/Iron_Cross#Early_awards. Onur Güvenç'e bulduğu için teşekkürler.  &lt;/span&gt;&lt;/em&gt; &lt;br /&gt;Ziyafet bitti, fakat ağzınızı silmeden, elinizi yıkamadan, bir de acı kahvemizi içmeden efendiler nereye?&lt;br /&gt;Yaz başlangıcında sırtı karnına yapışmış, sarı, sıska, cansız birtakım tahtakuruları çıkar, iğne gibi vücudumuza batarlar, derimizi haşlarlar, kanımızı emerler, sonra sabaha karşı etli canlı, iri yarı şuraya buraya kaçarlar... Galiba şafak attı, güneş doğuyor; tahtakuruları nereye?&lt;span class="fullpost"&gt;&lt;br /&gt;Kedisiz evlerde fareler vardır; kilerlere girerler, dolapları delerler, şunu, bunu kemirip, sağa sola koşuşup baş köşede gezerler, bir pıtırtı olunca deliklere girerler... Galiba koku aldınız, kedi geliyor; koca fareler nereye?&lt;br /&gt;Dul annelerin haylaz çocukları vardır; sandıkları kırarlar, paraları çalarlar, bohçaları aşırıp Yahudi [eskiciye] satarlar ve sonra korkup sokak sokak kaçarlar... Galiba foyanız meydana çıktı, yakanız ele geçecek, ziyankâr evlatlar nereye?&lt;br /&gt;Vurdular, kırdılar; yaktılar, yıktılar; astılar, kestiler; kastılar, kavurdular; nihayet leşimizi meydanlara sererek yılan gibi kaçtılar; memlekete düşmanları sokarak üzerimizden aştılar...&lt;br /&gt;Eli sopalı, beli palalı, gözü kanlı paşalar damdan dama nereye?&lt;br /&gt;Siz âmir olmadınız, sergerdelik [kabadayılık] ettiniz... Siz valilik yapmadınız, asesbaşılık [polis şefliği] ettiniz... Efelere, taş çıkardınız; zorbalara parmak ısırttınız...&lt;br /&gt;“As” deyince sıra sıra darağaçları kurulur, “yak” deyince alev alev meşaleler tutuşur, “bas!” deyince tabur tabur jandarmalar üşüşürdü... Elinizde zindan anahtarları, belinizde idam ipleri, sırtınızda darağaçları vilâyet vilâyet dolaştınız... Beş senedir her tarafta kargalara insan leşinden öbek öbek ziyafetler çektiniz; akbabaları çocuk ölüsü ile besleyip kartalları artık Âdem etinden tiksindirdiniz.&lt;br /&gt;Muhalif mi? Al aşağı... Muharrir mi? Vur başına... Türk mü? Sür ölüme... Rum mu? İste parasını... Ermeni mi? Kes kafasını... Arap mı? Çek ipe... Kadın mı? Gönder eve... Haydut mu? Buyurun köşeye... Külhanbeyi mi? Gelsin yanıma... Yahudi mi? Sor fikrini... Kalan kimseye at sopayı... Paraları koy cebine... İşte sizin programınız bu!&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Palalarla sopalarla işe giriştiniz; sürülerle insanları dağ başlarına götürüp satırlardan geçirdiniz; babaları, evlatları yoktan yere harcayarak Anadolu içerisinde dul kadından, yoksul yetimden başkasını bırakmadınız. Ne oluyordunuz? Bu kanlı işgüzarlıklar, bu canavar akını, bu fitne ve fesat siyaseti ne fayda verecekti? Ne kazanacaktık? Dünyayı mı alacaktık, Mısır’a sultan mı olacak, Hind’e şah mı gidecektik?&lt;br /&gt;Sizin sadrazamlıkla, seraskerlikle, nâzırlıkla gözleriniz doymamıştı, a padişah heveslileri... Şam’da, Halep’te az daha namınıza hutbe okutup, isminize sikke kestirecektiniz. Yiğitlik sizde, kahramanlık sizde, avurt zavurt sizde, caka tavır, hepsi sizdeydi... Şimdi böyle sinsi sansar gibi tavandan tavana nereye?&lt;br /&gt;Evet, nereye gidiyorlar? Mahalle kahvesinden bir adımda sadârete, meyhane peykesinden bir basışta nezârete, tulumbacı koğuşundan bir hamlede vilâyete eren bu türediler nereye gidiyorlar? Kendileri kürklere büründüler, milletin derisini soydular... Anamıza sövdüler, babamızı dövdüler, hulâsa bacağından yakalayıp bu devleti yerden yere vurdular, paçavraya çevirdiler.&lt;br /&gt;İşte milleti artık büsbütün öldürdüklerinden emin olsunlar... kollarımızda bir zerre kuvvet kalmış olsaydı, yakalarından yapışır öcümüzü alırdık... Halbuki kollarını sallıya sallıya, yüzümüze tüküre tüküre gittiler.&lt;br /&gt;Aşkolsun! At da size yaraşır; meydan da. Bizde bu ölü kan, sizde o yaman surat olduktan sonra bir gün olur yine gelirsiniz... Biz size: “Kırk katır mı, kırk satır mı?” diye soramadık; yarın sizin bize:&lt;br /&gt;- "Ölümlerden ölüm beğen!" demek artık hakkınızdır. Lâyıkımız olan paşalar! Topumuzun başını bir kılıçla çıkarmadan [uçurmadan] nereye?&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;R.H. Karay&lt;br /&gt;&lt;/span&gt;&lt;span class="fullpost"&gt;&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/21581557-6854915948420823986?l=ozanoyunbozan.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://ozanoyunbozan.blogspot.com/feeds/6854915948420823986/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=21581557&amp;postID=6854915948420823986&amp;isPopup=true' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/21581557/posts/default/6854915948420823986'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/21581557/posts/default/6854915948420823986'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://ozanoyunbozan.blogspot.com/2009/09/efendiler-nereye.html' title='Efendiler Nereye?'/><author><name>Sezai Ozan Zeybek</name><uri>http://www.blogger.com/profile/15675814427350750049</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='26' height='32' src='http://bp0.blogger.com/_pZuE1ngcei4/R4TH4yynf8I/AAAAAAAAAAg/wzK72Gtj4Ck/S220/ozana_oto+kontrastla.jpg'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://4.bp.blogspot.com/_pZuE1ngcei4/SsEeEDz8xaI/AAAAAAAAALE/FK4Z9W-QtDs/s72-c/enver+edit.JPG' height='72' width='72'/><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-21581557.post-1474843655688499317</id><published>2009-09-25T04:18:00.001+03:00</published><updated>2010-01-08T13:31:42.416+02:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='milliyetçilik'/><title type='text'>Kemalizm Testi</title><content type='html'>&lt;a href="http://4.bp.blogspot.com/_pZuE1ngcei4/Srwaj-l2b1I/AAAAAAAAAK8/9ITVkjkRMVY/s1600-h/imko+copy.jpg"&gt;&lt;img style="display:block; margin:0px auto 10px; text-align:center;cursor:pointer; cursor:hand;width: 226px; height: 320px;" src="http://4.bp.blogspot.com/_pZuE1ngcei4/Srwaj-l2b1I/AAAAAAAAAK8/9ITVkjkRMVY/s320/imko+copy.jpg" border="0" alt=""id="BLOGGER_PHOTO_ID_5385208459827769170" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;İç-Mihrak'tan alıntı&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/21581557-1474843655688499317?l=ozanoyunbozan.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://ozanoyunbozan.blogspot.com/feeds/1474843655688499317/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=21581557&amp;postID=1474843655688499317&amp;isPopup=true' title='1 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/21581557/posts/default/1474843655688499317'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/21581557/posts/default/1474843655688499317'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://ozanoyunbozan.blogspot.com/2009/09/ic-mihraktan-alnt.html' title='Kemalizm Testi'/><author><name>Sezai Ozan Zeybek</name><uri>http://www.blogger.com/profile/15675814427350750049</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='26' height='32' src='http://bp0.blogger.com/_pZuE1ngcei4/R4TH4yynf8I/AAAAAAAAAAg/wzK72Gtj4Ck/S220/ozana_oto+kontrastla.jpg'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://4.bp.blogspot.com/_pZuE1ngcei4/Srwaj-l2b1I/AAAAAAAAAK8/9ITVkjkRMVY/s72-c/imko+copy.jpg' height='72' width='72'/><thr:total>1</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-21581557.post-9064247307047203665</id><published>2009-09-15T17:36:00.031+03:00</published><updated>2010-01-08T13:29:53.995+02:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='cumhuriyet nasıl kuruldu'/><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Ermenistan'/><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='milliyetçilik'/><title type='text'>Hayastan (IV): Dağın İki Yanından İki Müze</title><content type='html'>&lt;div style="TEXT-ALIGN: left" align="right"&gt;Müzelere gitmeyi sevmediğimi söyler dururum; ama her seyahate çıktığımda kendimi bir şekilde müze gezerken buluyorum. Bazen sadece zaman geçirmek için, bazen yanımdaki insan ısrar ettiği için, bazen “bu müze çok önemli, gitmemek kayıp; hatta ayıp”, diye baskı yapıldığı için… Sebepler değişiyor. Arada, iyi ki gelmişim, dediklerim de oldu elbette; ancak çoğu müzede daha ilk birkaç dakikada içimi bir sıkıntı kaplar. Geçmişin sıkıntı verdiğini düşündüğümden değil. Aksine bugünü, daha doğrusu bugün geçmişe giydirilmeye çalışılan elbiseyi sıkıntı verici buluyorum. Müzelerde çoğu zaman yersiz, çarpıtılmış bilgi bombardımanına maruz kalıyormuşuz gibi geliyor bana. Birileri geçmişi kendi anlatmak istedikleri doğrultusunda büküyor, ayıklıyor, temizliyor, kirletiyor, geçmişten yalıtıp bir camekan arkasında anlamsız bir bilgi levhası eşliğinde sunuyor. Bu bilgilerin birkaç cümleyi geçmemesi tavsiye ediliyor. Ortalama bir insanın dikkat süresi kısıtlı, araştırmalara göre müzelerde beş satırdan fazlası okunmuyor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Elbette geçmişe bugünden bakmak her zaman bir ayıklama içermek zorundadır, zaten aradaki zaman farkı geçmişin bir kısmını yok etmiştir. Manastırlar, saraylar, önemli adamların mezarları, kendi adlarına bastırdıkları paralar kalmıştır; toprak evler, kölelerin tabağı-çanağı, kıyafetleri yok olmuştur.&lt;span class="fullpost"&gt; Bir şekilde yok olmamış olanlar ise müzelere ancak “çok eski” kontenjanından girebilirler. Buna mukabil padişahın elması, kralın ayakkabısı, lordun traş takımı, paşanın kol düğmeleri, Raj’ın tuvaleti bile müzelerde sergilenmeye değer bulunabilir. Herhalde önemli insanların ihtişamından etkilenelim, geçmiş bizi gümüşüyle-zümrüdüyle büyülesin, prenseslerin odalarındaki ipeklerin-satenlerin güzelliği karşısında dibimiz düşsün diye. Her sarayın doğal bir müze olması bu yüzden değil mi zaten?&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Tony Bennet, dünyada ilk kurulan müzelerin, İngiliz müzelerinin, tarihsel kökenlerini anlatırken bu ağzı açık bıraktırma meselesini sorgular. Kısaca dediği şudur: Müzelerin işlevi, İngiliz İmparatorluğu’nun gücünü, dünyanın her yerine elinin erdiğini cümle aleme göstermekti. (Hala da öyle!) Bir İngiliz işçisi bile (bile diyorum, çünkü en başta müzelere girmeleri yasak; ancak daha sonra “efendi” gibi giyindikleri takdirde haftanın tek günü gezmelerine izin veriliyor), bu yağmalanmış mallara bakıp, “vay be her yer bizim!”, diyerek yersiz bir gurura kapılacak, Kraliçe’yi eli öpülesi bir insan olarak görebilecek. Dolayısıyla, Bennet’a göre İngiliz Devleti’nin bir başkasının malını toplama/çalma/sergileme kudreti bir itaat ettirme, uysal vatandaş yaratma süreciydi aynı zamanda.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Benim ilgimi ise daha çok geçmişi kimin nasıl sahiplendiği çekiyor. Nasıl oluyor da bir kişi muhtemelen insan kesmek için kullanılmış bir kılıç karşısında durup “bu benim atamın” diye gururlanabiliyor? Nasıl oluyor da toprağı-evi olmayan biri, “her yer bizim” cümlesini edebiliyor? Berlin milli tarih müzesinde de, Topkapı Sarayı’nda da, Ermenistan’daki Matenadaran müzesinde de ve hatta bir ufak taşra müzesinde, Van Müzesi’nde hep bu sorular takılıyor kafama: Nasıl oluyor da tarih senin-benim diye ayrılıyor, budanıyor; nasıl oluyor da geçmişin onca kırışığı ütülenip birine mal ediliyor? Camekanın dışına atılmış “uyumsuz” seslere ne oluyor?&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Çoğu yok oluyor, hiç var olmamış gibi kayboluyorlar. Ama bazen bazı nesneler bu deli elbisesine girmiyor, giremiyor. Başka bir hikaye anlatıyorlar; karmaşadan, bizden itinayla saklanan iç içe geçmiş bir dünyadan izleri büyük bir inatla taşımaya devam ediyorlar. Daha mutlu bir dünya değil belki; ama bize anlatılandan farklı. Bundan birazdan bahsedeceğim. Dağın iki yanındaki iki müzeden bahsedeceğim şimdi.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;&lt;span style="font-size:130%;"&gt;Türkiye’de de tarih itinayla temizlenir…&lt;/span&gt;&lt;/strong&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Van müzesine iki kez gitme imkanını buldum. İlki yaklaşık on sene önceydi, 2000 yılında. İkincisi ise bu sene, 2009 yılında. Başından söyleyeyim: Arkeolojik kalıntıların hakkını verebilecek, bunlar hakkında ahkam kesebilecek bir donanımım yok. Çanaklara-sikkelere bakarım, tarihleri genellikle birkaç dakika içinde birbirine karıştırır (M.Ö. 430 ve M.S 470 gibi yaklaşık bin senelik bir dilim kafamda pek bir kapı açmaz mesela), sonra da unuturum. Halıların, kilimlerin desenlerini beğenirim; ama bunun herhangi tüketim eşyasını beğeniyor olmamdan nitelik olarak pek bir farkı yoktur. Bu belki benim kuruntumdur; ama ezici bir çoğunluğun bu bilgisizliğimi paylaştığını düşünüyorum.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ancak gene de, en azından bu topraklarda tarihin nasıl anlatıldığını, kimlerin yok sayıldığını bilecek kadar fikrim var. Türkiye’de hemen her konuda dolaşımda olan derme çatma, tutarsız tarih bilgileri, haliyle, müzelere de sirayet ediyor: Kimsenin bilmediği, birbirimize anlatıp durduğumuz ve sadece birbirimizi inandırabildiğimiz hikayeler… Malum, Türkiye’de insanlar Türk’ün Türk’ten başka dostu olmadığı bilgisi ile işlendiği için, büyük bir çoğunluğun Gavurun, Arabın, Acemin neler anlattığı konusunda zerre bilgisi olamıyor. Kahpe Ermeniler, dönek Rumlar, alçak Bulgarlar, sinsi İngilizler, pis Araplar, hep kışkırtan Ruslar, kardeş Pakistanlılar… gibi acınası bakış açıları ile dünyayı yorumlayan bir dolu insan var bu topraklarda. Bu repertuardan en ufak bir sapma olduğunda, diyelim Selçukluların Fars kültür halkasına dahil bir imparatorluk olduğu, Osmanlı’nın güneyden bakıldığında Rum sayıldığı (Fatih Sultan Mehmet kendini Roma İmparatoru ilan eder üstelik) ya da Kurtuluş Savaşı’nın dünyanın en güçlü ordularına karşı kazanılmadığı, aksine dünyanın en güçlü ordularının Türkiye’ye yardım ettiği (İtalya-Fransa-Rusya) söylendiğinde bütün ulusal tarih alabora oluyor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Van Müzesi yetkilileri de (eğer bu kararları kendileri verebiliyorlarsa) Türk resmi ideolojisine halel getirmemek için şehrin Ermeni renkli geçmişini nasıl sunacakları konusunda kararsızlığa düşmüşler. Gittiğim iki sefer, iki farklı strateji uygulamaya konmuştu. 2000 yılında Ermeniler’in varlığı reddedilmiyordu; ancak bıraktıkları kültür mirasının sergilenmesi ile değil, işledikleri “Türk soykırımıyla” anılıyorlardı. Müzenin ikinci katı ölmüş insanların fotoğrafları ve toplu mezarlardan çıkmış kemiklere ayrılmıştı. Sayılar da veriliyordu, ne yazık ki hatırlamam mümkün değil; ama sonradan internetten baktığım kaynaklar toplam 600-800 bin Türk’ün öldürüldüğünü iddia ediyor. Dönem hemen hemen aynı, 1890 -1920 arası. Ordusu olmayan, işlerlik kazanmış bir devlet teşkilatı olmayan Ermeniler’in bu kadar insanı (hepsi Türk diyelim haydi) nasıl öldürdüğü muamma.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Dünyada birçok ülke Ermeni soykırımını tanımışken, bu konu o dönem yabancı gazetelerde (Amerikan-Fransız-Rus-Arap…) bol bol yer bulmuşken, Türk Soykırımı’ndan Türkiye’den başka kimsenin haberinin olmaması, geçen yüzyılın başında kimsenin bundan bahsetmemiş olması bir diğer soru işareti. Şüphesiz bunu Türkler’e karşı dünya devletlerinin toplu komplosu diye açıklayacak; belgelere, araştırmalara, sözlü tanıklıklara tenezzül etmeyecekler çıkacaktır. Üstelik, “peki Müslümanlar burada, Ermeniler nerede?” türünden sorular için sicim üstünde iki ters bir düz parende atmaları gerekecek. (“Yokluğum Türk Varlığına Armağan Olsun!” başlıklı Arat Dink'in o enfes yazısı geliyor aklıma).&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Yanlış anlaşılmasın; Ermeniler hiç Müslüman öldürmedi, hiç çete kurmadı, hiç Rusya ile işbirliğine girmedi demiyorum. (Bu “Ruslar ile işbirliği” suçlamasını da hiç anlamamışımdır. İttihatçıların Almanya ile işbirliğine ne demeli? Onlarınki insani yardım götürmek için miydi? Paylaşım savaşlarında millet olma azmindeki bütün topluluklar/devletler bir büyük Avrupa devletine yanaşmış, bu tarafın işbirliği niye “vatan hainliği” sayılmıyor?). Ermeniler de silahlanırken kuş avlamaktan başka gayeler gütmüşler belli ki. Erivan’daki Soykırım Müzesi’nde Türk (Müslüman?) köylü kadınların Ermeniler sürülürken: “Gidesiniz, bir daha da gelmeyesiniz!” diye lanet okudukları anlatılıyor. Nasıl bir kızgınlık bu, bir insan neden bu laneti ağzına alır? Sebep yok, anlatılmıyor. Müzeye göre sebepsiz bir nefretle büyük bir kötülük yapılıyor. Masal kitaplarındaki gibi: Kurdun yegane varlık sebebi kötülük, nefret dolu Türk! Karşıdakinden düşman yaratmanın biricik yolu: “Bizden nefret ediyorlar?” diye söze başlamak, sözü o şekilde bitirmek. İşte Hrant da bu nefretten, bu zehirden kurtulmamız gerektiğini söylüyordu. Onun “Türk’ün kirli kanı” dediği de bu, onu Türkiye’de istenmeyen adam ilan eden, Ermenistan’da ise “gözden düşüren” sözü bu. Çarpık beyinlerde bir ölüm fermanına dönüşebilen bu: İnsanın kendi hikayesini bir düşman dolayımıyla oluşturmama talebi.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Yazının bir sonraki bölümünde, Ermenistan’ın tarihi itinayla temizleme çabasının bizden çok farklı olmadığını anlatacağım. Zaten derdim başından beri “o millet suçlu- bu millet kutlu” benzeri saptamalar yapmak değil. Hem orada hem burada beni rahatsız eden birtakım meseleler üstüne düşünmek istiyorum; bizi ortadan ikiye biçen ortaklıklarımızı sorgulamak istiyorum.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Konumuza geri dönelim: “Dünya Türk’e düşman!” temalı iddialar bir tarafa bırakılırsa, Van müzesinin ilk gittiğim dönemde “iç turizme yönelik” bir sergi açtığını düşünmek akla yakın görünüyor. Zaten ikinci gidişimde “Türk Soykırımı” sergisi kaldırılmış. Bu defa Ermeniler’in Van tarihindeki varlığını tümden reddetme yoluna gidilmiş: Van’da hiç yaşamamışlar, hiç iz bırakmamışlar, kiliseler-evler yapmamışlar, hiç mezarlıkları olmamış gibi. Müzedeki sergi, Van tarihini dönem dönem ayırmış. Urartular bir antik medeniyet olarak geçiyor; M.S. 900’a kadar geliyoruz bu antik medeniyetin kalıntılarına bakarken. Sonra 1250’lere zıplıyoruz ve kendimizi Türk-İslam medeniyetinin içinde buluyoruz: kılıçlar, kalkanlar… Pür-i pak bir medeniyet. Bir camekan sonrasında da Cumhuriyet dönemine geçiliyor: silahlar, testiler… Bölge topraklarında yaşayan halkların isimleri geçiyor antik dönemden başlayarak. Hepsi yaşamış, bir Ermeniler yok, bir de Kürtler. Akdamar adasındaki kilise, Ani harabeleri bile Ermeniler’i bu tarihe dahil etmeye yetmemiş. İtinayla temizlenmişler. Klasik Türk tarih teziyle uyum içinde: Orta Asya’dan gelinir, haritada elinizi koyduğunuz her yer Türk-İslam medeniyeti olur. Ermeni’nin, (Rum’un, Kürt’ün,…) ismi bile geçmez. Aradan 600 sene geçer, Ermeniler bir anda İmparatorluk’un her yanında, Anadolu’nun kalbinde türeyiverirler. Yerden bitmiş, gökten yağmışlardır. Öncesinde hiç olmamış, Cumhuriyet’ten sonra ise hiç kalmamışlardır, sadece 50-60 senelik bir dönemde tarih sahnesinde arz-ı endam ederler, o da yaptıkları “kalleşlik” sebebiyledir. İşte sadece Türkiye’de anlatılabilen mesnetsiz hikayelere bir başka güzide örnek. Onca yüzyıl toprak altında mı yaşadılar bu insanlar? Van’ın geçmişinde hiç mi izleri yok? Tehcir edilirlerken manastırlarını, evlerini de yanlarında mı taşımış yoksa bu hırsız gavurlar?&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Aşağıya Türkiye’de Ermeni mirasına neler yapıldığına dair birkaç fotoğraf koyuyorum; fazladan açıklama yapmaya gerek yok, fotoğraflar meramımı anlatmaya yetecektir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;a href="http://2.bp.blogspot.com/_pZuE1ngcei4/Sq-ofii22-I/AAAAAAAAAJc/QLHWJqJjVFE/s1600-h/Van+1900s.jpg"&gt;&lt;img style="MARGIN: 0px 5px 5px 0px; WIDTH: 195px; FLOAT: left; HEIGHT: 159px; CURSOR: hand" id="BLOGGER_PHOTO_ID_5381705339533450210" border="0" alt="" src="http://2.bp.blogspot.com/_pZuE1ngcei4/Sq-ofii22-I/AAAAAAAAAJc/QLHWJqJjVFE/s320/Van+1900s.jpg" href="http://3.bp.blogspot.com/_pZuE1ngcei4/Sq-pQgkHZ0I/AAAAAAAAAJs/swY4rAZz_KE/s1600-h/Van+2004.jpg" /&gt;&lt;img style="MARGIN: 0px 0px 5px 5px; WIDTH: 195px; FLOAT: right; HEIGHT: 159px; CURSOR: hand" id="BLOGGER_PHOTO_ID_5381706180815447874" border="0" alt="" src="http://3.bp.blogspot.com/_pZuE1ngcei4/Sq-pQgkHZ0I/AAAAAAAAAJs/swY4rAZz_KE/s320/Van+2004.jpg" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;(1) Van 1900'erin başı................ (2) Van 2004&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;a href="http://2.bp.blogspot.com/_pZuE1ngcei4/Sq-qoVz76CI/AAAAAAAAAJ0/nDiDS36CGKM/s1600-h/Van+Varag+Manast%C4%B1r%C4%B1+1900%27s.jpg"&gt;&lt;img style="MARGIN: 0px 5px 5px 0px; WIDTH: 195px; FLOAT: left; HEIGHT: 159px; CURSOR: hand" id="BLOGGER_PHOTO_ID_5381707689757501474" border="0" alt="" src="http://2.bp.blogspot.com/_pZuE1ngcei4/Sq-qoVz76CI/AAAAAAAAAJ0/nDiDS36CGKM/s320/Van+Varag+Manast%C4%B1r%C4%B1+1900%27s.jpg" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;a href="http://2.bp.blogspot.com/_pZuE1ngcei4/Sq-q6hxSYWI/AAAAAAAAAJ8/qNXnsW2pSvI/s1600-h/Van+Varag+Manast%C4%B1r%C4%B1+2004.jpg"&gt;&lt;img style="MARGIN: 0px 0px 5px 5px; WIDTH: 195px; FLOAT: right; HEIGHT: 159px; CURSOR: hand" id="BLOGGER_PHOTO_ID_5381708002205262178" border="0" alt="" src="http://2.bp.blogspot.com/_pZuE1ngcei4/Sq-q6hxSYWI/AAAAAAAAAJ8/qNXnsW2pSvI/s320/Van+Varag+Manast%C4%B1r%C4%B1+2004.jpg" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;(3)Van Varag Manastırı 1900'lerin başı ...(4)Van Varag Manastırı 2004&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;a href="http://2.bp.blogspot.com/_pZuE1ngcei4/Sq-tVH2Q_UI/AAAAAAAAAKE/JcsPDHPyi28/s1600-h/Geva%C5%9F+civar%C4%B1n+1900s.jpg"&gt;&lt;img style="MARGIN: 0px 5px 5px 0px; WIDTH: 195px; FLOAT: left; HEIGHT: 159px; CURSOR: hand" id="BLOGGER_PHOTO_ID_5381710658126544194" border="0" alt="" src="http://2.bp.blogspot.com/_pZuE1ngcei4/Sq-tVH2Q_UI/AAAAAAAAAKE/JcsPDHPyi28/s320/Geva%C5%9F+civar%C4%B1n+1900s.jpg" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;a href="http://2.bp.blogspot.com/_pZuE1ngcei4/Sq-tn5_dt6I/AAAAAAAAAKM/4r3fINkoqEM/s1600-h/Geva%C5%9F+civar%C4%B1n+2004.jpg"&gt;&lt;img style="MARGIN: 0px 0px 5px 5px; WIDTH: 195px; FLOAT: right; HEIGHT: 159px; CURSOR: hand" id="BLOGGER_PHOTO_ID_5381710980824545186" border="0" alt="" src="http://2.bp.blogspot.com/_pZuE1ngcei4/Sq-tn5_dt6I/AAAAAAAAAKM/4r3fINkoqEM/s320/Geva%C5%9F+civar%C4%B1n+2004.jpg" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;(5) Gevaş Civarında bir köy 1900'lerin başı...(6) Aynı köy 2004&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;a href="http://3.bp.blogspot.com/_pZuE1ngcei4/Sq-uD00ySLI/AAAAAAAAAKU/GUejGkhiy2A/s1600-h/Tekor+Manast%C4%B1r%C4%B1+1912+%C3%B6ncesi.jpg"&gt;&lt;img style="MARGIN: 0px 5px 5px 0px; WIDTH: 195px; FLOAT: left; HEIGHT: 159px; CURSOR: hand" id="BLOGGER_PHOTO_ID_5381711460473915570" border="0" alt="" src="http://3.bp.blogspot.com/_pZuE1ngcei4/Sq-uD00ySLI/AAAAAAAAAKU/GUejGkhiy2A/s320/Tekor+Manast%C4%B1r%C4%B1+1912+%C3%B6ncesi.jpg" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;a href="http://4.bp.blogspot.com/_pZuE1ngcei4/Sq-uSeI13CI/AAAAAAAAAKc/d6GJUJsQRQw/s1600-h/Tekor+2000.jpg"&gt;&lt;img style="MARGIN: 0px 0px 5px 5px; WIDTH: 195px; FLOAT: right; HEIGHT: 159px; CURSOR: hand" id="BLOGGER_PHOTO_ID_5381711712082058274" border="0" alt="" src="http://4.bp.blogspot.com/_pZuE1ngcei4/Sq-uSeI13CI/AAAAAAAAAKc/d6GJUJsQRQw/s320/Tekor+2000.jpg" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;(7)Tekor Manastırı 1912 Öncesi....... (8) Tekor Manastırı 2000&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;a href="http://3.bp.blogspot.com/_pZuE1ngcei4/Sq-ukG3B-EI/AAAAAAAAAKk/sfA34HmAekg/s1600-h/Aziz+Hovhannes+Kilisesi+1966.jpg"&gt;&lt;img style="MARGIN: 0px 5px 5px 0px; WIDTH: 195px; FLOAT: left; HEIGHT: 159px; CURSOR: hand" id="BLOGGER_PHOTO_ID_5381712015070984258" border="0" alt="" src="http://3.bp.blogspot.com/_pZuE1ngcei4/Sq-ukG3B-EI/AAAAAAAAAKk/sfA34HmAekg/s320/Aziz+Hovhannes+Kilisesi+1966.jpg" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;a href="http://3.bp.blogspot.com/_pZuE1ngcei4/Sq-uySmc7iI/AAAAAAAAAKs/S08gjlWpOlI/s1600-h/Aziz+Hovhannes+Kilisesi+2000.jpg"&gt;&lt;img style="MARGIN: 0px 0px 5px 5px; WIDTH: 195px; FLOAT: right; HEIGHT: 159px; CURSOR: hand" id="BLOGGER_PHOTO_ID_5381712258740842018" border="0" alt="" src="http://3.bp.blogspot.com/_pZuE1ngcei4/Sq-uySmc7iI/AAAAAAAAAKs/S08gjlWpOlI/s320/Aziz+Hovhannes+Kilisesi+2000.jpg" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;(9) Aziz Hovannes Manastırı 1966.... (10)Aziz Hovannes Manastırı 2000&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bunları sadece göze hitap etsinler diye koyuyorum, yoksa bu topraklardan kazınan Ermeni mirasının sadece bunlardan ibaret olmadığı, yüzlerce-binlerce başka örnek bulunabileceği aşikar.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Biliyorum, geçmişten kalan ne varsa yıkıp yerine (beton) binalar inşa edilen bu ülkede sadece Ermeniler’in değil hiç kimsenin geçmişine saygı duyulmuyor. Düşünsenize, Osmanlı’nın yazışmaları, belgeleri çuvallar içinde Topkapı Sarayı’nın bahçesinde çürümeye bırakılmış halde bulunmuştu. İlber Ortaylı, garibim, bu yüzden deliye dönmüştü. Bana kalırsa, tarihi senin-benim diye ayırmanın, kendinden bilmediğin ne varsa reddetmenin, fukaralaşmanın bir sonucu bunlar. Sadece Ermeniler-Rumlar değil; Osmanlı da, İslam geçmişi de reddedilmiş Cumhuriyet’le birlikte. Güya yeni bir sayfa açılmış. Geçmiş, geri kalmışlığın ve cehaletin kaynağı diye yutturulup ona dair ne varsa hiçliğe terk edilmiş. (Ortaokulda-lisede karanlıktan kurtulup aydınlık bir geleceğe doğru kararlı adımlarla ilerlediğimize dair ne çok kompozisyon yazmışızdır kimbilir... Yüzlerce- binlerce kompozisyon yaza yaza, duya duya inandık biz bu saçmalıklara, hiç kolay olmadı.) Dil değiştirilmiş, kıyafet değiştirilmiş, eski dini kurumlar yasaklanmış, din (daha doğrusu Sünni-Müslümanlık) devletin güdümüne alınmış (laikliğin birinci alamet-i farikası bu olsa gerek), “harf devrimiyle “(1928) eski yazının öğretilmesi yasaklanmış; bütün bir edebi-düşünsel birikim kapı dışına süpürülmüş. Onun yerine ne gelmiş peki? Atatürk’ün 1934’te diplomatik bir davette yaptığı konuşmaya kulak verelim yerine ne geldiğini öğrenmek için:&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;&lt;span style="font-size:85%;"&gt;(…) Süerdemliği, önü, bu iki ulus, ünlü sanlı sözlerinin derinliğinde sonsuz tutmaktadır. Ancak, daha başka bir alanda da onlar erdemlerini o denlü yaltırıklı yöndemle göstermişlerdir. Bu yolda kazandıkları utkular, gerçekten daha az özençe değer değildir. Avrupa’nın iki ucunda yerlerini berkiten uluslarımız, ataç özlüklerinin tüm ıssıları olarak, baysak, önürme, uygunuk kıldacıları bulunuyorlar. Onlar bugün en güzel utkuyu kazanmaya anıklanıyorlar: baysal utkusu.&lt;/span&gt;&lt;/strong&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;em&gt;Söylev ve Demeçleri II’den akt. Sevan Nişanyan,&lt;br /&gt;Yanlış Cumhuriyet kitabından s. 165-166.&lt;/em&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;İnsanların yazmayı öğrenemedikleri iddia edilip harfler değiştirilmiştir ya (İran’da, Mısır’da onca insan yazmayı nasıl başarıyor, hayret!), bu inkılaplar tamamına erseymiş Türkler belli ki kendi dilini doğru dürüst konuşamaz hale de gelecekmiş. “Başarıldığı” kadarıyla bile dile, düşünceye ve kültürel birikime bir hayli hasar verilmiş; ama şimdi bu konuya girmeyelim. Onun yerine Erivan’daki Madenadaran Müzesi’ndeki ütülenmiş tarihe bakalım.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;&lt;span style="font-size:130%;"&gt;…Ermenistan’da da…&lt;/span&gt;&lt;/strong&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Matenadaran, eski Ermeni yazıtlarının bulunduğu bir müze. Eserlerin kıymeti hakkında sağlıklı bir değerlendirme yapmam mümkün değil; ancak Anadolu’dan kaçarken yanlarına dev ebatlı bir dua kitabının iki yarısını alan iki kız kardeşin hikayesi yürek burkucu. İki kız kardeş gibi dua kitabının iki yarısı da uzun zaman ayrı kalmış. Yıllar sonra, çeşitli rastlantıların da yardımıyla bu müzede tekrar bir araya getirilmiş, birleştirilmiş. Ayrı düşmüşlerin birçoğu ise bir daha hiç bir araya gelememiş. Neye baksanız Anadolu’dan bir parça, bir hikaye buluyorsunuz.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ancak bütün ulusal tarih anlatılarında olduğu gibi Ermenistan’da da bu parçalar sadece bir topluluğa mal ediliyor. Arada müzenin resmi rehberlerine kulak veriyorum. İçerik, Türkiye’de anlatılanlardan farklı belki, ama şekil aynı: “İlk biz yaptık, ilk biz bulduk, ilk biz çıktık…” Tarihin "bakir" topraklarında ilk iz bırakan olmak neden önemliyse?&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ardından bir camekandaki Ermeni alfabesiyle yazılmış bir levha dikkatimizi çekiyor. Bir vakfiye yazısı, camilerin, hayratların üstünde gördüğümüz türden. Şöyle denmiş tabelada:&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;em&gt;In 1204, I, Ter Hovhannes built with great difficulties this church, collected cross stones and manuscripts and laid out the Jotats vineyard and gardens –Afterwards, with the help of the landlord of Hatark, I gave up this church with its surroundings to my older brother Hasan and his sons. The breaker of this agreement will be punished by God,&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;In the name of God,&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;This is my, Hasan’s inscription&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;When my brother having built this church, gave the monastery to me, I, on my turn, donated Khondzorabek with its surrounding to this church. Anybody who opposes this decision opposes the will of God. Anybody who destroys this inscription will not have God’s mercy.&lt;/em&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Hovhannes, bin bir zorlukla yaptığı kiliseyi, haçları, elyazmalarını, üzüm bağlarını ve bahçeyi, toprak sahibi Hatark’ın da yardımıyla büyük kardeşi Hasan’a bırakmış. Bu anlaşmayı bozanı Allah cezalandırsın diyor. Hasan da altta, bu anlaşmaya karşı gelenin Allah’ın inayetine karşı gelmiş sayılacağını, bu levhayı yok edeni Allah’ın bağışlamayacağını söylüyor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bir ufak levha neler anlatıyor insana, öncelikle bu topraklarda çok uzun süre paylaşılmış bir mülk idaresi çıkıyor karşımıza. Kapitalizmden evvelki bir dönemin, İran’dan Arap devletlerine, Osmanlı’dan, Ermeni topraklarına, Balkanlar’a, Afrika’ya uzanan bir mülk idaresi. Ortak bir kozmoloji; anlaşmaları kutsayan, bozanı cezalandıran ortak bir inanç sistemi. Daha önemlisi, Hasan ve Hovhannes’in kardeşliği… Tarih, belli ki bize anlatılandan çok daha karmaşık. Yaşam, gerçek insanların yaşamı, iç içe geçiyor işte. Etle-kanla yaşamak, toprağa bağlı yaşamak bu demek zaten. Ama kafada yaratılmış soyut projeler Hasan ile Hovhannes’i bir dağın iki yanına savurmuş, Ermenistan’da Hasan kalmamış (Ermenistan’da yaşayanların % 95’i etnik olarak Ermeniymiş. Bundan, ne yazık, gurur duyuluyor), Türkiye’de Hovhannes’in kardeşliği unutulmuş.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Rehber kız, çevresinde bir turist kalabalığı ile bizim baktığımız levhaya yaklaşıyor. Ne anlatacağını merak ettiğim için biraz uzaktan dinlemeye koyuluyorum. Dedikleri aşağıda:&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-size:85%;"&gt;&lt;strong&gt;Bu levha Karabağ’daki bir kilisenin girişinden alınmıştır. Karabağ, siyah bahçe&lt;/strong&gt; &lt;em&gt;(İngilizce, black garden, dedi)&lt;/em&gt; &lt;strong&gt;anlamına gelmektedir. Taşın üstündeki yazı Ermenice’dir. Bazalt &lt;/strong&gt;(ya da kobalt, ne bileyim, hatırlamıyorum)&lt;strong&gt; bir taşın üstüne yazılmıştır. Bu taş cinsi Ermenistan’da bol miktarda bulunmaktadır. Şimdi yan tarafa geçelim, şu camekana doğru bakalım...&lt;/strong&gt;&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;İnsanın dili tutuluyor cahillik karşısında.&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/21581557-9064247307047203665?l=ozanoyunbozan.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://ozanoyunbozan.blogspot.com/feeds/9064247307047203665/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=21581557&amp;postID=9064247307047203665&amp;isPopup=true' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/21581557/posts/default/9064247307047203665'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/21581557/posts/default/9064247307047203665'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://ozanoyunbozan.blogspot.com/2009/09/hayastan-iv-dagn-iki-yanndan-iki-muze.html' title='Hayastan (IV): Dağın İki Yanından İki Müze'/><author><name>Sezai Ozan Zeybek</name><uri>http://www.blogger.com/profile/15675814427350750049</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='26' height='32' src='http://bp0.blogger.com/_pZuE1ngcei4/R4TH4yynf8I/AAAAAAAAAAg/wzK72Gtj4Ck/S220/ozana_oto+kontrastla.jpg'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://2.bp.blogspot.com/_pZuE1ngcei4/Sq-ofii22-I/AAAAAAAAAJc/QLHWJqJjVFE/s72-c/Van+1900s.jpg' height='72' width='72'/><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-21581557.post-1445947948063654438</id><published>2009-09-09T17:21:00.015+03:00</published><updated>2010-04-19T11:59:02.257+03:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='savaş'/><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='cumhuriyet nasıl kuruldu'/><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Hrant Dink'/><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Ermenistan'/><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='milliyetçilik'/><title type='text'>Ağrı'dan Ararat'a Ses Gider mi? (Hayastan- III)</title><content type='html'>&lt;div style="TEXT-ALIGN: left"&gt; Daha Erivan haritasına baktığınız anda bir acının izlerine rastlıyorsunuz. Haritadaki mahalle isimleri Arabkir, Malatya, Maraş… Evini, yurdunu zorla bırakmak zorunda kalan bu insanlar yanlarına sadece eskiden yaşadıkları toprakların isimlerini ve kendi hikayelerini alabilmişler. Bize herkesin ailesinde oradan gelme birilerinin olduğu söylendi, herkesin anlatacak bir hikayesi var.&lt;span class="fullpost"&gt; &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Türk olduğumuzu söyleyince önce şaşırıyorlar. Bir süre duraksıyorlar. Ardından sözleri dikkatle seçerek konuşmaya başlıyorlar, bizim kim olduğumuzu, bu konuda ne düşündüğümüzü anlamak istiyorlar. İşte en zor an bu belki de: Vatan, şeref, haysiyet, yüce ulus diye bağıranların arasından, yalanların arasından, kinin ve nefretin arasından, dağın bir yanından öte yanına kendi sesinizi duyurmaya çalışmak. Konuşmaya çalışıyorsunuz; ama kelimeler o kadar yüklü ki… Anlar o kadar kırılgan ki… O kadar çok bağıran var ki, siz ne kadar bağırırsanız bağırın o sesleri bastıramayacağınızı biliyorsunuz. Başka bir ses çıkarmak gerekiyor; bağırmadan, çağırmadan, bildiklerinizden emin olmadan, kibirlenmeden, beyanat vermeden karşıdakine değebilmenin bir yolunu bulmanız gerekiyor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Kimi zaman bunu başarıyorsunuz. Kimi zaman devlet eksenli konuşmaların, koca cümlelerin, karşılıklı suçlamaların, inkarların, kalıplaşmış tekrarların dışında başka bir dilde konuşabilmek mümkün oluyor. Bunlardan bahsedeceğim. Ama çoğunlukla “devlet gibi konuşmak” etimiz-kemiğimiz haline gelmiş, ne yazık. İnsanları birbirinden uzak düşüren o dilden çıkılamadığı zamanlar kimse kimseyi anlamaya çalışmıyor. Acıların siyasetçilerin diline düşmesi ne kötü. Öyle olduğunda konuşmak acı veriyor, karşıdakini anlamaya değil, karşıdakinin sesini bastırmaya yarıyor anlatılanlar sadece.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“Dinlemeye geldik,” diyoruz. Sizi dinlemeye geldik. Basmakalıp cümlelerimiz yok, biz bize anlatılan yalanlardan sıkıldık da geldik. Biz, bizi zalimleştiren gururumuzdan, kahramanlıklarımızdan, kibirimizden sıyrılmak için geldik. Biz sizi dinlemeye geldik. Biliyoruz neler olduğunu, biliyoruz ulus devlet kuracağız diye bu toprağın bağrından milyonlarca insanın sökülüp atıldığını, biliyoruz Ermeniler’e yapılanın haksızlık olduğunu, biliyoruz bir buçuk milyon insanın bile bile ölüme yollandığını, biliyoruz yüz binlercesinin yollarda telef olduğunu, katledildiğini, biliyoruz bu kıyımın son derece sistematik şekilde tatbik edildiğini, sonuçlarının öngörüldüğünü, biliyoruz kızların, kadınların “paylaşıldığını”, kız çocuklarını “besleme” olarak (ya da isterseniz “kurtarmak için” diyelim), yanlarına alan Türk-Kürt ailelerin olduğunu, biliyoruz Ermeni namına ne varsa bu topraklardan kazınmak istendiğini… Hrant yeni öldü, acısı taze.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Birsürü sebep uydurmuşuz bunların neden olduğuna dair: “önce onlar başlattı; onlar daha çok öldürdü; onlar Ruslar’la birleşip bizi arkamızdan vurdu; yanlışlıkla oldu; çöle bir buçuk milyon insan sürdük ama orada hastane yapmıştık, iyi niyetliydik; bu bir askeri manevraydı, savaş koşulları altında mecbur kalındı vs.” Siz bu açıklamalardan istediğinize inanın; ama sebepler ne olursa olsun hiçbir şey bana ölenleri açıklamıyor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“Devlet gibi konuşmayı bırakmak” derken de tam bunu kastediyorum işte. “Zalim Türk, hain Ermeni” demeyi belki bir an için bırakıp, başka bir şekilde temas edebilmemiz gerekiyor. Biz bunu size nasıl yaptık? Türkiye’de de milyonlarca can Kafkaslar’dan, Balkanlar’dan kaçtı da geldi, bunu bize nasıl yaptılar? Bunu birbirimize nasıl yaptık? “Nasıl?” diye sorarken sosyo-politik açıklamalar peşinde değilim. Nasıl? Nasıl yapabildik? Nasıl oldu da düşmanlıktan beslendik, besleniyoruz.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bize de yapıldı sonuçta, diye var olanı hafifletmek için söylemiyorum bunları. Ermenistan’da cümleye böyle başlayamıyorsunuz zaten, böyle başlanmaması gerekiyor. Önce Ermeniler’e hakkını vermemiz gerekiyor: “Siz hala bizim başsağlığımıza gelmediniz.” diyor Vartges. Gözlerimiz doluyor. Masadaki 5 kişi karşılıklı ağlamaya başlıyoruz. Koca koca insanları tek bir cümle birleştiriyor, tarih araştırma komisyonlarından, belgelerden, münazaralardan çok daha etkili bir şekilde bir diğerinin rahmetine bırakıveriyoruz kendimizi. “Dedelerinizin tüm yaptıklarını sırtlanamazsınız siz,” diyorlar; sırtımızı sıvazlıyorlar. Onlar da bizi üzmekten üzülüyor. Ayrılırken sıkı sıkı sarılıyoruz. Gözlerimiz kırmızı. Her şeye rağmen buruk bir sevinç var içimde. Biz, yani bu topraklarda oradan oraya kaçmak zorunda kalmış, telef olmuş insanların torunları, biz, yani hepimiz, olan bitenlerle başka türlü halleşmenin yollarını bulabiliriz, buna gücümüz var. Benim acımda senden bir parça var, senin acında benden…&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Fakat ne yazık ki Türkiye’de zihnimiz Orta Asya ile başlayan kahramanlık hikayeleri ile bulanmış, 3 kıtaya hükmetmekten başımız dönmüş, toprak fethetmekten, dünyaya barış götürdüğümüzü tekrarlamaktan gözümüz kararmış. Hala Ermeniler’e yaptığımıza üzülemiyoruz, yüreğimizi zehirlemişler, hala ama hala Kürtler’i kovmaktan, kesmekten bahsedenler var. Ermeni demek bir küfür bu topraklarda, siyasi muhterisler mesela Abdullah Gül’e saldırmak için bunu kullanmadılar mı yakın zamanda? Abdullah Gül “katiyen” deyip Türklüğünü ispata çalışmadı mı?&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Nasıl konuşuruz? Nasıl anlarız karşıdakini? Nasıl anlarız kendimizi? Açık konuşayım: Biri bana o dönemin siyasi olaylarını, koşulları, zorunlulukları terennüm etmeye başladığında içim sıkılıyor. “Biz yapmasaydık onlar yapacaktı.” deniyor temel olarak. Zalimliğin açıklaması var yani. Akıl yürütüyoruz olanlar hakkında. Olmamış olanlar üstünden, olabilecek olanlar üstünden sonuçlara varıyoruz. Ne diyelim, doğrudur, onların milliyetçiliği kötüdür, bizimki iyidir. Açıklamalar vicdanları karartıyor. Sebep düzmekten olan bitenin dehşetini düşünecek vaktimiz oluyor. Durmadan izah ediyoruz. Bir durabilsek üzülmeyi başaracağız belki de. Sağı solu, onu bunu, dünyayı suçlamayı bırakıp Türk-Alman ortak yapımı bir soykırımın sorumluluğunu üstlenebileceğiz.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bize hikayeler gerekiyor, yüreğimizi yumuşatacak, vicdanımızı canlandıracak hikayeler. Galiplerin şişindiği mağlupların nefret biriktirdiği dilin dışında, olanların acısını paylaşabileceğimiz hikayeler. Aşırı nefret/ aşırı gururdan bizi sakınacak hikayeler. Burada hissettiklerini sese dönüştüremeyen insanlar var; büyük tarihsel tezleri olmayan; ancak bu işte bir terslik olduğunu sezen insanların sesleri. Ermenistan’dan duyulmayan sesler. Kayserili Leyla Abla’nın zamanında yukarı mahallesinde Türklerin, aşağı mahallesinde Ermenilerin yaşadığı taş evlerle dolu köyü Tavlusun'da dediği sözler var mesela. Yukarı mahallenin dağa bayıra doğru serpilmesine karşın aşağı mahalledeki evlere neden kimsenin yerleşmemiş olduğu sorulunca: “Hamile kadınların saçlarından sürüklenerek çıkartıldıkları evler, sonra kimi nasıl kabul etsin?” diye cevap veren Leyla Abla’nın sesi. Mesela Fethiye Çetin’in anneannesi var. “O günler gitsin, bir daha geri gelmesin”, diyen anneanne Heranuş, diğer adıyla Seher. Belki en önce söylenmesi gereken budur. Küçük bir kızken kaçırılıyor. Kaçırılmasa yollarda ölecek, ailesinin hemen hepsi yollarda ölüyor. Yıllarca bir başka kimlikte, bir başka isimde yaşayan anneannesinin hikayesini torunu Fethiye Çetin anlatıyor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;İnsana başka bir yerinden değiyor bu sesler, bu hikayeler. Vicdanımızı canlandıramazsak hem bizler hem Ermeniler içimizdeki zehirden kurtulmayı başaramayacağız. Sınırı açmakla, milli maç yapmakla, gençlerin yan yana fotoğraf çektirmesiyle bu pislikten arınamayacağız.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;a href="http://2.bp.blogspot.com/_pZuE1ngcei4/Sqe9QL1QYzI/AAAAAAAAAJM/B_VztfuVqKM/s1600-h/baskin-angry_shouting.jpg"&gt;&lt;img style="TEXT-ALIGN: center; MARGIN: 0px auto 10px; WIDTH: 214px; DISPLAY: block; HEIGHT: 320px; CURSOR: hand" id="BLOGGER_PHOTO_ID_5379476365669065522" border="0" alt="" src="http://2.bp.blogspot.com/_pZuE1ngcei4/Sqe9QL1QYzI/AAAAAAAAAJM/B_VztfuVqKM/s320/baskin-angry_shouting.jpg" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;a href="http://3.bp.blogspot.com/_pZuE1ngcei4/Sqe8mtGjLWI/AAAAAAAAAJE/hKR_r3v2IS0/s1600-h/baskin-angry_shouting.jpg"&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Pislik, zehir, kir derken aklıma Hrant geliyor. “Kirli kan” meselesine bozulup Hrant’ı vuran o cahili, o katili geçtim; okuduğunu anlamayı başaramayan, anlamamayı seçen savcılar, hakimler geliyor aklıma. Tuhaf ülke burası, karşıdakini anlamaya çalışmaktan vazgeçmişlerin ülkesi. Yıllarca 20 kelime Kürtçe konuşmayı öğrenememiş milyonlarca “Türk’ün” yaşadığı bir ülke. Hitler’in kitabını çok satanlar listesinde görebileceğin; ama Abdullah Öcalan gibi son 30 senedir Türkiye siyasetinin öyle ya da böyle parçası olmuş bir adamın tek cümlesini okumamışların ülkesi. Karşıdakine değmekten korkanların, karşıdakini bilmeye tenezzül etmeyenlerin ülkesi. Özür dilemeyenlerin, üzülemeyenlerin, üzüntülerini sadece öfke olarak ifade edebilenlerin ülkesi.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Sadece biz böyle değiliz, bilirim. &lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/21581557-1445947948063654438?l=ozanoyunbozan.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://ozanoyunbozan.blogspot.com/feeds/1445947948063654438/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=21581557&amp;postID=1445947948063654438&amp;isPopup=true' title='3 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/21581557/posts/default/1445947948063654438'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/21581557/posts/default/1445947948063654438'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://ozanoyunbozan.blogspot.com/2009/09/hayastan-ermenistan-iii.html' title='Ağrı&apos;dan Ararat&apos;a Ses Gider mi? (Hayastan- III)'/><author><name>Sezai Ozan Zeybek</name><uri>http://www.blogger.com/profile/15675814427350750049</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='26' height='32' src='http://bp0.blogger.com/_pZuE1ngcei4/R4TH4yynf8I/AAAAAAAAAAg/wzK72Gtj4Ck/S220/ozana_oto+kontrastla.jpg'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://2.bp.blogspot.com/_pZuE1ngcei4/Sqe9QL1QYzI/AAAAAAAAAJM/B_VztfuVqKM/s72-c/baskin-angry_shouting.jpg' height='72' width='72'/><thr:total>3</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-21581557.post-2647086901232572950</id><published>2009-09-09T16:51:00.006+03:00</published><updated>2010-01-08T13:35:46.450+02:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='cumhuriyet nasıl kuruldu'/><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Ermenistan'/><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='milliyetçilik'/><title type='text'>Hayastan (II)</title><content type='html'>&lt;div style="TEXT-ALIGN: left"&gt;&lt;a href="http://2.bp.blogspot.com/_pZuE1ngcei4/Sqe4Ra5nP3I/AAAAAAAAAI8/HfCBV1evqAI/s1600-h/farkliliklar+copy.jpg"&gt;&lt;img style="MARGIN: 0px 0px 10px 10px; WIDTH: 320px; FLOAT: right; HEIGHT: 226px; CURSOR: hand" id="BLOGGER_PHOTO_ID_5379470889335603058" border="0" alt="" src="http://2.bp.blogspot.com/_pZuE1ngcei4/Sqe4Ra5nP3I/AAAAAAAAAI8/HfCBV1evqAI/s320/farkliliklar+copy.jpg" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;div&gt;Dünyadaki tüm uluslar, “bir” millet olduklarını kendilerine ve yedi düvele kanıtlamak için okullarda “milli tarih” öğretirler. Bu tarih kabaca o milletin kökenlerini, nereden geldiğini, neleri başardığını anlatmak için tertip edilmiştir. Ana gaye, hikayesi anlatılan milletin dünyadaki diğer milletlerden farklı olduğunu, daha doğrusu birçok yönüyle “üstün” olduğunu ortaya çıkarmaktır. Ancak ne tuhaftır ki birbirinden bu kadar farklı olması beklenen milletler, bir şekilde tornadan çıkmış gibi aynı hikaye örgüsünü kullanır.&lt;span class="fullpost"&gt; Ana hatlar şöyledir: Eski zamanlarda çok şanlı/başarılı/becerikli/medeni bir halk, şu an var olan milletin atasıdır. Bunlar, tabir yerindeyse, şu an yaşayanlarla aynı insanlardır, temel özellikler binlerce yılın içinden geçerek bugüne aktarılmıştır. Muhtelif icatlar, bilim ve edebiyatta eşi görülmemiş hamleler, maddi/manevi en önemli gelişmeler bu halk tarafından gerçekleştirilmiş, dünyanın geri kalanına medeniyet/adalet/barış/refah götürülmüştür. Bu, Ermenistan için de, Türkiye için de, İngiltere için de aynıdır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ancak sonraları bir şekilde bu millet esaret altına girmiş/gücünü kaybetmiş/düşmanlara boyun eğmiş/yöneticileri yozlaşmıştır. Osmanlı’nın gerileme ve parçalanma dönemleri, Ermenistan’ın Persler ve Osmanlılar tarafından işgali hikayenin bu kısmına denk düşer. Fakat hiçbir zaman ulusal kimlik tam anlamıyla kaybedilmez, bir yerlerde birileri milleti millet yapan hasletleri en zor zamanlarda bile korumayı başarır. Bunun sonucunda bahsi geçen millet silkinir, düşmanları (hem iç hem dış) bir şekilde alt eder, müreffeh bir gelecek maksadıyla yeni bir devlet kurar.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Milli tarih genelde böyle bir mutlu sonla biter. Bu kısım Türkiye’de Cumhuriyet’in ilanına ve inkılaplara, İngiltere’de 2. Dünya Savaşı’nın kazanılmasına, Ermenistan’da Sovyetler Birliği’nin parçalanması ve Ermenistan Cumhuriyeti’nin kurulmasına tekabül ediyor. Hiç bitmeyecekmiş gibi anlatılan bu son dönemin devamını uzun boylu konuşmak, bu dönemdeki birsürü başarısızlık ve adaletsizliği gündeme getirmek anlamına geleceğinden bu kısım okullarda ya hiç öğretilmez ya da “hızlı” geçilir. Bir kulp da takılmıştır buna: “Bundan sonrası tarihin değil güncel politikanın alanıdır”. Okullarda da, malum, güncel politika öğretilmesi sakıncalı. Oysa her yerde tarih/güncel olay ayrımı farklı bir döneme/olaya denk düşer, “bilimsel” bir tutarlılıktan bahsetmek mümkün değil. Türkiye’de Atatürk’ün ölümü (1938), Hindistan’da bağımsızlığın ilanı (1947), İsrail’de Arap devletlerinin dize getirilmesi (1973), Ermenistan’da Sovyetler’in dağılması (1990) gibi.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Son olarak milli tarih ne İngiltere’nin sömürgeciliğinden, ne bugünkü Türkiye’nin üzerine inşa edildiği Ermeni soykırımından ne de son Karabağ savaşında evlerini terk etmek durumunda kalan 800 bin Azeri’den bahseder. Bir milletin devlet kurarken yaptığı kıyımlar bu tarihin konusu değildir. Örnekler çoğaltılır, türevleri vardır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Her tarafı dökülen, tarihsel/antropolojik/etnografik yanlışlarla dolu bu köken hikayeleri bizi birbirimizden uzaklaştırıyor. Dünyayı düşmanlar ve bizden olanlar diye ikiye bölüyor. “İçimizde yaşayan yabancıları” görmezden geliyor, savaşlar ve devletler tarihini sahiplenmemizi bekliyor; tarihsel tüm karmaşıklığı, ne o ne bu olanları, hem o hem bu olanları hasır altı ediyor, dünyanın güzelim karmaşıklığını büyük bir beceriksizlikle buduyor, yok ediyor, mahvediyor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Velhasıl, bu aptal masallar, yani milliyetçilik bizi öldürüyor.&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/21581557-2647086901232572950?l=ozanoyunbozan.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://ozanoyunbozan.blogspot.com/feeds/2647086901232572950/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=21581557&amp;postID=2647086901232572950&amp;isPopup=true' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/21581557/posts/default/2647086901232572950'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/21581557/posts/default/2647086901232572950'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://ozanoyunbozan.blogspot.com/2009/09/hayastan-ii.html' title='Hayastan (II)'/><author><name>Sezai Ozan Zeybek</name><uri>http://www.blogger.com/profile/15675814427350750049</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='26' height='32' src='http://bp0.blogger.com/_pZuE1ngcei4/R4TH4yynf8I/AAAAAAAAAAg/wzK72Gtj4Ck/S220/ozana_oto+kontrastla.jpg'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://2.bp.blogspot.com/_pZuE1ngcei4/Sqe4Ra5nP3I/AAAAAAAAAI8/HfCBV1evqAI/s72-c/farkliliklar+copy.jpg' height='72' width='72'/><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-21581557.post-3320216856816581788</id><published>2009-09-09T16:33:00.003+03:00</published><updated>2010-01-08T13:35:46.451+02:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='savaş'/><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='cumhuriyet nasıl kuruldu'/><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Ermenistan'/><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='milliyetçilik'/><title type='text'>Hayastan (I)</title><content type='html'>&lt;div style="text-align: left;"&gt;&lt;a href="http://4.bp.blogspot.com/_pZuE1ngcei4/Sqexeiu4-II/AAAAAAAAAI0/cRV_YnJwyD8/s1600-h/yerevan-with-ararat.jpg"&gt;&lt;img style="TEXT-ALIGN: center; MARGIN: 0px auto 10px; WIDTH: 320px; DISPLAY: block; HEIGHT: 237px; CURSOR: hand" id="BLOGGER_PHOTO_ID_5379463418195015810" border="0" alt="" src="http://4.bp.blogspot.com/_pZuE1ngcei4/Sqexeiu4-II/AAAAAAAAAI0/cRV_YnJwyD8/s320/yerevan-with-ararat.jpg" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;div&gt;Biz oraya Ermenistan diyoruz. Zamanında halkı Zor’a sürülmüş bir memleket. Oraya gitmek zor, orada kalmak zor, oradan gelmek zor. Kuzeyi yemyeşil, dereler akıyor, dere boylarında taştan yapılmış tek katlı-iki katlı evler, tahtadan köprüler, yol boyunca renk renk meyveler: şeftali, domates, erik, kayısı, elma… Güneyi dağlarla çevrili, yemyeşil dağlarla. Kıvrım kıvrım bir yol Ermenistan’ı İran’a bağlıyor. Dağlar boyunca binlerce metre yukarı çıkıp aşağı inerek, İran plakalı ticari tırları geçerek sınıra varılıyor. Nahçıvan’a geçildiğinde (İran üzerinden) yeşillik bıçak kesilmiş gibi son buluyor; sarp, ağaç dikilmez ot bitmez kayalar başlıyor. Ermenistan’ın güneyinde bir taraf Karabağ, diğer taraf Nahçıvan. Şunun şurasında 15 yıl olmamış savaş biteli. Topraklar bölünmüş, insanlar kaçmış, köyler boşalmış, isimler değişmiş, ötekinin tarihi hiçe sayılmış, birisinin zaferi diğerinin gözyaşı olmuş… Ne kadar acı, insanın kendisine yapılan zulmü gözünü kırpmadan bir başkasına yapabilmesi.&lt;span class="fullpost"&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ermenistan’ın denizle bağlantısı, daha doğrusu limanı yok. Doğuda Azerbaycan var, sınır kapalı; güneyde Nahçıvan, kapalı; batıda Türkiye, sınır kapalı... Kuzeyde Gürcistan, güneyde ise dar bir koridorla İran’a bağlanmış. Karabağ meselesi hala çözümlenmemiş, şu an itibariyle ateşkes devam ediyor; ancak bu süre esnasında yüz binlerce Azeri Ermenistan’dan ve Karabağ’dan kaçmak durumunda kalmış. (Yaklaşık 800 000 bin insan, eğer sayılar önemliyse, eğer vahşetin vahşet olması için sayı gerekiyorsa). Şu an Karabağ bir özerk bölge statüsünde. Tabi aynı şekilde şu anki Azerbaycan’dan da Ermeniler kaçmak zorunda kalmış.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ülkenin batı ucundaki Erivan Ararat’a bakıyor. Biz bu dağa Ağrı diyoruz. Gökyüzü izin verdiğinde Ararat bütün ihtişamıyla ortaya çıkıyor, şehre uzaktan bakıyor. Birkaç kilometre ötesi Türkiye. O kadar yakın; ama bir o kadar uzak.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Erivan’da her yerde karşınıza bu dev dağ çıkıyor. Küçük çocuklar sokakta Ararat’ın suluboya resimlerini satıyor. Duvarlarda, otobüslerin, binaların üstünde Ararat figürü görüyorsunuz. Bir dağın iki yakasındaki birbirinden koparılmış hayatları düşündürüyor insana. “Siz Türkler bu dağın yüksekliğine bakarsınız,” diyor Ermenistan’da tanıştığımız Vartges Abi, “biz ise derinliğine…”.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Dağın öte tarafına geçmek, hemen şu gözümüzün değdiği yere ulaşmak için yüzlerce kilometre yol gitmek, dağlar dereler aşmak, sınırlar geçmek, birsürü üniformalı insana belgeler sunmak gerekiyor. Dağın çevresinde dönüyoruz, dönüyoruz; dolana dolana öte tarafına geçmeye uğraşıyoruz. Bir dağın iki yanı bu kadar uzak olur mu birbirinden?&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Türkiye’de ismi Ağrı oluyor Ararat’ın. Bu sefer sağımızda kalıyor. Doğubeyazıt’ta bir lokantada duvara yapılmış kocaman bir resmini görüyoruz yeniden. Sanki onca yolu hiç gitmemişiz gibi.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bir dağın iki yanına korkular, paranoyalar, kızgınlıklar, pişmanlıklar, nefretler, yalanlar… birikmiş. Ağrı… Ararat… cahilliğimizden utanıyorum.&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/21581557-3320216856816581788?l=ozanoyunbozan.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://ozanoyunbozan.blogspot.com/feeds/3320216856816581788/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=21581557&amp;postID=3320216856816581788&amp;isPopup=true' title='1 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/21581557/posts/default/3320216856816581788'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/21581557/posts/default/3320216856816581788'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://ozanoyunbozan.blogspot.com/2009/09/hayastan-i.html' title='Hayastan (I)'/><author><name>Sezai Ozan Zeybek</name><uri>http://www.blogger.com/profile/15675814427350750049</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='26' height='32' src='http://bp0.blogger.com/_pZuE1ngcei4/R4TH4yynf8I/AAAAAAAAAAg/wzK72Gtj4Ck/S220/ozana_oto+kontrastla.jpg'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://4.bp.blogspot.com/_pZuE1ngcei4/Sqexeiu4-II/AAAAAAAAAI0/cRV_YnJwyD8/s72-c/yerevan-with-ararat.jpg' height='72' width='72'/><thr:total>1</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-21581557.post-3527277259806927446</id><published>2009-09-09T16:26:00.003+03:00</published><updated>2010-01-08T13:32:54.629+02:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='yabancılaşma'/><title type='text'>Ben ben değilsem, ben kimim?</title><content type='html'>&lt;div style="text-align: left;"&gt;(13 yıl aradan sonra aynı başlıklı ikinci masal denemem)&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Saha çalışması yapan doktora öğrencilerinin en çok anlattıkları hikayedir: Gittikleri yerlerde neler yaşadılar, ne sıkıntılar çektiler, insanlar kendilerini nasıl karşıladı… Pek çok hikaye farklı insanlarla karşılaşma anlarında ortaya çıkan bir tür iletişimsizlik teması üstüne bina edilir: tuhaf adetler, çekilen yabancılık, söylenen sözün farklı anlaşılması, beklentilerdeki uyumsuzluk vb.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Olumlu bir tarafı vardır bu yabancılığın: Bir başkasına şaşırmak, insanın kendisine şaşırmasına yardım edebilir. Bir başkasının tuhaflığı bir insanın kendi pozisyonunu, kendi doğrularını yeniden değerlendirmesine yol açabilir. “Tuhaflık” hep bir başkasının dilinde, bir başkasının kıstası asabiyle ortaya çıkar. Tuhaflıktan bahsetmek belli bir mesafeden bakmanın sonucudur. Tuhaflığı yargılamaktan ziyade bu mesafe üstüne düşünmek; daha doğrusu bir diğerinin “tuhaflığı”nı kendi “tuhaf” hayatlarımızı anlamak, sorgulamak için kullanmak önemli bir adım. Çünkü bir insanın kendisinden emin olup karşıdakini tuhaf bulması ve çoğu durumda olduğu gibi hakir görmesi kibir değildir de nedir?&lt;span class="fullpost"&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Örnek vermek zor değil: Başörtülü kadınları tuhaf bulan, anlamayan, anlamamakla kalmayıp onların eylemlerine sebep uyduran (aile baskısı, erkek şiddeti, beyni yıkanmışlık vs.) bir grup “laik-aydın” Türk kadını oturup da kendi kıyafetlerine şaşırmayı, bu kıyafetlerin giyilmesini koşullayan (illa adı beyin yıkamaksa) beyin yıkamayı aklına bile getirmez. Kulağa takılan koca demir halkaları, saçlara tatbik edilen kimyasalları, göz altına, dudaklara sürülen boyaları, savaş maskesi takmış gibi dolaşmayı doğal bulurlar. Bunlar yapılmamalı, edilmemeli, yasaklanmalı demiyorum. Şu noktada tek beklentim insanın kendine şaşırabilmesi. Elimizi nereye atsak karşımıza uydurulmuş kaideler çıkıyor. Bunların bir kısmına razıyım; zaten toplumsal kaidelerin tümü özünde bir uydurma (imaginary) içerir. Toplumsal hayat salt mantığın, doğallığın sonucu değildir. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bunu kabul etmek zor değil, fark etmek için âllâme olmaya gerek yok. Başörtülü, başörtüsüz fark etmez, boyalar saçları cansızlaştırıyor, makyaj cildi aşındırıyor, dantelli iç çamaşırları için on binlerce insan berbat şartlarda çalıştırılıyor, kotlar beyaz olsun diye işçiler zehirli kimyasallar soluyor,  parfüm yapımı için bitkiler, ağaçlar ve hatta hayvanlar yok ediliyor: Bedenimizin kendi kokusu yeterince seksi olmadığı için! Yıllarca kürk giymek statü sembolüydü, İstanbul kokteylleri ölü hayvan derileri giymiş kadınlarla dolar taşardı; bundan âlâ tuhaflık mı var işte?&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Kendine şaşıramamak, kendini doğru herkesi yanlış bilmek bana “tuhaf” geliyor: Kibre razı değilim. Başörtülü, başörtüsüz, pantolonlu pantolonsuz, saçlı saçsız… hiç kimsenin kibrine razı değilim. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;Ben sen değilsem, ben bir hiçim&lt;/strong&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Var olmak şaşırmakla mümkün; kendine şaşırmakla, evrene, çevrendekilere, bir başkasının varlığına şaşırmakla mümkün... Başkasını kabul etmek için, başkasını kendine katabilmen için kendinin henüz tamamlanmamış olduğunu, eksik olduğunu görmen lazım:  Sen hiçbir zaman sadece sen değildin. “Tuhaflar”, “yobazlar”, “barbarlar”… olmadan, onları kendinden bilmeden hiçbir zaman kendini bilemeyeceksin. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Elbette mesafeler tam olarak kapanmıyor, herkes (en azından bu bildiğimiz dünyada) “bir” olup yaşayamıyor. İşin aslı, bunun böyle olması da gerekmiyor. Amaç bir mesafenin iki ucunu büküp üst üste koymak değil. Herkesi ortak noktada buluşturmak, mesafeyi kat etmek, farkları yok etmek değil. Fark yaratıcılıktır. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;(Evrim teorisini savunanların aksine, burada farklılığın hayatta kalma savaşı olduğunu söylemiyorum. Bir kere hayatta kalmayı bir savaş olarak telakki etmiyorum. İnsanlık tarihindeki mezalime bu şekilde doğallık kılıfı geçirenlerin, köleleştirilen zencilerin geleceği hakkında “bilimsel” ahkam kesebilen Darwin’in ahlaklı olduğunu düşünmüyorum. Mütevazı bir onurla tarih sahnesinden çekilenlere, Hunkpapa Lakota’ya selam.)&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Fark, yani bir başkasıyla kurulan ilişki, insanın var olma koşulu. “İnsan toplumsal bir canlıdır” deyin isterseniz; ama ben daha fazlasını kastediyorum: Benim kelimelerim senin kelimelerin, sen olmadan ben yokum demek istiyorum. İlişki öğrenmektir; bir başkasını öğrenirken kendini keşfetmektir. Bu sevgililikte de böyle; arkadaşlıkta da böyle; hatta sebze yetiştirmek, onu topraktan ellerinle almak ve yemekte de böyle. Mesele bir ilişki kurmakta; karşıdakine değebilmekte. Beraber yaşadıklarına bir turist gibi uzaktan bakmadan, bir yabancı gibi araya aracılar koymadan, etinle kemiğinle dünyaya değebilmekte. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;İşkence oluyor yoksa hayat; değemeyen, hissedemeyen, anlamayan; bildiğinden başkasını öğrenemeyen, bütünü kendinde hissetmeyen yabancılar çıkıyor ortaya. (Ben yabancıyım, oradan biliyorum.) &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Başkalarına, bizden farklı olana değebilmek için hazır formüller yok ne yazık ki. Ben bilmiyorum. İnsanlara güleryüzlü olmak, onları dinlemek, arada yardım etmek kafi değil, bunu biliyorum. Çiftçi olmak; yani yediğini yetiştirmek kafi değil. Birine aşık olmak kafi değil. Aşk aşk mıdır, neye aşık olduğunu bilmeyince? &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Sosyal bilimlerde alan çalışması yapmak, bir başkasına, senden farklı olana temas edebilmek için bir fırsat sunuyor kişiye. Bilmediğin bir yaşamla tanışabilmek için, o yaşamla ilişkiye geçmek için bir fırsat… Bunu derken, sevgili Neşe Özgen’in uyardığı gibi, temas etmeyi kendi biyografimi yazmak için kullanmak istemiyorum. Bir doktora tezi “ben ne hissettim, ben ne düşündüm”ü anlatmak için yazılıyorsa orada bir sorun var diye düşünüyorum. Bırak kendini, bırak terapide gibi düşünmeyi. Bir başkasının hikayesinde eri. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Erimek yok olmak değil. Elbette varsın; yok değilsin; ama git bir başkasında var olmayı dene. Askerler köy basıp köylüleri döve döve köyden attığında, hayvanlarını kurşuna dizdiğinde nasıl konuşacaksın? Bunun senin psikolojinde yarattığı hasardan daha fazlasını nasıl anlatabileceksin? O hikayenin bir parçası, mesela ölen davarın acısı nasıl olacaksın? Nasıl Hrant Dink olacaksın, nasıl Ermeni olacaksın, bir başkasıyla nasıl özdeşleşeceksin? Kendini kaybederken bir diğerinde nasıl bulacaksın? Nasıl aşık olacaksın? &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Şüphesiz saha çalışması sadece bir fırsat; bunu nasıl kullanacağı kişiye kalmış. Bunun tek yolu sosyal bilimlerde saha çalışması da yapmak değil elbette. Başkasına ulaşmanın sayısız farklı yolu var, farklı şekilleri var. Sömürgecilik gibi insanın ilk anda tepki gösterebileceği tarihsel gelişmeler de sayılabilir bunun içinde (Ashis Nandy bunlar üstüne yazar mesela), sevgili Pınar Selek gibi kendini bir yabancıya öylece bırakabilmek de… Hepsi bir değil, hepsi aynı değil; ama hepsi bir imkân. “Tuhaf” olan, tuhaf olarak betimlenip rafa kaldırılabilir; yahut tuhaflık iki taraf için de dönüştürücü bir fırsat haline dönüşebilir. Dönüşmek aynı olmak değil katiyen, karşıdakini bizim gibi yapmak değil, bir orta yerde buluşmak da değil. Dönüşmek zalim olmamayı öğrenmek demek.&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/21581557-3527277259806927446?l=ozanoyunbozan.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://ozanoyunbozan.blogspot.com/feeds/3527277259806927446/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=21581557&amp;postID=3527277259806927446&amp;isPopup=true' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/21581557/posts/default/3527277259806927446'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/21581557/posts/default/3527277259806927446'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://ozanoyunbozan.blogspot.com/2009/09/ben-ben-degilsem-ben-kimim.html' title='Ben ben değilsem, ben kimim?'/><author><name>Sezai Ozan Zeybek</name><uri>http://www.blogger.com/profile/15675814427350750049</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='26' height='32' src='http://bp0.blogger.com/_pZuE1ngcei4/R4TH4yynf8I/AAAAAAAAAAg/wzK72Gtj4Ck/S220/ozana_oto+kontrastla.jpg'/></author><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-21581557.post-6908978317311405750</id><published>2009-04-02T04:34:00.007+03:00</published><updated>2010-01-08T13:36:31.856+02:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='modern olmak'/><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='taşra'/><title type='text'>Her Büyük Şehrin Bir Taşrası Vardır</title><content type='html'>&lt;div style="text-align: left;"&gt;Büyük şehirlerde kimsenin kimseye güveni kalmadığı anlatılır durur. Büyük şehirler bozulmuş, insanların huzuru kaçmıştır. “Bozulmamış” değerlerden bahsetmek için ya tarihte geri gidilir (“eski İstanbul” temalı konuşmalar) ya da küçük şehirlerden, köylerden söz açılır. Basitlik, sıcaklık, güven duygusu hep başka bir yerde başka bir zamandadır. Çok fark yoktur aralarında; küçük şehirler aslında zamanda geri gidilen yerlerdir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Taşra diye isimlendirilir buraları. Edirne’den Ardahan’a uzanır, yekpare bir bütündür. Bu geniş toprak parçasından İstanbul, Ankara gibi şehirler çıkarılabilir. Ancak aslında buraları da içinde yaşayanlar tarafından dev taşralar olarak nitelendirilmektedir. Taşradan kaçış yoktur. Her yer ya taşradır ya da taşralaşmaktadır. Farklılıktan, çeşitlilikten, sınıfsal ayrımlardan, etnik/dini gruplardan bahseden onca ses nedense taşra diye bir kategori kullanmaktan, bu kadar geniş bir coğrafyaya taşra demekten nedense imtina etmezler. Taşra siyaseti, taşra sıkıntısı, taşra kültürü, taşra okulları, taşrada gençler vb. gibi sözler Kayseri’den Malkara’ya herhangi bir yer için, daha doğrusu yer gözetmeksizin kullanılabilir. Taşra, büyük şehirlerle karşılaştırıldığında “yersizdir”; yersizliğin muhayyel mekanıdır.&lt;span class="fullpost"&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Taşraya hem olumlu hem olumsuz özellikler atfedilir: Bir yandan sıkıcı, tekdüze, renksiz olduğu söylenir, diğer yandan saf, masum, içten olduğu dile getirilir. Sıfatların içeriği ne olursa olsun kıyas yapılan yer her zaman ve her zaman büyük şehirdir. Taşranın anlamını belirleyen, ama daha ziyade ne olduğunu değil de ne olmadığını söyleyen taşranın dışıdır, büyük şehirdir, metropoldür. Büyük şehrin kaybettiklerinin, örneğin misafirperverliğin, taşrada muhafaza edildiği düşünülür. Bir yandan da yeterince modernleşememekten mütevellit köhneleşmiş bir toplumun, akrabalık ilişkilerine dayalı bir cemaatin, yeniye kapalı, bağnaz insanların mekanıdır taşra.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Atfedilen sıfatlar ne olursa olsun taşra merkezin kurduğu bir hayaldir. Kendi sesi nadiren duyulur, modernleşme tartışmalarında “öteki” olarak sahneye konur. Oldukları ve olamadıkları ile büyük şehrin olumsuzudur, büyük şehri istila etmek üzere dışarıda bekleyen bir barbardır. Gazetelerde taşra, namus cinayetleri, tuhaf hikayeleri, taşkın duyguları ile temsil edilir. Genellikle üçüncü sayfa haberleri taşradan ya da büyük şehrin taşralaşmış köşelerinden gelir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Taşrayı dinlemek zordur. Tek bir varlık olarak ele alındığı, farklı katmanları görmezden gelindiği, taşranın merkezle ilişkisi yeterince sorunsallaştırılamadığı için aynen bu yazıda olduğu gibi onun hakkında kelime oyunları yapmak kolaydır. Türkiye’de yetim edebiyatı, süzgün ve üzgün duygular, dışarıda bırakılanlara dair güzellemeler zaten çok yaygındır; bunları taşraya tatbik etmek kolaydır. Taşra çoğu zaman bir benzetme ile, bir başka olguya yanaştırılarak anlaşılır: Taşra, Küçük Emrah’tır, eski bir fotoğraf karesidir, siyah-beyaz bir filmdir, tamamlanmamış bir hikayedir… Her benzetme taşranın bağımlılığını tasdik eder. Taşra, bir başkasının dilinde, bir başkasının hikayesinde anlatılmaya devam eder.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bu esnada bütün tarihsel ilişkiler, küçük şehirlerdeki mülk ilişkileri, iktidar paylaşımı,, bir şehrin farklı grupları, Alevileri, Hıristiyanları, Çingeneleri, evsizleri, tarikatları… es geçilir. Taşra sözü mütecanis (homojen) bir grup insana işaret eder. Taşranın neresi olduğu, orada kimlerin yaşadığı muğlaktır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Taşra tektir; çünkü Türkiye’de modern tektir. Siyasal ve tarihsel mücadelelere kendini olabildiğince kapamış, buyurgan birkaç önermeden müteşekkil bir ayrımdır modern ve modern olmayan. Kadınların saçını açması, apartman hayatında kapı önüne ayakkabı konmaması, yerlere çöp atılmaması, katıksız bir Atatürk sevgisi modern olmanın emareleri olarak görülür. Bunu yap(a)mayan yerler Türkiye’nin taşrasını imler. Ayrım ne kadar basitse tatbik edilmesi o kadar kolaydır. Oysa eğer modernleşme hareketlerini farklı grupların farklı sesler çıkardığı, birçok çatlak sesin bastırıldığı, üstünde mücadele edilen bir süreç olarak anlatmaya başlarsak; gökten zembille inmediğini, bir hediye olmadığını söylersek Türkiye’nin taşrasına dair anlatılanlar da değişir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Türkiye’de modernleşme birkaç failin etrafında, onların yaptıkları, söyledikleri uyarınca oluşmuş gibi anlatılır tarih kitaplarında. Dışarısı yoktur: Avrupa’yı kasıp kavuran işçi hareketleri yoktur, Balkanlar’daki milliyetçi, halkçı hareketler yoktur, Amerika’nın kuzeyinde ve güneyindeki 150 yıldır süren bağımsızlık mücadeleleri yoktur. Türk elitleri modernleşmeyi, başka hiçbir coğrafyayla ilişkisi yokmuş gibi, kendi kendine icat etmiş ve uygulamaya koymuştur. İçerisi de yoktur: Başka hayaller kuranlar yoktur, siyasal mücadeleler yoktur, Dersim yoktur, Said-i Nursi yoktur, Kazım Karabekir kayıptır, Nezihe Muhiddin kenara itilmiştir, Halide Edip’in yazdıklarının bir kısmı hasır altı edilmiştir, Nazım Hikmet vatandaşlıktan çıkarılmış, Sabahattin Ali taşla ezilerek öldürülmüştür. Hikayeye dahil edilmeyenler sayesinde Türkiye tarihinden tek bir çizgiymiş gibi bahsetmek mümkün olur. Aynen “öteki” olarak imlenen taşra gibi söylemsel gücünü eksik anlatmaktan, anlattığını çarpıtmaktan alır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Her büyük şehir bir taşraya muhtaçtır. Biri birinden önce gelmez, bir ilişkisellik içinde birarada ortaya çıkarlar. Hammaddeler, işgücü, sermaye, çeşitli fikirlerin, repertuarların dolaşımı, devlet politikaları vb. taşranın ve büyük şehirlerin ortak tarihini oluşturur. Diğer bir deyişle Hindistan olmadan İngiltere, Anadolu’nun “ücra” köşeleri olmadan İstanbul anlatılamaz. Fakat belli tarih-yazım gelenekleri, mekanları birbirinden kopararak anlatır, örneğin Avrupa’yı kendinden menkul bir varlıkmış gibi, başka hiçbir yere temas etmemiş gibi, sadece kendi iç devinimleriyle bu hale gelmiş gibi hikayeleştirir. Bilimsel-teknolojik gelişmeler, düşünce akımları, işçi hareketleri, devletin tesisi vb. ne varsa orada başlamış, oradan dünyaya yayılmıştır. İlişkinin bir tarafında edilgen müstemleke memleketleri, diğerinde gelişmenin motoru Avrupa vardır. Bu düşünce, dünyadaki pek çok insanın, fikir önderinin, politikacının ezberlemiş, iman etmiş olduğu bir hakikate dönüşmüştür artık. Bir merkez olarak Avrupa, çevresini yer’sizleştirmiştir. Oysa ne milliyetçilik ne modernleşme ne liberal haklar ne siyasal mücadeleler ne de endüstri devrimi edilgen addedilenin sesi yok sayılarak, sömürge tarihi atlanarak anlatılabilir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Türkiye’de de taşra, bir başkasının hikayesinde ufak bir dipnottur. Tarihi bir başka yerde yazılır, varlığı bir başka yere muhtaçtır. Kendisinin özel bir yeri yoktur, çünkü geriden gelen her yer taşradır. Aynen yukarda bahsedilen tarih-yazımında ortaya çıktığı gibi, kendisinin yapabileceği yegane eylem takip etmektir. Sesi yoktur, varsa da bu bir ucubenin sesidir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Taşrayı tartışmak bugün Türkiye’de modernleşmeyi yeniden anlatmak anlamına gelir; faillerin sayısını artırmak, çatlak sesleri hatırlamak, “geri” ve “ileri”nin nasıl bir ayrıştırma mekaniği kurduğunu sorgulamak anlamına gelir. Dışarıdakini içeri almayı gerektirir.&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/21581557-6908978317311405750?l=ozanoyunbozan.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://ozanoyunbozan.blogspot.com/feeds/6908978317311405750/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=21581557&amp;postID=6908978317311405750&amp;isPopup=true' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/21581557/posts/default/6908978317311405750'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/21581557/posts/default/6908978317311405750'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://ozanoyunbozan.blogspot.com/2009/04/her-buyuk-sehrin-bir-tasras-vardr.html' title='Her Büyük Şehrin Bir Taşrası Vardır'/><author><name>Sezai Ozan Zeybek</name><uri>http://www.blogger.com/profile/15675814427350750049</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='26' height='32' src='http://bp0.blogger.com/_pZuE1ngcei4/R4TH4yynf8I/AAAAAAAAAAg/wzK72Gtj4Ck/S220/ozana_oto+kontrastla.jpg'/></author><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-21581557.post-3631364291820946497</id><published>2009-04-02T04:33:00.002+03:00</published><updated>2010-01-08T13:37:42.954+02:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='taşra'/><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='cinsiyet'/><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='çingeneler'/><title type='text'>Yerel Seçimlerde Yeri Olmayanlar</title><content type='html'>&lt;div style="text-align: left;"&gt;Yerel seçimler öncesi yolsuzluklar, seçim yardımları, hayali seçmenler, bakan tehditleri yani seçimlerin adilliğine gölge düşürdüğü söylenen onlarca iddia gazete sayfalarına taşındı, belli ki bu bir süre daha böyle devam edecek. Siyaset yorumlarında, seçimlere “dışarıdan” yapılan müdahaleler eleştiriliyor. Seçimlerin, ülkedeki istikrarın en önemli unsuru olduğu söyleniyor, haksız bir seçimin bu rejimin meşruiyetine gölge düşüreceği anlatılıyor. Seçimlerin meşruiyeti madem bu kadar önemli, o zaman seçimle ilgili başka meseleleri daha fazla düşünmemiz gerekiyor. Eşitlikçi bir seçimin önündeki engeller üstüne kafa yormamız gerekiyor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Her seçim bir vaat aslında. Her seçim, neye oy verdiklerinden bağımsız olarak seçmenlerin (güya) eşit olabildiği bir durumu imliyor.Bu sözde eşitliğin başka ifade şekilleri de var: “Hepimiz anamızdan doğmadık mı, hepimiz ölmeyecek miyiz, hepimiz Müslüman değil miyiz, hepimiz askere gitmiyor, bu bayrak altında yaşamıyor muyuz, hepimiz bu vatanın bir çocuğu değil miyiz, hepimizin bir oyu yok mu?”  Bütün bu cümleler bu dünyadaki onca eşitsizliğe, adaletsizliğe rağmen hepimizin bir olduğu bir andan bahsetmeye çalışıyor. Özellikle farkların politik olarak görünür hale geldiği durumlarda hepimizi eşitleyen bir eyleme, bir olaya gönderme yapıyor. Hepimizin “her şeye rağmen” ortak bir zeminde durduğunu varsayıyor. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bu ortak zemin elbette pek çok çelişkiyi, haksızlığı, barındırıyor. Mesela hepimiz Müslüman değiliz. Yahut Müslüman olmak birilerinin teneke evlerde diğerlerinin lüks sitelerde yaşamasına bir açıklama getirmiyor. Herkes askere gitmiyor, askere gitmek zengin erkeklerle fakir erkekleri eşit kılmıyor. “Bu vatanın çocuğu” olarak kabul görmeyenlerin bahsi zaten hiç açılmıyor. Hepimizin kara toprağın altına er geç girecek olması faili meçhul cinayetleri, bir çukura atılanları meşrulaştırmıyor. Ortada her tarafı dökülen bir eşitlik vaadi var. Bizi ortak bir paydada birleştiriyor güya; ama bu sözde ortaklık gün be gün yaşananlarla buharlaşıp kayboluyor.&lt;span class="fullpost"&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bu seçimlerde de seçimlere sirayet etmiş eşitsizliklerden, adaletsizlikten bahsetmekte zorlanıyoruz. Her türlü güç ilişkisi, her türlü tarihsel eşitsizlik bir günlüğüne askıya alınmış gibi gidip oyumuzu kullanıyoruz ve sanki dertlenmemiz gereken tek mesele A veya B partisine giden oyların ne kadar adil olduğu oluyor. Oysa adaletsizlik parti içinde, seçim çalışmalarında, parti mensuplarının kurdukları düzende başlıyor: Seçen ve seçilenin kim olduğu, seçimlerde kimin konuşup kimin dinlediği, adayların nasıl belirlendiği, seçim çalışmalarında kimin hangi işi yaptığı ile ortaya çıkıyor. Yani seçimlerdeki adaletsizliğin temel kaynağı seçimlere dışardan yapılan müdahaleler değil, şu haliyle seçimlerin kendisi.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Yıllardır “seçin” diye önümüze sunulanlar hiçbir zaman tam manasıyla adil bir dünyadan söz açmadı. Hiçbir zaman seçmek bizi eşit kılmadı, gerçek anlamıyla yetkilendirmedi, katılımımızı sağlamadı; hatta aksine her seçim var olan eşitsizlikleri kuvvetlendirdi ve  birçok insanı siyasetten bilfiil dışladı, seslerini kesti, ayrımları derinleştirdi. Seçenler ve seçilenlerin aynı insanlar olduğu, bütün seçmenlerin eşit olduğu, hepimizin sadece bir oyu olduğu daha başından doğru değildi belki de. Bu anlamda seçimler, toplumdaki daha derin eşitsizliklerin bir göstergesi aslında. Her seçim, bazı insanların sesinin nasıl kısıldığı üstüne örnekler sunuyor, hizmet edenle hizmet alan arasındaki ayrımı derinleştiriyor, katılımcılığı değil birinin birine bahşedeceği hizmetleri öne çıkarıyor. Kısaca, haksızlık sadece seçimlerin “dışında” gelişen müdahalelerle olmuyor; bizzat seçim sürecinin kendisi çeşitli haksızlıkları tesis ediyor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Örneğin her seçimde gündeme gelen ama bir türlü değiştirilemeyen en dirençli konulardan biri kadın adayların azlığı: Şu anda 3 bin 225 ilçe belediye başkanının sadece 18'i, 81 ilin belediye başkanlarının sadece 1’i kadın. Oran olarak binde 5. 34 bin 477 belediye meclis üyeliğinin 799'u, 3 bin 208 il genel meclisi üyeliğinin 56'sı kadınlara ait. Bu sayılar gösteriyor ki nüfusun yüzde 50'sini oluşturan kadınlar, yerel yönetimlerde yüzde 1'lik bir oranla bile temsil edilmiyor. Gelecek ay yapılacak olan seçimlerde de durum çok farklı değil.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Elbette siyasete atılmış kadınlar da var; ancak bilhassa partilerin taşra teşkilatlarında siyaset genellikle erkeklerin tekelinde. Seçime yaklaşık bir ay kala kadın kolları üyeleri gezecekleri evlerde anlatmak maksadıyla erkek adayların özgeçmişlerini, projelerini ezberliyorlar. Ezberliyorlar; çünkü bilmiyorlar. Çünkü adayların seçilme sürecinde yetkileri yok, o iş zaten Ankara’dan kotarılıyor, parti içi demokrasi yok. Kadınlar toplu fotoğraflara dahil oluyor, karşılama komitelerinde saf tutuyorlar. İsimlerinin bile bilinmediği parti toplantılarında evden getirdikleri börekleri sunuyorlar. Elbette taşra teşkilatlarındaki bu kadınların arasında etkin bir şekilde siyaset yapan kadınlar da var: kendilerine ayrılan “özel alana” sığmayan, siyasetin sınırlarını zorlayan, siyasetin alfabesini sorgulayan kadınlar... Ancak gene de yukarıdaki sayılar mücadelenin uzun ve zorlu olduğuna işaret ediyor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Üstelik mesele sadece kadınların siyasete katılamayışı değil, kadına yönelik siyasetin, genel olarak ezilen gruplara yönelik siyasetin yetersiz oluşu. Bu tip sorunlar hala ikincil addediliyor. Belediyeler daha eşit bir toplum nasıl yaratılır sorusundan ziyade inşaat projelerine, yıkmaya ve yeniden yapmaya öncelik veriyorlar. Hemen hiçbir konuda anlaşamıyormuş gibi duran siyasi partilerin kentsel dönüşüm projelerinde, altsınıfların değerli arazilerden çıkarılmasında, bilhassa zenginlere yönelik yatırımlarda (büyük alışveriş merkezleri, otoparklar, araba yolları, siteler için ayrılan araziler vb.) bu kadar iyi anlaşıyor olmaları aslında yaptığımız seçimin içeriği konusunda bir fikir veriyor. “Şehrin çehresine yakışmayan” konutlarda yaşayanların şehrin çeperindeki yeni konutlara taşınmaya zorlanmaları, bu esnada yüklüce bir borç yükü altına girmeleri, boşalan yerlere daha zengin kesimler için yeni konutlar yapılması, “halka hizmetin” motorunun büyük kâr transferleri olması, bu esnada yerinden edilen insanlara doğru dürüst bir seçim şansı tanınmaması önümüzdeki seçimlerin kimin seçimi olduğu sorusunu akla getiriyor. Bütün bunlar seçim dönemleri dışında hatırlanmayan, yeri olmayan, seçimlere girmek için parası, adamı, vakti, diploması olmayan insanların siyasete mesafesini gösteriyor.&lt;br /&gt; &lt;br /&gt;Kısaca, yerel yönetim bir türlü yerelleşemiyor. Birbirinin kopyası projeler bir merkezden bazı büyük ağabeyler aracılığı ile şehirlere “hediye” ediliyor. Seçimler de çoğu zaman bu ağabeylere iktidar vermekten başka anlama gelmiyor. Her seçim yönetici ve yönetilen arasındaki farkları tazeliyor, derinleştiriyor. Adalet, bazı ağabeyler tarafından (eğer canları isterse) dağıtılan bir ayrıcalık haline geliyor. Adalet, güçlünün güçsüzü gözetmesi oluyor. Güçsüz nasıl güçlenir, siyasete nasıl katılır, iktidar nasıl paylaşılır soruları bu seçimlerde de gündeme gelmiyor.&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/21581557-3631364291820946497?l=ozanoyunbozan.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://ozanoyunbozan.blogspot.com/feeds/3631364291820946497/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=21581557&amp;postID=3631364291820946497&amp;isPopup=true' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/21581557/posts/default/3631364291820946497'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/21581557/posts/default/3631364291820946497'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://ozanoyunbozan.blogspot.com/2009/04/yerel-secimlerde-yeri-olmayanlar.html' title='Yerel Seçimlerde Yeri Olmayanlar'/><author><name>Sezai Ozan Zeybek</name><uri>http://www.blogger.com/profile/15675814427350750049</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='26' height='32' src='http://bp0.blogger.com/_pZuE1ngcei4/R4TH4yynf8I/AAAAAAAAAAg/wzK72Gtj4Ck/S220/ozana_oto+kontrastla.jpg'/></author><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-21581557.post-3351559925255234341</id><published>2009-02-27T14:51:00.004+02:00</published><updated>2010-01-08T13:49:07.128+02:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='ahlak'/><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='adalet'/><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='çingeneler'/><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='yabancılaşma'/><title type='text'>Birini Tanımak</title><content type='html'>&lt;div style="text-align: left;"&gt;İçeriye girdim; İrikıyım bir adam ve yerel gazeteciler Can Dündar’ın Mustafa filmini tartışıyorlardı. Daha doğrusu irikıyım adam Mustafa’yı tek seyreden olduğundan kendi yorumlarını söylüyordu: “Yanlış göstermiş film Atatürk’ü. Onu böyle ayağı yere sağlam basan, güçlü, kudretli, iradeli, verdiği kararların arkasında göstermek lazım… Heybetli. Yok efendim alkolden ölmüş, arkadaşlarını satmış. Arkadaşlarını satmamış, yazıyor dün gazetede, arkadaşlarını hep kollamış."&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Kıyafetler, sözler: aksanlar, söylenenlerin içeriği, cümlelerin kuruluşu… kafamda koordinatlar beliriyor hemen: Eğitim, meslek, siyasi görüş, boş zaman meşgaleleri ve hatta kadınlar hakkında, Kürtler hakkında, İngilizler hakkında düşündükleri… sanki hepsini önceden biliyorum, tanıyorum. Bir tarafıyla karşıdakini tanıdığını zannetmek yanlışlara ve peşin hükümlü olmaya yol açıyor; ancak engel olamıyorum. Herkesle olmuyor; farklı hikayeler anlatanlar, başka düşünenler var elbette. Ancak geniş bir insan kesimini kapsayan söz öbeklerine ve davranış kodlarına aşinayım; hikayelerin başını sonunu kestirebiliyorum. Denecek olanları, denmeyecek olanları… Özellikle erkeklerde, siyasi metin okur gibi konuşan erkeklerde.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bildiğim tam olarak nedir? &lt;span class="fullpost"&gt; Karşımda bütün karmaşıklığı ile bir başkasının hayat hikayesi duruyor ve benim bunu bilmem aslında mümkün değil: Birinin hayatına girenler, çıkanlar, kayıplar, acılar, gün be gün yaşananlar… Aslında birini biliyorum demek bunları da içermeli. O halde benim bildiğim bizatihi karşımdaki insan değil; daha ziyade o insanın kullandığı dilin eksenleri, sınırları, failleri; o kişinin hikaye anlatma tarzı, bu esnada kimi nereye, nasıl konumladığı; mesela kendi fakirlik hikayesiyle devleti, devletle Kürtleri, Kürtlerle askerlikte yaşadıklarını nasıl birleştirebileceği.     &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Atatürk hakkında yapılan bir yorumdan birinin Kürtler,  başörtüsü veya seçimler konusunda neler diyebileceğini kestirmek mümkün. Bu aşina olduğumu düşündüğüm bağlantıların kendi başına bir işlevi var; “ezberlenmiş” metin deyip kestiremeyeceğimiz bir işlev: Birinin dünyadaki diğer olaylarla “kişisel” bir ilişki kurmasına yardım ediyor. Bu ilişkiyi hazırlayıp belli güzergâhlar, bağlantılar kuruyor. Fakat bu ilişkiler karşıdakini belirlemiyor; çünkü yaşananlar kırık dökük. Bu bağlantıları ele almak , bunlardan çıkarımlar yapmak, bunlara göre insanların hayatı hakkında belli tahminler yürütmek mümkün olsa da bütün bunlar bir insanı anlamak anlamına gelmiyor. Zira (1) yaşananlar ile bu dilin kapsadıkları örtüşmek zorunda değil,  (2)  başka bir hikaye kurgusunun içinde, başka bir söylemsel çerçevede yaşananları başka türlü anlatmak her zaman mümkün. Diğer bir deyişle, (1) bir insanın kıyafetlerine bakıp varsaydığımız bütünlük o insanın dünyayla kurduğu kişisel ilişkiyi anlamada yetersiz kalır; (2) kıyafet kodları zaman içinde değişebilir. Başörtüsü türbana, türban modaya, moda anlamsızlığa, anlamsızlık başka bir sembole evrilebilir. Bu iki noktayı biraz açayım.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Hikayeler kırık dökük demiştim; çünkü bu siyasi metinler belli gerilimleri, sıkıntıları ve uyuşmayan kısımları da içermeye çalışıyorlar. Adaletin olmadığı bir dünyada vatan sevgisi, Atatürk sevgisi, bayrak, ümmet deniyor; ama hiçbiri adaletsizliği yok etmiyor. Birinin aç birinin tok olduğu, daha ötesi, birinin tokluğunun birinin açlığından mütevellit olduğu bir dünyada “milli birlik ve beraberlik” bir insanın hayat hikayesindeki belli unsurları izana sokamıyor. Sözde bütünlük,  yaşanan adaletsizliğe, vicdansızlığa, kışkırtılan ve sonra köreltilen arzulara deva olmuyor, kişisel bir ilişki kurma aracı olarak hissedilenleri tam olarak açıklamıyor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Milli birlik temalı hikayeler kendini kapatıyor bir yandan; adaletsizliğe açıklamalar uyduruyor: düşmanlar bizi geri bırakıyor mesela ya da içimizde hala Ermeniler, Yahudiler barınıyor; bütün zorlukların altından eğitimle kalkılıyor;  garibanlar kalpazan, suçlu, beleşçi, cahil… oluyor; bazı zenginler yardımsever oluyor. Ancak bunların hiçbiri adaletsizliğe tam olarak meşruiyet kazandırmıyor. Amerika bizi geri bırakıyor olsa da bu, mesela Çingenelerin çarşı içinde Gacolar tarafından aşağılanmalarını açıklamıyor; eğitimsizlik okul bitirmiş çingenelerin hâlâ işsiz
